Şakir Paşa Ailesi | Şirin Devrim | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

sakir-pasa-ailesi

II. Abdülhamid’in sadrazamı olan Cevad Paşa sözünü esirgemeyen, şahsiyet sahibi bir devlet adamıdır. Ancak bir komplo düzenlediğinden kuşkulanan Padişah onu sadrazamlıktan azleder. Bunun üzerine Şakir Paşa, kardeşinin uğadığı haksızlığı sineye çekemediği için II. Abdülhamid’in verdiği konakta oturmayı reddederek Büyükada’daki köşküne çekilir. Şakir Paşa’nın torunu Şirin Devrim’in çocukluğunun geçtiği bu köşkte kimler yaşamaz ki… Başta Şirin Devrim’in annesi ressam Fahrünnisa (Zeyd) olmak üzere, Füreya (Koral), Aliye (Berger), Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Suat Şakir, İzzet Melih (Devrim), Nejad Devrim vd… İçlerinden kimileri dünya çapında ün kazanan bu sanatçı ailenin yaşamı, Osmanlı’nın son dönemleri ile Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk düşer. Şakir Paşa ailesinin bu yaşam serüveni bizleri eski İstanbul atmosferine götürüyor. Anıların tatlı esintisi içinde, birçok tarihi şahsiyetle karşı karşıya geliyoruz; Atatürk’ten Kral Gazi’ye, Hitler’den Kraliçe elizabeth’e, Kral Hüseyin’e kadar… Daha önce İngiltere ve Amerika’da yayımlanan ve Batılı okurlarca ilgiyle karşılanan Şakir Paşa ailesinin yaşamöyküsü, elden geçirilmiş 7. Baskısıyla yeniden Türk okurunun karşısında.

Viyana’da bir gece (1985)
Vakit gece yansını hayli asmıştı. Bütün ev halkı uyuyordu. Ben İse şimdi Viyana Büyükelçiliğimiz olan 103 odalı Rönesans mimarisi tarzında yapılmış sarayda, bir marketri yazı masasında, yılbaşı kartları yazıyordum. Birden, duyduğum bir iniltiyle irkildim. Ses, misafir odasında hasta yatan annemden geliyordu.
Koşup kapısını açtığımda dehşet içinde kaldım. Bir koltuğa oturmuş, hem soğuktan titriyor, hem de bütün gücüyle kuzenim Erdemin bir buçuk metre boyundaki portresinin üzerinde çalışıyordu. İlk aklıma gelen onu yatağına yatırmak oldu. Ama annemin başladığı bir tabloyu, halsiz kalmadan bırakmayacağını bildiğim için. hemen san yaldızlı lake dolaba gidip uzun vizon mantosunu çıkardım ve ona giydirdim. Boyalara bulaşmaması için mantosunun kollarım kıvırdım, iyice ısınsın diye de dizlerine bir battaniye örttüm.
Şefkatle. “Teşekkür ederim yavrum. Senin pembe varlığın geceyi daha kolay geçirmeme yardım edecek” dedi. Kendine özgü bu dramatik betimleme yalnızca pembe sabahlığımdan ve pembe terliklerimden kaynaklanıyordu. Gözlerinde katarakt olduğu İçin loş odada renkleri de seçemiyordu. “Baksana, hangisi lacivert, hangisi siyah?” diye sordu, işitme aletini çıkarmış olduğundan, sorularına ancak işaretle yanıt verebiliyordum, önce yatağının yanında yerde duran siyah krokodil çantasını, sonra da palette öbeklenmiş boyayı gösterdim. Hemen ince ve temiz bir fırça alarak siyah boyaya daldırdı. Çektiği ıstırabın derecesini anlatmak İster gibi Fransızca. “// faut aller contre le mal avec le mal” (Acının üstüne acıyle siyah renk vermeye başladı.
En sevdiğim kuzenim Erdem, Avusturya büyükelçisiydi. Annem Ürdün’den kardeşim Prens Raad ve ailesiyle, ben de New York’tan eşim Robert Trainer’la birlikte yılbaşı tatilini geçirmek üzere Viyana’ya gelmiştik. Ama ne yazık ki, seksen dört yaşındaki anneme yolculuk ağır gelmiş ve bir akciğer embolisi yüzünden hastalanarak yatağa düşmüştü.
Noel günü Hıristiyan damadını hayal kırıklığına uğratmamak için güçlükle yatağından kalktı. Viyana yolculuğu için Amman’daki terzisine diktirdiği uzun brokar elbisesini giydi. Getirdiği bütün mücevherleri taktı. Bana hep bir otomobil farını hatırlatan on iki kıratlık tektaşını. parmağından eksik etmediği şahane zümrüt yüzüğünü, altın ve inci kordonlarını, bileziklerini taktı. Kulaklarından uzun inci küpeler sarkıyor, yakasını da pırlanta saplı, üzüm salkımı şeklinde inci bir İğne süslüyordu. (O iğneyi bana on sekizinci yaş günümde armağan etmiş, ama birkaç yıl önce geri alınıştı. Bu. ailemizde çok görülen bir âdetti diyebilirim, takılar elden ele dolaşırdı.) Bir hizmetkâr saçlarını elektrikli maşayla kıvırdı, annem de sararmış benzini kapatmak için bir hayli fondöten, pudra ve allık sürdüyse de makyaj, soluk yüzünde bir maske gibi asılı kaldı.
Bütün bu hazırlıklar onu epey yormuştu, ama yine de sofranın başına büyük bir zarafetle oturdu ve ağacın altındaki son paket açılıncaya kadar yorgunluğunu belli etmemeye çalıştı.
Erdemin nazik eşi Gökçen, kocamın şerefine ilk kez bir Noel ağacı süslemiş, aşçısına da Amerikan usulü içli hindiyle erik pudingi hazırlatmıştı. (Doğrusunu isterseniz adam. bildiği baklavayı yapmayı yeğlerdi; erik pudingini yüzüne gözüne bulaştırmış ti.)
Bob (eşimin adı Robert’ın kısaltılmışı), bu Müslüman ailenin hizmetkarlarıyla birlikte seferber olup, ona gerçek bir Noel yaşatma çabalarından çok mutlu oldu. Gökçene teşekkür ederek, ağacı çok güzel süslediğini söyledi. Gökçen, “Doğrusu çok eğlenceliydi, keşke bizim de Noelimiz olsaydı. O renk renk paketlerdeki armağanları açmak, almak, vermek… İnsanı ne kadar sevindiriyor. Asıl, bu şenlikli havaya soktuğunuz İçin, biz size teşekkür ederiz” diye cevap verdi.
