Resmi Tarih Yalanları | Ahmet Sait Akçay, Avni Özgürel, Berna Kurt, Caroline F. Finkel, Mehmet Şevket Eygi, Mete Tunçay, Mustafa Armağan, Nevval Sevindi, Ömer Lütfi Mete, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Yavuz Bahadıroğlu | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Tarihi ne kadar biliyoruz? Bu soruyu şöyle sormak daha doğru olur. Tarihimizi objektif olarak ne kadar biliyoruz?

Ders kitaplarında bizlere öğretilen bazı bilgilerin ilerleyen yıllarda ne kadar saçma ve yüzeysel olduğunu öğrendiğimizde hayal kırıklığımız daha da arttı. Çünkü orada öğrendiklerimiz bize yüzde yüz gerçek gibi geliyordu. Ve gerçekleri çarpıtmadan kâğıda dökmek neredeyse imkânsız hale geldi. Herkes kendi ideolojisine uygun bir resmi ideoloji portresi çizmekte bir sakınca görmüyor.

Ülkemizde son yıllarda tartışılan ve bir türlü neticelendirilmeyen iki konu var: Birisi Kürt sorunu, diğeri Ermeni meselesi. Bu iki konuda herkesin kendine göre bir tarihi ve dolayısıyla ideolojisi var. Herkesin biraz kafa karışıklığı yaşadığı da bir gerçek.

Resmi Tarih Yalanları tam da bu kafa karışıklığını ortadan kaldırmak için hazırlandı. Resmi tarih nedir, nasıl yazılır? Devletler niçin kendi ideolojilerine uygun bir tarihe gereksinim duyarlar? Önde gelen tarihçi, gazeteci, aydın ve akademisyenin çalışmalarının bir araya getirildiği bu çalışma resmi tarih, gayri resmi tarih üzerine önemli açılımlar sağlıyor.

1

Mete Tuncay

Atatürk’e Nasıl Bakmak

Ankara’da, Gençlik Parkı’nın Opera yanındaki girişinde, ışıklı bir Atatürk portresinin altında şöyle yazılı: “Atatürkçülük; Atatürk’ün yolunda ondan daha ileri gitmektir.”

Bazı kimseler bu sözün kendisini fazla “ileriye gitmek” saya dursunlar, Atatürk’ün anısını saygıyla korumak istiyorsak, yapabileceğimiz tek şey budur. O da, “yolu”nu, “izlediği yöntem” diye değil “gösterdiği hedef diye anlamak koşuluyla! Gerçekten, Atatürkçülüğün özü, “çağdaş uygarlık düzeyine erişme” hedefinde bulunmak gerekir. Yoksa, halka rağmen, biçimsel Batılı değerleri topluma benimsetme çabalarının bir aydın azınlığı dışında başarılı olamadığı besbelli değil mi?

Tekparti yönetimini, milletvekillerinin bir tekseçici tarafından atanmasını, ikidereceli (ilk derecesinde çok düşük katılmalı), açık oylamak, gizli saymalı seçimler, göstermelik kurumları, eğitim ve kültürün propaganda aracı kılınmasını, tarihte ve dilde girişilen Turancı sözde fetihleri. basında sansürü aşan, hiç yazdırmamaları ya da yalnız dilediğini yazdırmaları ve Atatürk döneminin daha birçok özelliklerini bugün için savunma olanağı var mıdır?

Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yani tarihle o günün koşullarını göz önünde tutarak, ama kendi benimsediği değerler açısından hesaplaşmak zorundadır.

Bizse, yakın tarihimize birtakım tabular koymuşuz, bunu yapmıyoruz. Sonuç, Atatürkçülüğün ilkel bir din görünümüne bürünmesi oluyor. Atatürk’ün resimleri, (evlerimizde de var ya) devlet dairelerinin, hatta özel işletmelerin bütün odalarında asılı; heykelleri meydanlarımızı süslüyor; büstleri okul bahçelerinde, köy alanlarında. Ölümünün yıldönümlerinde dokuzu beş geçe saygı duruşuna kalkıyoruz. Her ulusun bayramda onu yücelten söylevler çekiyor, yazılar yazıyoruz; şimdiye dek söylenmemiş bir övgü cümlesi bulmak için kafamızı zorluyor, birbirimizle yarışıyoruz. Ama askerler, kurumsallaşan törenlerinde hepimizi geçiyor: Kara Harp Okulu’nda yoklama yapılırken, onun okul numarasını okuyup, “içimizde” diye bağırıyor, şehirlerimizin kurtuluş bayramlarında büstünü kucaklayıp koşturuyorlar.

Bütün bu gösterilerde, itiraf etmek gerekir ki, çoğucası boş laf etmekteyiz. Dinsel nedenlerle Atatürk’e düşman olanların sağlığında da, kırk yıl sonra da sayıları çok olmasa da varlığı, toplumsal bir gerçek. Galiba, onların eline oynamak, ekmeklerine yağ sürmek korkusuyla, Atatürk’e dürüst olamıyoruz, ikiyüzlülük ediyoruz: Kapalı kapılar ardında, diktatörlüğünden özel yaşamına varıncaya dek bire bin katarak onu çekiştiriyor, sonra kürsülere çıkıp aramızdan erken ayrılışına timsah gözyaşları döküyoruz.

