Savaş ve Barış

Mayıs 12, 2011 Dünya Klasikleri, KUM SAATİ YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Dünya edebiyatının da üç baş yapıtından biri olarak kabul edilen Savaş ve Barış, Tolstoy tarafından yedi yılda tamamlanmıştır.

Romanda beş soylu ailenin öyküsüyle birlikte arka planda yazarın yaşadığı dönemdeki Rusların toplumsal hayatı ve Napoleon ordusuyla yapılan mücadele anlatılmaktadır.

BAvrupa’da savaş, durup yeniden başlayarak, on üç yü sürmüştü. Şimdi, 1805′te sözde barış olmuştu ama, huzursuz bir barış. Avrupa kralları, Fransa’da Bourbon hanedanım deviren devrime karşı hemen silâha sarıldıkları halde, Napoleon’un askerî dehası karşısında bir şey yapamıyorlar-dı. Fransa ile savaş hâlinde bir İngiltere kalmıştı; o da, bunu denizlerdeki üstünlüğüne borçluydu. Bütün öteki devletler gibi, Rusya da, Avusturya da savaştan çekilmişlerdi Yalnız Na-poleon imparatorluğunu gittikçe genişletiyordu. Bunun üzerine, Avrupa devletleri, kendi topraklarını kaybetmekten korkarak, savaşa katılmayı yeniden düşünmeye başlamışlardı.

- Ya Prens, Cenova da, Lucca da artık Bonaparteler’ın malikânelerinden başka bir şey değil. Balon size söylüyorum: Eğer hâlâ, savaşmayacağız derseniz, şu kâfirin, evet, bence kâfir o, başka bir şey değil, bu kâfirin bütün alçaklıklarına, rezilliklerine hâlâ boyun eğeceğiz derseniz, gözüm görmesin sizi. Dostluğumuza son veririm.

Sizin dediğiniz gibi, sadık kölem olmaktan çıkarsınız artık. Ne o?
Bakıyorum korktunuz. Yo, yo aldırmayın. Gelin şöyle oturun bakayım da anlatın.
1805′te, bir temmuz akşamı, Çariçe Mariya Fyodorov-na’nın nedimesi, sırdaşı Anna Pavlovna, devlet kademesinde oldukça etkin ve saygın devlet adamlarından biri olan Prens Vasiliy Kuragin’i bu sözlerle karşılıyordu. Toplantısına ilk o gelmişti.

Prens bu şekilde bir hava ile karşılanmaktan hiç de şaşırmışa benzemiyordu. Arkasında işlemeli saray elbisesi, ayağında ipek çoraplar, elmas tokalı iskarpinler, etli suratında kendini beğenmiş bir eda ile, ileri doğru gelerek,

- Aman! Ne insafsız bir saldırış! diye haykırdı. Fransızca konuşuyorlardı. O zamanlar Rusya’da devlet
büyükleri hep Fransızca konuşurlardı. Yalnız, konuşsalar iyi; üstelik, düşünceleri de Fransızca idi.
Prens Kuragin geldi, Anna Pavlovna’nın elini aldı, kokulara bulanmış, parıl parıl yanan kabak kafasını ona doğru eğerek, öptü, sonra gitti, divana kuruldu:

- Önce siz bana söyleyin, dostunuzu merakta koymayın, dedi. Nasılsınız?

Bunu kibar bir tavırla, karşısındakine yakınlık duyar bir şekilde sormuştu ama, hiç de içten bir ilgi duymadığı, o kadar da değil, içinden alay ettiği yine de belli oluyordu.
Anna Pavlovna günlerden beri öksürüyordu. Nezleydi ama, soranlara, “Grip oldum,” diyordu. Çünkü “grip” daha çok az kişinin kullandığı yeni bir kelimeydi.

- İnsanın içi rahat olmayınca nasıl iyi olur! dedi. Şu sırada duygulu bir kimse nasıl rahat edebilir? Bu akşam hep bendesiniz sanırım, ha?”
Prens, “İngiliz elçisinin toplantısını ne yapalım? diye sordu. “Kızım gelip beni buradan alacak, birlikte oraya gideceğiz.”
- O toplantı geri kaldı biliyordum ben. Vallahi, bütün bu eğlentiler, şenlikler çok can sıkmaya başladı.
- Bilselerdi, sizin hatırınız için geri bırakırlardı.

Prens Vasiliy, eski bir rolünün provasını yapan aktör gibi, oldukça küstah bir tavırla konuşuyordu. Anna Pavlovna ise, tersine, kırkında bir kadınken, yine de çok canlıydı, çok coşkun bir durumu vardı. Doğrusu aranırsa, toplum hayatındaki üstün durumu da hiç tavsamayan coşkunluğuna bağlıydı.

- Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim, dedi Bu akşam çok önemli iki konuğumuz var: Biri Montemart Kontu; Rohanlar’ın yolundan Montmoreneyler’le akraba oluyor. Onlar da Fransa’nın en yüksek ailelerinden biri Kont, Fransa’dan en son gelen sahici göçmenlerden. İkincisi, Rahip Morio. Tanır mısınız bu kafalı adamı? Çar onu huzura kabul etmiş.”

Prens, “A! Tanışırsam pek memnun olurum,” dedi “Yalnız, size bir şey sorayım: Aklına yeni gelmiş gibi söylüyordu ama, doğrusu aranırsa o akşam oraya asıl bunun için gelmişti. Ana Çariçe Viyana Elçiliği başkâtipliğine Baron Funke’nin getirilmesini istiyormuş, doğru mu? Bence bu baron öyle çok becerikli biri değildir.”

Prens Vasiliy oraya oğlunu tâyin ettirmek istiyordu. An-na Pavlovna, Çariçe’nin ne yapacağını, ne edeceğini önceden kimsenin bilemeyeceğini anlatmak ister gibi, gözlerini yarı yumdu; soğuk, dalgın bir tavırla, “Baron Funke’yi Çariçe’nin kız kardeşi destekliyor,” dedi.
Prens bir şey söylemedi; aldırmıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu ama, Çariçe’ye tavsiye edilen bir kimseyi küçük görmesi Anna Pavlovna’nın hoşuna gitmemişti. Bundan dolayı, onu iğnelemek, sonra da okşamak istedi:

-  Sizinkiler aklıma geldi de, kızınızı hatırladım. Biliyor musunuz, sizin kız topluma karışmaya başladığı günden beri en yüksek ailelerimizi hayran bıraktı. Dünya güzeli diyorlar onun için.
Prens, saygılarını bildirir, teşekkürlerini sunar gibi, baş eğdi.

Bir ara sessizlik oldu. Sonra Anna Pavlovna Vasiliy Kuragin’e biraz daha yaklaşarak tatlı tarh gülümsedi, “Artık siyaseti, toplum hayatım falan bırakalım da şöyle baş başa bir konuşalım,” der gibi bir tavrı vardı.

- Ben zaten hep böyle söylerim: Hayatın nimetleri ne kadar haksız pay edilmiştir! Kader size niçin bu kadar olağanüstü iki yavru vermiş? En küçüğünü, Anatol’u saymıyorum, onu sevmem çünkü.

Anna Pavlovna bunları sert bir tavırla söylüyordu; burada, kaşlarını çattı, yüzüne hüzünlü bir hava geldi,
“Aramızda kalsın, geçen gün Çariçe hazretlerinin yanında onu konuşuyorlardı, acıyorlar size,” dedi.
Prens yine bir şey söylemedi ama, Anna Pavlovna durup, anlamlı anlamlı bakarak, ondan cevap bekledi. Vasiliy Kuragin, kaşlarını çatmış, öyle, duruyordu. En sonunda, “Ne yapalım yani?” diye haykırdı.
“Biliyorsunuz, onları okutup adam, etmek için bir babanın yapabileceği ne varsa hepsini yaptım, ikisi de sonunda aptal oldu çıktı. İppolit, hiç olmazsa, zararsız bir aptal ama, Anatol baş belâsı. Aralarında bu fark var.”

Anna Pavlovna bir düşünceye dalmıştı: – Şu haylaz oğlanı evlendirmeyi hiç düşünmediniz mi?, dedi. Evde kalmış kızlar başkalarına çöpçatanlık etmeye baydır derler; ben henüz böyle bir durumla karşılaşmadım, ama tanıdığım bir kız var, babasıyla hiç geçinemiyor. Bize akraba olur: Prenses Bolkonskaya
Prens Vasiliy Kuragin bir şey söylemedi ama, başım sallayışından belliydi ki, işini bilir adamlara özgü çabucak hesapla, kavrayışla, kararını vermişti: Bu işi düşünecekti.

Düşüncelerinin kafasına yaptığı baskıyı daha fazla tutamamış olacak ki, en sonunda açıldı:

- Biliyor musunuz, bu oğlan bana neye mal oluyor? Yılda kırk bine. Böyle gidecek olursa, beş yıla kadar ne olur? Baba olmanın yaran işte! Zengin mi, sizin o prenses?
- Babası zengin ama, cimri. Köyde oturur. Bilirsiniz, canım, şu ünlü Bolkonskiy. Daha Çar’ın sağlığında emekli olduydu, “Prusya Kralı” diye lâkap takmışlardı. Kafalı adamdır ama, birtakım tutamakları vardır, insanı bıktırır. Kızcağız öyle mutsuz ki bu kadar olur. Bir agabeysi var, geçenlerde evlendi. Meinenler’in Lisa’yı aldı. Kutuzov’un kurmayında. Bu akşam buraya da gelecek.

Prens, birdenbire dostunun eline sarıldı, nedense aşağı doğru bastırdı:

- Dinle, Anna’cığım. Yap bu işi, ömrümün sonuna kadar kul köle olurum sana. İyi bir aileden, zengin… Tam benim istediğim.

O, kendine özgü, içten gelme, katıksız inceliğiyle, kadının elini dudaklarına götürüp öptü. Öptükten sonra da, bırakmadı, yine avucunda tuttu. Sonra yine arkasına yaşlandı.

Anna Pavloyna biraz düşündükten sonra, “Dur bakalım,” dedi. “Bu akşam Lisa’ya açarım. Belki hemen olur. Çöpçatanlık çıraklığıma sizin aileden başlıyorum.”

Anna Pavlovna’nın salonu yavaş yavaş doluyordu… Gelenler hep Petersburg’un en yüksek tabakasındandı.’Yaş bakımından, yaradılış bakımından çok ayrı kimseler ama, hepsi bir seviyeden.

Prens Vasiliy’in kızı, güzel Elena, babasını alıp elçinin toplantısına götürmek üzere geldi. Balo elbisesi giymiş, Çar’ın verdiği nişanı da takmıştı. “Petersburg’un en alımlı kadını” diye tanınan o, çıtı pıtı, küçük Prenses Lisa Bolkonskaya da geldi. O kış evlenmişti; şimdi, nazik durumundan dolayı, geniş çapta eğlentilere gidemiyordu ama, böyle, ufak toplantılara gelebiliyordu. Prens Vasiliy’in büyük oğlu, İppo-lit de geldi. Montemart’ı getirmişti. Rahip Morio da geldi, daha bir alay insan geldi.

Bolkonskiyler^in gelini, altın kılaptan işlemeli kadife bir kese içinde, işlemek üzere iş de getirmişti. Belli belirsiz bir ayva tüyüyle gölgelenen üst dudağı hayli kısaydı ama, alandan dişleri görününce çok hoş oluyor, hele aşağı doğru biraz çekip alt dudağının üzerine kapatınca çok daha hoş bir durum alıyordu. Güzel kadınlarda hep böyledir ya; onun da bu kısa dudak, aralık ağız gibi küçük kusuru kendine özgü bir şeymiş, güzelliğinin esasıymış gibi geliyordu.

Kesesini açarak, Fransızca, “İşimi de getirdim,” dedi. “Vallahi, Arma’cığım, sen bana oyun oynadın galiba. Ufak bir eş dost toplantısı diye yazmıştın bana. Onun için, bak ne rüküş giyindim!”

Bunu söylerken, kollarım açmış, arkasındaki elbiseyi gösteriyordu: Kenarları danteleli, beli yukarıdan enli bir kurdeleyle toplanmış, zarif bir gümüşî elbisesi vardı.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club