Saraydan Sürgüne

Temmuz 22, 2010 Everest Yayınları, Hatırat, Roman (Yabancı), Tarihi Roman

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Üç kıtayı zangır zangır titreten büyük bir imparatorluğun çöküşüne tanık olduğu sıralarda Selma Sultan yedi yaşındaydı. İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda dünyaya gelmesiyle başlayan hayat  çizgisi zeten gerçek bir masal  olarak yazılmıştı. Üstelik masal  olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar masalsıydı bu hayat.
İmparatorluk ailesi, saltanatın sona ermesiyle birlikte sürgüne gönderilip Lübnan’a yerleşmişti. Hem ülkesini hem de babasını yitiren Selma, orada “yamalı çoraplı prenses” oldu, hayatının ilk aşkını tattı ve ömründe hiç görmediği bir Hint racasıyla evlenmeyi kabul etti. Hindistan’da mihracelerin şatafatlı hayatını, Britanya İmparatorluğu’nun son günlerini ve Gandi’nin başlattığı bağımsızlık savaşlarını yaşadı.
Selma Sultan’ın kızı olan bu romanın yazarı Kenize Murad, Osmanlı sarayını ilk kez sarayın içinden, Fransız mandası Lübnan’dan, feodal Hindistan’dan bakarak gözlerinizin önüne seriyor bu romanda. Saraydan Sürgüne, büyük bir aşkı anlatan, ender bulunabilecek romanlardan…

“Hamid Amca öldü! Hamid Amca öldü!”

Ortaköy Sarayı’nın büyük kristal şamdanlarla aydınlatılmış beyaz mermer koridorlarında, küçük bir kız koşuyordu. İyi haberi annesine ilk veren olmak istiyordu.

Acele acele koştururken az kalsın İki yaşlı hanımı düşürecekti; değerli taşlarla süslü hotozlarından, servetleri ve mevkileri açıkça anlaşılan iki yaşlı hanımı…

İçlerinden biri, “Ne saygısız şey!” diyerek kızgınlığını belli etti. Diğeri ise, daha da ileri gitti, öfkeyle. “Ne bekliyordunuz! Sultan hanım onu çok şımartıyor; tek kızı ya! Güzel bir kız olduğu muhakkak, ama bu gidişle, ilerde kocasıyla çok sorunlar yaşar. Nasıl davranması gerektiğini öğrenmesi gerek. Yedi yaşına girdin mi çocuk sayılmazsın artık; hele ki sultan isen!” diye söylendi.

Küçük kız, hayali bir kocanın yakınmalarına aldırış etmeksizin koşmaya devam ediyordu. Nihayet, nefes nefese, kadınların yaşadığı harem bölümünün devasa kapısına vardı; kapıda kıpkırmızı fes takmış iki Sudanlı haremağası nöbet tutuyordu. Bugün pek fazla ziyaretçi olmamıştı, onlar da oturmuş rahat rahat sohbet ediyorlardı. “Küçük Sultan”ı görür görmez apar topar ayağa fırlayıp bronz kapıyı araladılar; tembelliklerini gidip şikâyet eder korkusuyla, her zamankinden çok daha büyük bir saygıyla selamladılar onu. Ama küçük kızın kafası bambaşka bir şeyle meşguldü; haremağalarına göz ucuyla bile bakmadan içeri girdi. Venedik işi aynanın önünde bir an için durup, kızıl buklelerinin ve mavi ipek elbisesinin düzgün olup olmadığına baktı; emin olduktan sonra, brokar kapı perdesini iterek, annesinin, öğleden sonraları, hamamda yıkandıktan sonra dinlenmeyi âdet edindiği küçük salona girdi.

Odada, koridorlardaki rutubetin aksine, iki cariyenin ateşini körüklemeye çalıştığı gümüş mangaldan kaynaklanan, insanı rahatlatan hafif bir sıcaklık vardı. Sultan sedire uzanmış, başkalfanın, zümrüt kakmalı zarf içine oturtulmuş fincana, törensel bir şekilde kahve koyusunu izliyordu.

Küçük kızın göğsü kabarmıştı; kımıldamadan durmuş, uzun kaftanı içindeki annesine hayranlıkla bakıyordu. Sultan, dışarıya çıkarken, İstanbul’a on dokuzuncu yüzyıl sonlarında gelen Avrupa modasını takip ediyor, sarayın içinde ise “alaturka” giyimi ve yaşamı tercih ediyordu; burada, korseleri, kabarık kolları, daracık etekleri bir kenara atıp, içinde rahat rahat nefes alabildiği, sarayın büyük salonlarında bulunan yumuşacık sedirlere keyfince uzanabildiği geleneksel kıyafetleri büyük bir zevkle giyiyordu.

“Yaklaşın Selma Sultan!”

Osmanlı sarayında, senlibenlilik pek hoş karşılanmazdı; anne babalar, toplumdaki yerlerini ve görevlerini iyice öğrensinler diye, çocuklarına daha küçük yaşlarından itibaren, ünvanlarıyla hitap ederlerdi. Hizmetkârlar, büyük bir nezaketle temenna ederken Selma, sultanın mis gibi kokan elini öpüp başına koydu. Kendini tutamayacak kadar heyecanlıydı:

“Anneciğim, Hamid Amca öldü!” diye haykırdı.

Küçük kız, o gri yeşil gözlerde beliren pırıltıdaki zafer sevincini görür gibi oldu; ama derhal annesinin buz gibi sesiyle terbiyeye davet edildi.

“Haşmetmeab Sultan Abdülhamid Han Hazretleri demek istediniz herhalde. Mekânı cennet olsun. Büyük bir hükümdardı. Bu acı haberi kimden duydunuz peki?”

Acı haber mi? Küçük kız, annesine hayretle baktı. Kendi Öz kardeşini, Selma’nın dedesini deli diye tahtından indiren o vicdansız büyükamcanın ölümü mü acıydı?

Dadısı, ona sık sık, V. Murad’ın hikâyesini anlatırdı; çok sevilen, yüce gönüllü bîr şehzade olduğunu, tahta çıkışının, kendisinden büyük yenilikler bekleyen halk tarafından sevinç gösterileriyle karşılandığını… Ne yazık ki, V. Murad’ın hükümdarlığı ancak üç ay kadar sürmüştü. Hassas sinirleri, saraydaki entrikalara, iktidara gelmesiyle patlak veren cinayetlere dayanamamıştı ve ağır bir depresyon geçirmişti. Dönemin büyük hekimlerinden Avusturyalı Liedersdorf, hünkârın, dinlendiği takdirde, birkaç haftaya kalmadan eski sağlığına kavuşacağım söylemişti, ama etrafındakiler onun sözlerini dikkate almamışlardı. Murad tahttan indirilmiş ve bütün ailesiyle birlikte Çırağan Sarayı’na kapatılmıştı.

Sultan Murad, yirmi sekiz yıl boyunca tutsak yaşamış, yeniden tahta çıkmak amacıyla bir komplo düzenleyeceğinden korkan kardeşinin tuttuğu adamlar tarafından sürekli olarak gözetlenmişti. Saraya hapsedildiğinde otuz altı yaşındaydı ve buradan ancak öldüğünde kurtulabilmişti.

Selma zavallı dedesini her düşündüğünde, mürebbiyesi Matmazel Rose’un hikâyesini anlattığı kadın kahraman Charliolte Corday gibi hissederdi kendini. Ve iste cellat bugün, yatağında, sükûnet içinde ölmüştü.

Anneciğimin buna üzülmesine imkân yok, yirmi beş yıl boyunca Çırağan’da esir hayatı yaşayıp, özgürlüğüne ancak, Sultan Abdülhamid’in zoruyla korkunç bir adamla evlenmeyi kabul edince kavuşabilen o değil mi?

Neden yalan söylüyor ki?

Böyle hakaretâmiz bir fikre kapılan Selma, birden düşüncelerinden sıyrılıverdi. Annesi gibi mükemmel birinin yalan söyleyecek kadar alçalabileceğini nasıl düşünebilmişti? Yalan ancak, cezalandırılmaktan korkan kölelere yaraşırdı, ama bir sultana?.. Şaşırmıştı ama annesinin sorusuna nihayet cevap verdi;

“Bahçeden geçiyordum. Ağaların konuşmasını duydum…”

Aynı anda, şişmanca bir haremağası, beyaz eldivenleri ve istanbulin denilen, asker yakalı geleneksel siyah giysisi içinde eşikte belirdi. Arka arkaya üç kez yerlere kadar eğilerek temenna ettikten sonra, el pençe divan durup, kadın gibi ince sesiyle konuşmaya başladı:

“Muhterem sultanım…”

“Biliyorum,” diyerek sözünü kesti Sultan. “Selma Sultan senden çabuk davrandı. Derhal, kız kardeşlerim Fehime Sultan ile Fatma Sultan’a ve yeğenlerim Nihat Efendi ile Fuad Efendi’ye, kendilerini bu akşam, burada beklediğimi haber ver!”

Ağabeyi Şehzade Selahaddin ölünce, Hatice Sultan, V. Murad’ın çocuklarının ablası olmuştu. Zekası ve kişiliğiyle, ailede kendini kabul ettirmiş ve tartışmasız reis olmuştu.

Onun bu çelik gibi sert kişiliği, Çırağan Sarayı’nın ağır kapılarının, bir daha açılmamak üzere üstüne kapandığını anladığı, kırk iki yıl önceki o korkunç günde ortaya çıkmıştı; bu kişiliği yavaş yavaş, inatla inşa etmişti… Oysa, Kurbağalıdere’deki saraylarının bahçesinde koşmayı, yüzüne rüzgâr vura vura Boğaz’da kayık sefası yapmayı her şeyden çok sevdiği için “Yıldırım” adı takılan ve tek hayali, büyük, ferah alanlar ve kahramanlık yapmak olan küçük kız, hapsedildiğinde henüz altı yaşındaydı.

Bağırıp çağırması, ağlaması, tunç kapıları tırmalaması boşunaydı: kapılar kapanmıştı bir kere… Bu duruma dayanamayıp hastalanmış, hayatından endişe edilmişti. Acilen çağrılan doktor, Çırağan’a girebilmek için, Abdülhamid’den izin çıkması için tam üç gün beklemek zorunda kalmıştı.

Doktor çocuğa sülük tedavisi uygulamış, acı otlardan oluşan bir karışım içirmişti. Onu, bu tedaviler mi yoksa iki yaşlı kalfanın, gece gündüz, doksandokuzluk tespihlerini çeke çeke dualar okuması mı kurtarmıştı? Bir hafta geçtikten sonra, küçük esirin bilinci yerine geldi. Gözlerini açar açmaz, babasının, üzerine eğilmiş, tatlı mı tatlı, güzel mi güzel yüzünü görmüştü. Peki ama bakışlarındaki bu hüznün sebebi neydi? İşte o zaman hatırlamıştı… Bu bir kâbus değildi! Yatağının içinde büzülüp, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

Bunun üzerine, Sultan Murad ciddileşmişti.

“Hatice Sultan, eğer en ufak bir güçlük karşısında sızlanıp ağlamaya başlasaydık, ailemiz, altı yüz yıl boyunca, böyle büyük bir imparatorluğu yönetebilir, miydi sizce? Gururlusunuz. Temenni ederim bu gurur size haysiyet de kazandırır!1″

Sonra da, sözlerini yumuşatmak istercesine, gülümseyerek devam etmişti:

“Benim küçük kızım gülmeyecekse kim şenlendirecek bu sarayı? Buradan çıkacağız Yıldırımım. Hiç korkma sen! 0 zaman seni büyük bir seyahate çıkaracağım.”

“Ah, baba!” diye kendinden geçerek haykırmıştı. 0 güne kadar hiçbir sultan ülke dışına, hatta hatta İstanbul dışına adımını atmış değildi ki!) “Paris’e de gidecek miyiz?”

Sultan Murad gülmeye başlamıştı.

“Daha şimdiden küçük bir kadın mı oldun sen bakayım? Peki, söz veriyorum çiçeğim, buradan çıkar çıkmaz seni Paris’e götüreceğim…”

Bu söylediğine İnanmış mıydı? Yaşamaya devam edebilmesi için ümit etmesi gerekiyordu. Yaşamak?

Hatice Sultan’ın gözleri buğulandı, hatırlıyordu… Sultan Murad, yirmi sekiz yıllık esareti boyunca, günbegün Ölümüne yaklaşmıştı.

Sarayın iç avlusuna, kadınların bulunduğu harem dairesine bakan iç avluya, büyük bir gürültüyle iki layton girdiğinde, akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Altın kakmalı faytonların birinden, vücut hatlarını gizleyen, açık mor bir çarşaf giymiş zarif bir karaltı indi. Diğerinden de, sıradan, siyah bir çarşaf giymiş tombul bir kadın çıktı. İki çarşaf kucaklaştı, sonra da, önlerinde ve arkalarında haremağaları olmak üzere aceleyle saraydan içeri girdiler.

Şehzadelerin ve sultanların yaşadığı konakların pek çoğu gibi, bu eski saray da, ahşaptan yapılmıştı; şehir her an deprem tehlikesiyle karşı karşıya olduğu İçin alınan bir tedbirdi bu. Çeşmeler, güller ve servi ağaçlarıyla dolu bir bahçenin içinde yer alan bembeyaz yapı, günün bu saatinde alacakaranlığın hafitten aydınlattığı Boğaziçi’ne tepeden bakıyordu. Sarmaşıklarla, arapsaçlarıyla bezeli balkonlar, merdivenler, verandalar ve taraçalar, dantelden yapılmış bir ev havası veriyordu.

Birinci kattaki salonlara çıkan çift taraflı merdivenin başında, başkalfa konukları bekliyordu. Boğazına kadar ilikli saten bir elbise giymiş, muslinden başörtüsü takmıştı namuslu bir kadın, kendi evinde bile, asla başı açık kalamazdı ve elinde, mevkiinin göstergesi olan altın başlı uzun bastonu vardı.

Tam sultanları görmüş ve önlerinde eğilmeye kalkmıştı ki ikisi birden başkalfaya sarılıp ona engel oldular. Böyle büyük konaklarda, bu emektar kalfalar aileden biri olarak kabul edilirlerdi. Asla protokolün dışına çıkmazlar, kurallara sıkı sıkıya uyarlar, buna karşılık da, hanımlarından gördükleri yakınlığı, sadakatlerinin ödülü sayarlardı.

Sultanlar, iki cariyenin yardımıyla, boğucu kıyafetlerini üzerlerinden atarlarken, başkalfa sevinçle:

“Hamd olsun! Güzellerim her gün biraz daha göz kamaştırıcı oluyorlar!” dedi.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club