Tabiî bütün bunlar annemi çok yormuştu. Tekrar yatağa düştü ve her gelişinde İncelikle elini öpen Viyanalı doktor, ona. kesinlikle yataktan kalkmamasını önerdi. Diktirdiği gece elbiseleri, getirdiği kürkler hiç giyilmeden, dolapta öylece asılı kaldı.
Noel’den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Leoh’e hareket ettiler. Hem Ürdün ve İlah ti Prens Hasan’la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana’da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech’de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu, “Ne olur bana yardım et. şu arka fonu kırmızıya boya. Kendim yapacak olursam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gere bitirmek istiyorum” dedi.
Bütün ömrümce yaptığım gibi, onu memnun etmek için resmin önüne bir tabure çektim ve beyaz tuvali kalın fırçayla kırmızıya boyamaya başladım.
Saatlerce yan yana oturup çalıştık. Sessizliği arada bir onun hafif hafif inlemesi bozuyordu.
O gece, o haliyle resim yapmasının nedenini anlamıştım. Çektiği korkunç ıstıraba ancak resim yapmakla katlanabileceğin! düşünüyordu. Bu kadar acı içindeyken o soğuk Viyana gecesinin sabahını başka türlü bekleyemezdi. Çabasına hayranlık duymuş, acısına da ortak olmuştum, ama yine de sinirlenmiş ve doğrusunu isterseniz, biraz da kızmıştım!
“Şimdi resim yapacağına sıcak yatağında yatsa daha doğru olmaz mı ?” diye düşündüm. “İyileşmek için hiç çaba göstermiyor. Hepimiz etrafında pervane olmuş ona bakıyoruz. Erdem ile Gökçen geldiğimizden beri hemen hemen hiç elçilikten dışarı çıkmadılar. Doktorun, her gün gelip onu ziyaret etmesini sağladım. Hizmetçiler her an emrine amadeler. O da hiç olmazsa üstüne düşeni yapıp kendine biraz daha özen gösteremez mi?”
Ama. tartışmaya girmeden onu caydıramayacağımı bildiğim için, hırsımı, gittikçe hoyratlaşan darbelerle sürerek, firçadan çıkarıyordum. Neden bilmem, günün ilk ışıklarının odaya sızmasıyla durumumuzun garipliğini fark ettim. Önce sinirli sinirli, sonra da kendimi tutamayarak kahkahalarla gülmeye başladım. Birkaç saniye sonra vizon mantosu içinde resim yapmaya çalışan annem de gülmeye başladı.
“Halimize gülüyorsun değil mi? Gerçekten gülünecek haldeyiz” dedi ve bitap bir durumda fırçasını güzelim halının üzerine düşürdü. Yüzü kül gibi olmuştu; arkasına yaslandı; “Artık çalışamayacağım kızım. Bana yardım et. Önce fırçalan temizle, kurumasınlar. Biraz uyur, sonra devam ederim” dedi.
Banyoda fırçaları musluğun altına yatırıp üzerlerine terebentin döktüm. Al boya beyaz mermerin üzerinden kan gibi akıp gitti. O iş bittikten sonra annemi kocaman ampir karyolasına yatırdım. Yastıkların üstüne bayılır gibi düştü, nefes almakta zorluk çekiyordu. Acıdan kasılmış yüzü. yıllarca deniz tarafından aşındırılmış muhteşem bir kayayı andırıyordu. Gençliğindeki güzelliğinin kalıntılarını ve karakterinin gücünü yansıtıyordu.
“Allahım” diye İçimden dua ettim; “Ne olur ona çektirme. Eğer onu alacaksan bunu kolayca yap. inan ki. çekmesi gereken acının fazlasını çekti, artık çektirme.”
Gözyaşlarımı içime akıtarak, titreyen vücudunu bulabildiğim bütün yorgan ve battaniyelerle örttüm. Ateş gibi yanan yüzünü öpüp kapısını kapadım. Holün karşısındaki odama giderken uşağın üst kattaki yemek odasında kahvaltı sofrasını hazırladığını gördüm. Sabahlığımı çıkarıp yatağıma girerken, acı içinde, annemin, beni bırakıp gitmesine nasıl dayanacağımı, onsuz bir dünyada nasıl yaşayabileceğimi düşünüyordum.
Soğuk yatağa girince ısınmak için kuştüyü yastığıma sıkı sıkı sarıldım. İçim geçmiş. Rüyamda genç ve güzel annemi, anne yerine koyduğum üç teyzemle birlikte Büyûkada’daki köşkün bahçesinde, yasemin saksılarının yanında otururken gördüm.

Atalarım

Ailemin hikâyesi altı yüz yıllık Osmanlı Devletinin son yıllarını, imparatorluğun küllerinden Anka kuşu gibi yükselen yeni Türkiye’nin de yetmiş yılını kapsar. İmparatorluk devrinde dedelerim âlim, asker ve İdareciymişler. Ama annem, babam ve benim kuşağım daha çok sanata yönelmişler. Yazar, ressam, gravürcü. müzisyen, seramikçi ve tiyatrocu olmuşlar.
Anne tarafım olan Şakir Paşa ailesinin ilk kayıtlarını XI. yüzyılın başlarında buldum. Antalya civarında, Elmalı denilen bölgede yaşarlarmış. Sonradan, ailede kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilere göre, oradan kalkıp, manda arabalarıyla. Orta Anadolu’da. Kabaağaç köyüne yerleşmişler. Ora halkı her ne kadar onları, “Buraya yerleşmeyin, toprağı çok taşlıdır, ekip biçemezsiniz” diye daha ötelere göndermeye çalışmışlarsa da. dedelerim, “istediği kadar kötü olsun, biz bu topraklan ekip biçmek için bir düzine öküzü bile gözden çıkarırız” deyip orada kalmışlar. Bugün hâlâ ailemizden biri inatçılık ettiğinde, yanındakiler, “Bir düzine öküzü unutma, onu hiçbir şey caydıramaz” diye takılırlar.
Kabaağaçlı denilen bu aile sonradan Afyon civarına gelmiş ve yüzyıllarca medreseler kurup oralarda dine. ilme hizmet etmişler. Çoğu bilgin ve hocaymış. Hele tasavvuf ehil dedelerimden biri uzun yıllar bir hücrede yaşamış. Bu devirden sonra XIX. yüzyıla kadar aileme ait bilgilere ulaşamadım. Ama dedemin dedesi, “Artık bu kadar âlim yeter” deyip, karısından gizil, oğlu Asım’ı bir zerzevat arabasının içine saklayarak İstanbul’a kaçırıp askeri okula yazdırmış.
Okulu başarıyla bitiren büyük dedem Asım, albay rütbesine ulaşınca, gerektiğinde padişahın ve vezirin fikir danıştığı, çok saygın bir kuruluş olan Askeri Şûraya üye seçilmiş. İnce bıyıklı, ela gözlü, sarışın bir adammış. Kırmızı fesli yağlıboya portresini çok iyi hatırlıyorum. Şam’da görevliyken Suriye’nin ileri gelen ailelerinden Hattatzadelerin pek de güzel olmayan kızıyla evlenmiş. 1849’da büyük halamız Sara. 1851’de büyük amcamız Cevad. 1855te ise. yine görevli olarak Şamdan Bursaya atandığında, büyükbabam Şakir doğmuş.
Bursa’da büyükbabamın annesi Suriyeli hanım veremden yatağa düşmüş. Bir gün balkonda otururken, kocasını, aşağıda avluda bir beslemeyi sıkıştırıp öperken görmüş. Her ne kadar kocasını mahcup etmemek için gizlice İçeri girmişse de. Asım karısının onu gördüğünü sezmiş. O pişmanlıkla atına atladığı gibi kendisini dörtnala dağa bayıra vurmuş. Fıtığı varmış, delinmiş, peritonitten hemen ölmüş. Hasta karısı da üç gün sonra vefat etmiş. Geride üç öksüz çocuk kalmış: On üç yaşındaki Sara, on bir yaşındaki Cevad ve sekiz yaşındaki Şakir. Çok genç olmasına karşın akıllı, kararlı ve cesur bir kız olan Sara, ne yapıp edip İstanbul’a gitmek için izin belgesi almayı başarmış. O devirde padişahın oturduğu İstanbul’a girmek için ayakbastı kâğıdı gerekliymiş. İstanbul’da Sara. kardeşleriyle birlikte babasının eski arkadaşı olan Atıfzade Hüsamettin Efendinin himayesine girmiş. Bir süre sonra şeyhülislam olan bu önemli kişi, bir baba gibi Saraca ve kardeşlerine kol kanat germiş. Daha sonra Sara’yı çok zengin ama çok şişman, büyük toprak sahibi bir adamla evlendirmiş. Adam o kadar şişmanmış ki yürüyemez, tekerlekli sandalyeyle gezermiş. Kocası öldüğünde Sara’nın hâlâ bakire olduğu rivayet edilir. Erkek kardeşleri Cevad ve Şakir ise askeri okula girmişler ve parlak derecelerle mezun olmuşlar.

Yirmi yaş gibi genç bir yaşta askeri okulu bitiren büyük amcam Cevad, zengin bir paşanın kızıyla evlenip onların konağına içgüveysi olarak girmiş. Kısa bir süre sonra Köstence’ye tayin olunca şımarık karısı, Balkanlar’ın bilinmedik bir köşesine gideceğine, ünlü ailesinin yanında. İstanbul’da kalmayı yeğlemiş. Bundan ötürü kısa bir zaman sonra da boşanmışlar.
Şakir ise Macar asıllı bir hanımla evlenmiş, fakat kadın Şakir’e bir erkek çocuk doğurduktan kısa bir süre sonra ölmüş. Çocuğa, büyükbabasının adı (Asım) verilmiş. Ailede, kimsenin, bu hanım hakkında başka bilgisi yok.
1877 1878 Türk Rus Savaşı çıkınca, Rus ordusu Bulgaristan’a girmiş. Cepheye gidip savaşan Cevad. binbaşı rütbesine yükselmiş. 1878’de Ma’lumat ül Kafiye fi Memalik ül  Osmaniye1 adında geniş kapsamlı bir tarih kitabı yazınca padişahın dikkatini çekmiş. Bir yıl sonra da barış antlaşması yapmak için toplanan Berlin Kongresi’ne görevli olarak katıldığında albay rütbesine ulaşmış. Kongrede o dönem hüküm süren “kayser’in torunuyla tanışmış. O zamanlar yirmi yaşında bir genç olan prens sonradan Kayser II. Wilhelm adıyla hükümdar olmuştur.
1881de Cevad, Osmanlı İmparatorluğumun tarihini3 yazmış. Kitabı Fransızca’ya tercüme edilip ertesi yıl Paris’te basılmış. Bu, Yeniçeri Ocağı’nın ilk kuruluşundan son günlerine kadar olan devri kapsayan bir eserdir. Sonradan Karadağ Krallığının4 merkezi olan Çetine’deki elçiliğe atanmış. Bu arada büyükbabam Şakir de Romanya ve Karadağ Krallığı’na askeri ataşe olarak atanmış ve kardeşi gibi o da Askeri Şüra  üyesi seçilmiş.
1889 yılında her iki kardeş de Girit’te görev almışlar; Cevad. mutlak sorumlu askeri vali ve komutan. Şakir de onun yaveri olarak. O zaman ada, Türk ve Yunan halkının bitip tükenmeyen çatışmalarından patlamaya hazır bir volkan gibiymiş.
Şakir. Girit’te anneannem İsmetle tanışmış. Büyükbabam onu ilk defa okulundaki diploma töreninde görmüş. Sarı dalgalı saçları beline kadar inen, şeffaf ciltli, bal rengi gözlü bu kıza vurulmuş. Şakir’in her yerde hazır ve nazır ablası San*, adada acele bir araştırma yaparak İsmet’in ailesi hakkında bilgi edinmiş. Görmüş ki İsmetin mütevazı bir ailesi var. O sıralar tümgeneral olan Şakir. 1890’da on dört yaşında olan İsmet’le evlenmiş, ilk çocuklarına da her açıdan parlak bir yaşamı olan amcasının adım koymuşlar: Cevat…
Cevad Paşa hak ve adalete son derece saygılı bir vali olduğu İçin Girit’te ortalığı, sürekli olmasa bile, hayli yatıştırmış. Onun bu başarısı, otuz yedi yaşında müşir, yani mareşal olmasını sağlamış, İstanbul’a döndüğünde gemisi limana girince yirmi bir pare top atışı ile karşılanmış, üstelik hemen orada, bir habercinin Sultan Abdülhamid’den getirdiği fermanla sadrazam İlan edilmiş.6
Anneannem, amcam Cevad Paşa’nın bu sadrazam oluş hikâyesini bizlere anlatmaya bayılırdı. Cevad Paşa’nın sadrazam ilan edilişinden birkaç gün sonra daha önce boşadığı şımarık karısının arabası Galata Köprüsû’nde bir merasim yüzünden durdurulmuş. Hanım, kimin için durdurulduğunu sorunca. “Yeni sadrazam Cevad Paşa” demişler. Kadıncağız oracıkta sinirden bayılıvermiş.