İçtenlikten ve içerikten yoksun övgü edebiyatı, çoğu gençlerde, bizden edindikleri dudak alışkanlığını sürdürseler bile, Atatürk’e karşı bir ilgisizlik, giderek onu umursamazlık yarattı. Bunun başlıca sorumlusu, doğru ve inandırıcı olamayan ölçüsüzlüğü m üzdür

Atatürk’ün kazandığı askerî zaferleri ve toplum yaşayışında gerçekleştirdiği düzeltimleri.! “insanlık tarihinde eşi menendi görülmemiş” gibilerinden yüceltmeye daha ilkokul sıralarından koşullanan çocuklar, biraz büyüyüp de (evrelerinde olup bitenlere akılları ermeye başlayınca, bilincine tam varmasalar bile, din bilimdekine benzeyen bir paradoksa düşüyorlar. Hani, eski Yunan’dan gelen Tanrı hakkında bir açmaz vardır. Tanrı, ya o kadar güçlü ya da o kadar iyi olmasa gerek; hem o kadar güçlü hem o kadar iyiyse, dünyadaki kötülükler nasıl olabiliyor? Onun gibi, Atatürk’e yakıştırdığımız tümerklilik ve sonsuz iyicillik karşısında, toplumumuzda bugüne dek süregelen kötülükleri nasıl açıklayabiliriz ki? Yoksa Atatürk’ün zamanında işler çok iyiydi de, İnönü’nün, Bayar’ın, Gürsel’in, Sunay’ın. Korutürk’ün cumhurbaşkanlıkları zamanında mı bozuldu? Siyasal tutumlarına göre, bu soruya derece derece “evet” diyecekler çoktur. Ama bütün o “evet’ler de derece derece yanlıştır.

İlkin, İnönü’yü ele alalım. Gerçekten, Atatürk’ün diktatör olduğunu kabul etseler bile, onu Aydınlanma Çağı geleneğinde bir “Hayırhah Despot” sayıp, İnönü’yle birlikte kötü bir dikta yönetimi altına girdiğimize inananlar, biliyoruz ki eksik değildir. Bu inancı besleyenler, tipik bir örnek olarak, Değişmez Milli Şefliğin İnönü ile başladığını ileri sürerler. Oysa, biraz yakından bakılınca, bu yaygın sanının doğru olmadığı kolayca görülebilir. Gerçi, Atatürk’ün ölümünden bir buçuk ay sonra toplanan CHP Üsnomal (Olağanüstü) Büyük Kurultayında (ancak çok partili yaşayışa geçilince kaldırılan) bir “değişmez genel başkanlık” ihdas edilmiştir. Fakat, Partinin daha 1927 Kongresinde kabul edilen Nizamnamesinin başındaki “Umumi Esasların 6. maddesi, “CHP’nin umumi reisi, fırkanın banisi olan Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir” diyor; 7. madde de, bir önceki madde dahil, “işbu umumi esaslar”ın “hiçbir veçhile tebdil edilemezliğini öngörüyordu.’ Şu da var ki, İnönü’nün. Atatürk döneminin sonundaki kısa bir dönem dışında sürekli Cumhuriyet Hükümeti Başbakanı olarak, onun bütün sevap ve sorumluluklarına ortak olduğunu; çokpartili yaşayışa geçilinceye dek, kendi cumhurbaşkanlığı yıllarının da, bizi derinlemesine etkileyen bir dünya savaşma denk düştüğünü unutmamalıyız. Atatürk’ün zamanında iyi giden işlerin, İnönü’nün zamanında ve sonraki dönemlerde bozulduğu inancım daha çok tartışmak istemiyorum.

Şimdi de, az çok bilinen şeyler olmakla birlikte. Atatürk’ün değindiğim tabular nedeniyle yeterince üstünde durulmayan bazı özelliklerini belirtmeye ve yorumlamaya çalışacağım.

“Resmi Tarih Yalanları” için 5 cevap

  1. bende kitap istiyorum,gerçekten okumayı çok seviyorum,kitaplar benim için çok önemli,inşallah çekilişte ben kazanabilirim.

  • Kitap AdıResmi Tarih Yalanları
  • Sayfa Sayısı224
  • YazarYavuz Bahadıroğlu , Mete Tunçay, Mustafa Armağan, Nevval Sevindi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ömer Lütfi Mete, Mehmet Şevket Eygi,Avni Özgürel,Caroline F. Finkel, Ahmet Sait Akçay, Berna Kurt
  • ISBN9759962289
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPROFİL YAYINCILIK / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Mükemmel bir spora başlayın, kürek çekin. Şimdi!

Detaylı Bilgi

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur