Pandora (Cep Boy)

Ağustos 23, 2009 MARTI KİTABEVİ, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Pandora3kapak

BAŞTAN ÇIKARICI

Rice bütün o güzellikleriyle seksi ve dayanılmaz vampirleri ile geri dönmüş… Pandora bir süper kadın kahraman; güzel, tabi ki zeki, korkusuz, özgür, tutkulu ve becerikli. Ve nefesleri kesecek, adrenalin pompası gibi bir eser.
—Booklist—

KORKUNÇ DERECEDE ENERJİK

Karakter Eski Romada doğmuş soylu bir kadındır, sonraları Pandora Mitini kendisiyle adlandıracak ve sürprizlerle dolu kutusunu açacaktır. Yeni bir kan emme ihtiyacından sonra oturduğu modern Paris kafelerinden birinde, kendi tarihini baştan yazmaya karar verir ve deri kapaklı antika bir defterin boş beyaz sayfalarını hemen doldurmaya başlar…

Öyküsel zekânın zenginliği ve zamanın detaylarını anlatan muhteşem bir eser.
—The New York Times Book Review—

RICE’IN YAPMIŞ OLDUĞU EN MUHTEŞEM ÇALIŞMA

Her sayfada dünyalar dolusu mucizeler bizleri bekliyor.
—Raleigh News & Observer—

İŞTAH KABARTICI!
—Library Journal—

PANDORA
1
Beni burada, bu kafeteryada yalnız bıraktığının üzerinden daha yirmi dakika bile geçmedi; benden istediğin şeyi, yani ölümlü hayatımın vampir oluşumun ve faniliğini kaybettikten birkaç yıl sonra Marius’la karşılaşmamın hikâyesini kâğıda dökmeyi kesin bir şekilde reddettiğimin üzerinden geçen zaman ancak bu kadar.
Ama gördüğün gibi buradayım işte. Defterin önümde açık duruyor ve bana bıraktığın dolma kalemlerinden birini kullanıyorum. İtiraf etmeliyim ki siyah mürekkebin bu pahalı ve beyaz sayfalar tarafından yutulurcasına emildiğini görmek bana büyük bir haz veriyor.
Bana zarif bir şey bırakmak zorunda olduğunu biliyordun, değil mi David; iştahımı kabartacak bir günlük. Parlak siyah bir deriyle kaplı olan ve yemyeşil yapraklı, dikensiz kırmızı güllerle bezenmiş kenar hklarıyla bu defter, sadece desen bakımından bir şaheser değil, bir otoriteye de işaret ediyor. Ağır ve şık kitap kapağı, içinde barındırdığı sayfaların önemli bilgilerle dolu oluğunu söylemek istiyor sanki
Sayfalarda hafif bir mavilik seziliyortecrübelisin, düşünceli de; büyük bir ihtimalle, elime bir kalem alıp da ha bire bir şeyler yazan bîri olmadığımı biliyorsun.
Kalemin ucundan çıkan seste bile bir çağrı varEski Roma’da babama mektup yazarken, tuttuğum günlüğe acılarımı dökerken kullandığım tüy kalemlerin çıkardığı sesi andırıyor… ah, o ses yok muydu1 Burada eksik olan tek şey mürekkebin kokusu. Neyse, en azından sayfalarca tükenmeyecek ve istediğim kalınlıkta çizgiler kullanmamı sağlayacak bir kalemimin olması da güzel.
Yazmam için bulunduğun ricayı düşünüyorum da, benden bir şeyler alabileceğini biliyorsun. İnsan kurbanlarımız bize nasıl boyun eğiyorsa, ben de bu düşüncene boyun eğerken buluyorum kendimi. Dışarıdaki yağmurun sesiyle beraber kafedeki insanların gürültüsüyle sarınmış oturduğum şu dakikalarda, bununyani geçmisimdeki iki bin yıla uzanmamınbelki de zannettiğim kadar ıstıraplı olmayacağını, dahası, kan içerken alınan hazza benzer bir zevk alabileceğimi düşünmeye başladım.
Bir kurbanın peşine düşmüş durumdayım şimdi; yakalanması zor bir kurbankendi geçmişim. Belki de benimkine eşit bir hızla kaçacak benden. Her neyse, daha önce hiçbir zaman yüzleşmediğim bu kurbanın peşinde olduğum bir gerçek ve bunda, modern dünyanın araştırma dediği avcılığın heyecanı da yok değil.
Öyle olmasa geçmişi ne diye bu kadar net göreyim şu anda? Düşüncelerimi özgürleştirecck, zincirlerinden kurtaracak bir iksir yoktu ki sende. Bizim gibilerin içebileceği tek bir iksir vardır, o da kan.
Kafeye yürüdüğümüz sırada, her şeyi hatırlayacağımı söylemiştin.
Sen, aramıza yeni katılmış olmana rağmen bir fani olarak hepimizden daha fazla yaşamış, bilgin mertebesine yükselmiş olan sen; belki hikâyelerimizi yazıya dökme isteğindeki cesarete şaşmamalıyım.
Bunu nasıl yaptın bilemiyorum, ama birden anılarda iki bin yıl geri gitme isteğiyle doldumbir ölümlü olarak Roma’da geçirdiğim yılları ve Marius’la ilgili öyküyü anlatma açlığı hissetmeme sebep oldun.
Öylesine derine gömülmüş olan ve çok uzun bir zaman boyunca reddetmiş olduğum geçmişi nasıl oluyor da birden hatırlayabiliyorum? Bir kapı açılıyor. İçerisi aydınlanıyor, İçeri gel.
Kafede oturduğum yerde arkama yaslanıyorum şimdi.
İsteğin doğrultusunda yazmaya başladığım doğru, ama şimdi bu güzel Paris kafeteryasında vakit geçiren insanlara bakmak için ara veriyorum. Çağı yansılan sıkıcı renkleriyle cins farkı gözetmeyen kumaşları görüyorumsırt çantasıyla dolaşan ve zeytin yeşili askeri kıyafetlere bürünmüş Amerikalı kızı; sırf gençlerin çıplak kollarını, bacaklarını görebilmek için yıllardır bu kafeye gelen yaşlı Fransız’ıbir yan dan bir vampir edasıyla gençlerin hareketleriyle beslenirken, öbür yandan da kafedeki kadınlardan birinin, elindeki sigarasıyla arkasına yaslanıp kahkaha atacağı, gömleğinin gerilip de göğüslerinin hatlarını, sertleşmiş göğüs uçlarını cömertçe sergileyeceği o özel anı bekliyor.
Ah, seni yaşlı adam… Saçları kırlaşmış ve oldukça pahalı bir ceket giyiyor. Hiç kimse için bir tehlike oluşturmuyor artık; bakmaktan Öteye yaptığı herhangi bir şey yok. Gece çökünce, İkinci Dünya Savaşından beri oturduğu sade ama hoş apartman dairesine dönecek ve güzeller güzeli Brigitte Bardot’nun eski filmlerini seyretmeye koyulacak. En azından on yıldır elini sürmemiştir bir kadına sadece gözleriyle yaşıyor.
Konuyu saptırmıyorum David, sadece dinleniyorum; hikâyemi, sarhoş bir kâhinden çıkmış gibi ham bir şekilde aktarmaya niyetim yok.
Buradaki ölümlüleri ilginç buluyorum. Öyle taze, öyle egzotik görünüyorlar ki. neredeyse ağız sulandırıcı. Çocukken, tropik ülkelerden gelen rengârenk kuşları nasıl görüyorduysam insanları da öyle görüyorum şimdi; o kuşlar öyle enerjik ve isyankâr bir yaşama isteğiyle dolu olurdu ki, ona sahip olmak için küçük gövdelerini sıkmak, ellerimde kanatlarını çırpmalarını sağlamak, uçma yeteneklerini onlardan çalmak isterdim. Ah, çocukluğunda kıpkırmızı bir kuşun hayatını kazara aldığın o korkunç an.
Sinsi ve kötü olanlar da var bu fanilerin arasında: oturduğu yere sinmiş şu kokain satıcısı meselaher yerde onlardan var, favori avlarımdır  üze rindeki uzun İtalyan pardösüsüyle en köşedeki masaya geçmiş, müşterisini ya da patronunu bekliyor. Daha çok dikkat çekebilmek için kafasının iki yanındaki saçları kazıtmış, tepedekileri uzun bırakmış ve işe yaradığı kesingerçi kocaman, kara gözlerini ve aslında davetkâr olması gereken dudaklarının sert ifadesini düşününce dikkat çekmek için bu saç modeline ihtiyacı yok. Çakmağını, tipik bir bağımlı gibi, hızlı ve sabırsız hareketlerle küçük mermer masaya vuruyor; sürekli pozisyon değiştirdiği halde rahat bir pozisyon bulamıyor oturmak için. Bir daha asla rahat olamayacağının henüz farkında değil. İçinde yanan açlığı susturmak İçin kokain çekmeye gitmek istiyor, ama müşterisini beklemek zorunda. Adamın ayakkabıları fazlasıyla parlak ve uzun ince elleri hiçbir zaman yaşlanmayacak.
Bence bu gece ölecek, bu kokain satıcısı yani. İçimde, hayatına son vermek için giderek büyüyen bir isteğin oluştuğunu hissediyorumo kadar çok kişiyi beslemiş ki zehriyle. İzini sürmek, onu yakalamak ne hoş olurdu. Kafasını hayallerle doldurmama bile gerek kalmayacaktıölümün ona. insan olamayacak kadar beyaz, canlanmış bir heykelden başka bir şey olamayacak kadar kusursuz tene sahip bir kadın tarafından geldiğini gösterirdim. Neyse, şu anda beklediği kişiler onu Öldürmek için zaten bir plan yapmış durumda. Neden araya gireyim ki?
Buradaki insanların gözünde ben nasıl biriyim acaba”1 Bir rahibenin örtüsü misali yüzümü ve gövdemi saran uzun, dalgalı, parlak kahve saçları, ancak kozmetiklerle yaratılabilecek beyaz bir yüzü ve pahalı gözlüklerinin arkasından bile anormal derecede parıltılı gözleri olan bir kadın.
Ha, bu çağdaki gözlük modellerinin çeşitliliği için minnettar olmalıyızbu çerçeveleri çıkaracak olsam, insanları şaşkına çevirmemek için başımı sürekli eğmek zorunda kalacaktım. Gözlerimin, yüzyıllardır daha çok parlaklık kazanmış olan kahve, sarı ve altın tonlarının oyununu görseler, gözbebeklerini topaz taşlarıyla bezemiş, daha doğrusu gözlerini topaz, safir, hatta akuamarin taşlarıyla değiştirmiş kör bir kadın olduğumu düşünürlerdi.
Bak, şimdiden bir sürü sayfayı doldurdum ve henüz; ‘Evet, benim için nasıl başladığını anlatacağım,’dan başka hiçbir şey söylemedim.
Evet, Eski Roma’daki ölümlü hayatımın, Marius’a aşık oluşumun, birlikte olmamızın, sonra da ayrılışımızın hikâyesini sana anlatacağım.
Böylesine kararlı olmak benden beklenecek bir şey değildi açıkçası, bu ne değişim, bu ne azim böyle.
Kalem elimdeyken kendimi çok güçlü hissediyorum, ama yine de isteğini yerine getirmeden önce iyice tanışmamız gerektiğini, birbirimizden ne beklediğimizi bilmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Burası Parisbarışın hüküm sürdüğü bir zaman diliminde Paris. Yağmur yağıyor. Geniş caddenin iki yanında, kocaman pencereleri ve demir balkonlanyla yüksek, gri, soylu görünüşlü binalar sıralanmış, caddenin kendisindeyse gürültülü ve tehlikeli arabalar yarış halinde geçip gidiyor. Kafeteryalar, bunun gibi mesela, çeşitli uluslardan gelmiş turistlerle do lup taşmış durumda. Buradaki eski kiliseler ucuz apartman dairelerine, saraylar ise, her birinde saatlerimi geçirip benden bile daha eski olan Mısır ya da Sümer uygarlıklarından günümüze kadar gelebilmiş eşyalara bakıp durduğum müzelere çevrilmiş. Şehrin her yerinde Roma mimarisinden örneklerle karşılaşıyorsunuz, benim zamanıma ait tapmakların tıpatıp kopyaları banka görevi görüyor şimdi. Anadilim Latince’nin kelimeleriyse İngilizce’nin içine serpiştirilmiş durumda. Ya Ovid’e ne demeli, ah sevgili Ovid’im; şiirlerinin Roma İmparatorluğundan daha fazla yaşayacağını söyleyen şair, o da haklı olduğunu göstermiş bulunuyor.
Hangisi olduğu önemli değil, herhangi bir kitapçıya girdiğinizde. Öğrencileri çekecek şekilde tasarlanmış küçük, zarif kitaplar halinde onun eserlerini rahatlıkla bulabilirsiniz,
Roma’nın etkisi ölümsüz bir şekilde sürüyor; bilgisayarlar, CD’ler, mikro virüsler ve telekomünikasyon uydularından oluşan teknolojik ormanın ortasında görkemli meşe ağaçlarıyla devam ediyor bizlere tarihi anımsatmaya.
Burada, bu şehirde, elini geçirebileceğin kötü bin ya da senin şefkatli kucağına ihtiyaç duyan umutsuz bir vaka bulmak kolay oluyoraslında her yerde kolaydır ya, neyse.
Ben öyleyimdir ki kurbanıma karşı biraz sevgi, biraz merhamet hissetmeliyim; aldığım hayatlarla, ağaçların, dünyanın, yıldızların ve insan davranışlarının Ördüğü örtüyeyaratmış olduğu her şeyi, bildiğimiz her şey bir anda yok etmeye hazır bir halde çevremizi saran muazzam kader örtüsüne en ufak bir zarar vermediğime dair kendimi inandırmalıyım.
Dün gece beni bulduğunda sana nasıl göründü? Sen Nehri’nin köprüsünde, şafaktan hemen önceki tehlikeli gökyüzünün altında yalnız başıma yürüyordum.
Ben daha senin varlığını sezmeden sen beni görmüştün. Başlığımı indirmiş, gözlerimi köprünün gölgelerinin arasında gezdiriyordum. Kurbanım köprünün parmaklıklarına yaslanmış nehre bakıyordu. Henüz bir çocuk olmasına rağmen yüzlerce adam tarafından hırpalanmış, masumiyeti çalınmış bir kızdı. Karanlık sulara gömülüp ölmek istiyordu. Sen Nehri’nin boğulmak için yeterince derin olup olmadığım bilmiyorumlle St.Louis’e ve Nötre Dame’a o kadar yakın kiama kim bilir, insan son hayat mücadelesini vermekten kendini alabilirse belki de yeterlidir.
Kurbanımın ruhunun küle dönmüş olduğunu hissedebiliyordum. Sanki içindeki yaşam enerjisi mezardaymış da sadece beden kalmış geriye; sadece yıpranmış, hastalıklı bir kabuk. Kollarımı etrafına doladım. Gözlerinde oluşan korkuyu, dilinin ucuna gelen soruyu gördüğümde, küçük kızı hayallerle sarmaladım. Tenimi kaplayan isler bile onun gözünde Meryem Ana gibi görünmemi engelleyemediğı için sonunda bana sıkı sıkı sarıldı. Şefkatli kollarıma gömülmüş titrerken, elbisemde, küçük bir çocukken kilisede tanımış olduğu renklen bile gördü. Ben içmek zorunda olmadığımı bilerek, ama onun için susamış, son nefesini verirken üzerinden atabileceği ıstırap için susamış, canavar halimle bile bir anlığına bir insan gibi hissetmemi sağlayacak lezzetli kanın ağzıma dolmasına susamış bir haldehayallerine teslim oldum. Boynuna eğildim ve yumuşak teninde parmaklarımı bir süre dolaştırdıktan sonra dişlerimi etine gömdüm. İşte ancak o anda, ondan içtiğini o anda orada olduğunu fark ettim senin. İzliyordun.
Orada olduğunu biliyordum, bunu hissedebiliyordum. Ve damarlarıma yayılan zevk beni bir yandan hayatla doldurup da yonca tarlalarıyla ya da topraktaki kökleri, gökyüzüne yükselttikleri dallara oranla daha büyük olan ağaçlarla aramızda bir bağın oluştuğunu hissetmeye başladığımda, bir yandan da senin gözlerinde nasıl bir resim oluşturduğumuzu gördüm.
İlk başta senden nefret ettim. Beni beslenirken gördün. Teslim olurken gördün beni. Aylar boyunca çektiğim açlığımla ilgili hiçbir şey biliniyordun, açlığa nasıl karşı koymuş olduğumdan haberin yoktu. Senin gördüğün tek şey kızın ruhunu bedeninden vahşice çekip alma, kalbini susturma ve hâla yaşamak isteyen her bir parçacığını damarlarından emme isteğime boyun eğmemdi.
Ve evet. hâlâ yaşamak istiyordu. Genç bedeni, etrafını sarmalayan azizler ve onu besleyen şefkatli sinenin hayallerine rağmen savaşıyordu. Yumuşacık bedeniyle benim heykel gibi sert yapıma karşı koyuyor, yumrukluyordu; süt vermeyen, mermer kaplıymışçasına sert olan göğüs uçlarımla onu huzura erdiremiyordum. Ölmüş olan ve onu bekleyen anne
……

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club