Cevad henüz kırk yaşındayken İmparatorluğun en önemli yöneticisi olmuştu. Bu da gösteriyor ki zekası, yeteneği ve işine candan bağlılığı olan her genç, Osmanlı Devleti’nde yüksek görevlere ulaşabilirdi.
Nitekim XVI. yüzyılın ortalarında Kutsal RomaGermen İmparatorluğu’nun İstanbul’daki elçisi Ogilier de Busbecq,  imparator Şarlken’in Viyana’daki sarayına gönderdiği mektuplarda. Osmanlı liyakat sisteminden hayranlıkla söz eder. Der ki. “Sultanın sarayında tek bir kişi yoktur ki ulaştığı mevkiye kendi başarısı sayesinde gelmesin. Onun İçin atılımlarında bu derece başarılı oluyorlar. Bizde ise heyhat, böyle bir İmkân yok. Bizler ancak doğduğumuz sınıf İçinde bir yere ulaşabilir ya da ulaşamayız. Doğduğumuz sınıf bizi her bakımdan sınırlar”.
Sadrazam, padişahın en etkili yöneticisiydi. Askerlerin ve sivillerin bütün önemli atamaları onun elinden çıkıyordu. Bu görevdeyken Cevad Paşa kardeşi Şakir’i Yunanistan’a elçi olarak atadı. “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Dayımın ilk anılarından biri. çocuk yaştaki annesiyle Akropolis’te saklambaç oynamasıdır.
Bu ara durup dinlenmek bilmeyen büyük halam Sara. kardeşi Cevad’a yeni bir eş aramaya başlar. Önce. Osmanlı adabına göre yetiştirilmiş güzel mi güzel bir Çerkez halayık satın alır. Ona Fransızca ve piyano dersleri aldır bir. giyinmesini öğretir ve elde ettiği nefis ürünü övünerek kardeşine sunar.
Kafkasya’da Müslüman bir topluluk olan Çerkezleri padişah Doğu Anadolu’ya yerleşmeleri İçin davet etmişti. Çünkü bunlar mükemmel asker ve çiftçi olurlardı. Kadınlarının güzellikleriyse dillere destandı. Çerkezler çocuklarını tutsak ticaretine hazırlar, kızlarını İstanbul piyasasında satarlardı. Hatta asil ve zengin Çerkez kızlar da saraya ya da öteki zengin ailelerin yanına girebilmek için kendilerini tutsak pazarında sattırırlardı.
Resim albümümde Çerkez büyük yengemin ve anneannemin bir resmi var. İkisi de ince uzun. saten saray elbiseleri içinde, güzel mi güzel kadınlar. İkisinin de göğsünü uzun İnci kordonlar, başlarını da şık hotozlar süslemiş. Anneannem, elindeki devekuşu tüyünden yelpazesiyle güzelliğinden emin görünüyor. Büyük yengem Nimet Hanım’ın, daha güzel ve boylu olmasına rağmen, mahcup bir hali var.
Sadrazam olarak Cevad Paşa, Nişantaşı’nda büyük bir konakta oturuyordu. O bina şimdi Işık Lisesi’dir. Konakta seçkin antikalar vardı. Örneğin, Edmond de Roth….

Yayım tarihi

“Şakir Paşa Ailesi” için 2 cevap

  • Kitap AdıŞakir Paşa Ailesi
  • Sayfa Sayısı308
  • YazarŞirin Devrim
  • ISBN9756770341
  • Boyutlar, Kapak 14x23 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2000

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Mükemmel bir spora başlayın, kürek çekin. Şimdi!

Detaylı Bilgi

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur