Safiye

Eylül 21, 2010 Artemis Yayınları, Tarihi Roman

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr


Tarih kitapları hep erkekleri anlattı. Erkeğin savaşı, barışı, taht uğrunda döktüğü kan, aldığı can… Kadınlar büyük bir hikayenin yan karakteriydi sanki. Tarih böyle bakmayı seçmişti. Ve yanıldı.

Asırlar boyunca cesur, güçlü, tuttuğunu koparan, isimli, isimsiz sayısız kadın, erkeğin ördüğü düşünülen iktidar duvarlarının gerçek mimarıydı. Anne Boleyn, Isabella, Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan, daha birçoğu ve Safiye… Herbiri, dahil olduğu hanedanın kaderinde vazgeçilmezdi.

Osmanlı’da kadınlar saltanatı adıyla anılan iki yüzyıllık dönem boyunca birçok kadın, koca bir imparatorluğun yönetiminde kilit görevler üstlendi. Önce Hürrem. Ardından Nurbanu. Safiye ve Handan Sultan…

Güç dünyasının erkek kahramanları arasında kadınsıydılar. Şehvet dolu bakışları okşarken insan ruhunu, tek bir kaş hareketiyle kelleler uçardı. Al dudakları beklenmedik arzularla aralandığında, o dudaklardan dökülen tek bir söz savaşlar başlatırdı.

Venedik asıllı Safiye’nin gerçek adı Agrippine’ydi. O da Hürrem gibi kaçırılarak saraya hediye edilmişti. Ve yine Hürrem gibi kısa zamanda Harem’de yükselecekti. Güzeldi, zekiydi, boşa adım atmazdı, kendini koruyacak ve ahaliye hükmedecek kadar, hatta daha da güçlüydü.

Evlendiği sultan ve doğurduğu şehzadenin ipleri Safiye’nin elindeydi. Osmanlı’nın yakın geleceğine imza atmaktan çekinmeyecekti.

I

DELİ CAFER’LE KARA KADI

Türklerin İtalya topraklarına asker döktüğü, Polya Bölgesi’nde at koşturup cirit oynadığı ve Papa’yı can korkusuna düşürerek kaçış hazırlıkları yapmak zorunda bıraktığı tarihin üzerinden seksen yedi yıl geçmişti. Venedikliler bu uzun süre içinde Türklerden çok sille yemiş fakat Türk karakterini iyiden iyiye bellemişti. Türklerin güler yüze, tatlı söze ve kirşiz öze çok değer verdiğini artık biliyorlardı. Onun için de Türklere karşı candan birer dost görünmeye çalışıyorlardı.

Fakat onların Akdeniz’de efendi efendi geçinmek hülyasından vazgeçmemeleri, Kıbrıs ve Girit gibi her bakımdan büyük öneme sahip adaları ellerinde tutmalın, o denizin gerçekten ‘Efendi’si olan Türkleri sinirlendirmekten geri kalmıyordu. Hele Venedik’in Malta korsanlarını daima koruması ve Türklerin adayı kuşatması sırasında şövalyelere el altından yardımda bulunmalı. Türklerde büyük bir öfke uyandırmıştı. Bununla beraber İstanbul henüz kibarlığını, soğukkanlılığını koruyordu öç  almaya niyetlenmiyordu. Hatta Kanuni Sultan Süleyman’ın ölmesi ve yerine oğlu Selim’in geçmesi üzerine Kubat Çavuşu Venedik’e göndermekten de saray ve sadrazam  çekinmemiş, barışseverlikte mümkün olduğu kadir direneceklerini hissettirmek istemişlerdi.

Venedik işte bu elçiyi ağırlamaktaydı. Bütün şehir bayraklarla süslenmiş, büyük kanala fenerler dizilmiş, Sen Marka Meydanı’nda taklar kurulmuş, Duçeler Sarayı baştan aşağı çiçekle ve fenerle örtülmüştü. Bir Haçlı Seferi sırasında, İstanbul’dan aşırılıp Venedik’e getirilen Tunç Atlar Anıtı’nın zirvesinde de Türk bayrağı dalgalanıyordu.

Yedisinden yetmişine Venedik halkı, üst üste yığılarak büyük meydanda toplanmıştı. Gecelerini, gündüzlerini orada geçiriyorlardı. Bu heyecanlı merak, yalnız elçi Kubat Çavuş u görmek arzusundan doğmuyordu. O sırada bir Türk yelkenlisi de Venedik’e gelmiş, Halep alacası, Bursa dokuması gibi Türk işi eşyalar getirmiş ve gemideki tacirler, büyük meydanda sergi kurup mal satmaya girişmişti. Halk, bu küçük sergiyi de izleme arzusuna kapılmıştı. Birbirlerini çiğneyerek Türk kumaşlarını görmeye koşuyor ve bu sırada satıcı Türklerin bıyıklarıyla, güçlü ve bakımlı vücutlarıyla da ilgileniyorlardı.

Türk gücünün tanrısal güçlerle boy ölçüşecek kadar engin ve derin olduğunu bilmelerine rağmen Venedikliler, kendi şehirlerinde bir Türk sergisi açılmasına kolay kolay razı olmazdı. O sergiyi açmak isteyenlerin başına mutlaka çorap örerlerdi. Lakin bir Türk elçisinin Venedik’te bulunduğu sırada Türk tacirlerine yan gözle bile bakmak hadleri değildi. Onun için büyük meydanda yapılan alışverişe göz yumdukları gibi sergiye konulan mallardan gümrük vergisi almaya da cüret ede iniyorlardı.

Türk’e saygı, hele bir Türk elçisinin Venedik’e şeref verdiği günlerde, hükümetin tek düşüncesi, tek emeli ve işi olmuştu. Duçe Jerom Priyoli başta olmak üzere on iki özel danışmanın, Senato’yu oluşturan yüz Prigadi’nin, Büyük Meclis’te bulunan dört yüz yetmiş üyenin hepsi elçiye kavuk sallamak, dalkavukluk etmek için yeni yollar bulmaya çalışıyordu. Bu yaranma yarışı sırasında bulunan hafit gitme çarelerinden biri de Venedik Limanı’na demir atmış ve karaya gümrüksüz mal çıkarıp açık sergi usulüyle alışverişe başlamış olan iki kıranta Türk’ü büyük sarayda elçi şerefine verilecek ziyafete davet etmek düşüncesiydi. Duçe ve bütün önde gelenler, seçkin bir kafadan doğan bu fikri alkışlarla kabul ettiklerinden hemen harekete geçmiş ve Sen Marko Meydanı’ndaki sergi sahipleriyle resmi olarak ilişki kurma yollarını araştırmaya girişmişti. Türk, tacir değil, seyis bile olsa Venedikliler için korkunç bir yaratıktı. Bütün italyanlar o devirde Vezüv’ün lav püskürmesinden, ateş kusmasından ne kadar çekinirse, Türk’ün de gazaba gelmesinden o kadar korkardı. Bu sebeple Venedik’in önde gelenleri büyük meydanda mal satan tacirleri damdan düşer gibi ziyafete davet etmeyi doğru bulmayıp bu isi güzel bir ağzın sihirli gülümsemesine yüklemeyi tercih etti.

Bir Türk’ü büyüleyecek kadar güzel bir ağız mı? Bunu bulmak da güçtü. Fakat onlar ve Yüzler Meclisi, uzun bir toplantı ve sıkı bir tanışma sonunda bu güçlüğü yendi, Venedik’in en güzel kızını seçti. Sen Marko Meydanı’nda mal satan iki Türk’ü büyük sarayda verilecek görkemli ziyafete çağırma görevini o kıza verdi.

Venedik’te Senato ve hükümet kurulduğundan beri bu kadar isabetli bir karar verilmemiş, hiçbir biçimde bu derece iyi sonuç elde edilememişti. Türk elçisine ve dolayısıyla Türk gücüne yaranma kaygısından alınan ilhamla özel danışmanların da, Senatörlerin de idraki adeta genişlemen ve iki Türk tacirini ziyafete gelmeleri konusunda kandırmak için en uygun yol işte bu sayede bulunmuştu.

Kararın isabeti gerçekten su götürmezdi. Çünkü Sen Marko Meydanı’nda sergi kuran iki kıranta Türk’e gönderilmesi uygun görülen davetçi, Korfu Valisi Sinyor Leonardo Bafo’nun kızı Sinyorita Agrippine Bafo’ydu. Bu aile bir yandan Senato’ya, özel danışmanlar meclisine üye yetiştirmekle, bir yandan da italya’ya güzel kızlar doğurmakla önlenmişti. Gerçi Barolardan o güne kadar Julia Gonzaga veya Gionna D’aragona ayarında bir kız yetişmemişti. Fakat Sinyorita Agrippine, biraz daha serpilip geliştiği takdirde, o İki ölmez şöhreti gölgede bırakacak gibi görünüyordu ve şimdiden yüzlerce erkeği köle gibi peşinden sürüklüyordu.

Kendisine çok şey vaat edilen Bafo, görünüşte basit, gerçekteyse ağır bir hizmet olan davetçiliği kabul etti. Senato tarafından hazırlanan zarif sedyeye bindi, on iki silahşorun çizdiği mızraktan çerçeve içinde Türk Sergisi’ne gitti. Büyük meydandaki kalabalık, silahşörlerin zorlamasıyla değil, onun deniz kadar yeşil ve deniz kadar derin gözlerindeki sihre yenilip sedyeye yol veriyor ve ardından “Bafo, güzel Bafo,” diye alkış tutuyordu.

Sergi önünde toplanan kadınlı erkekli seyirciler de onun önünde tek bir kucak gibi açılmıştı. Bafo, o kucağın içine düşer gibi sedyeden süzüldü, yere indi ve Duçe Sarayı’ndan yanına verilmiş çevirmene emir verdi.

“Bu efendilere, kendileriyle üç beş gizli kelime konuşmak istediğimi söyleyiniz!”

Yalnız saygı değil, sevgi de görmek ve insan kılığında çelikten yapılmış iki heybetli kuvvet abidesine benzeyen Türkleri…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club