Siddhartha

Ekim 18, 2011 Can Yayınları, Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Brahmanın Oğlu

Evin gölgesinde, ırmak kıyısının güneşinde, sandallar arasında, söğütlerin, incir ağacının gölgesinde arkadaşı Brahman oğlu Govinda’yla birlikte büyüdü Siddhartha, Brahmanın yakışıklı oğlu, yavru şahin. Işıl ışıl omuzlarını güneş yakıp kararttı ırmak kıyısında, yıkanırken, kutsal suyla arınırken, kutsal kurban törenlerinde. Siyah gözlerinin içine gölgeler yürüdü mango koruluğunda, oğlan çocuklarının oyunlarında, annesinin şarkılarında, kutsal kurban törenlerinde, bilgin babasından aldığı derslerde, bilge kişilerin söyleşilerinde. Hanidir bilgelerin söyleşilerine katılıyordu Siddhartha, Govinda’yla söyleşi sanatını talim ediyor, Govinda’yla meditasyon konusunda alıştırmalar yapıyordu. Şimdiden öğrenmişti Om’u, bu sözler sözünü sessizce söylemeyi, her nefes alışta onu sessizce kendi içine, her nefes verişte sessizce kendi dışında konuşmayı, bütün ruhuyla, alnı berrak bir zihnin parlaklığıyla çevrilmiş. Varlığının derinliklerinde Atman’ı duymayı şimdiden öğrenmişti, yok edilmez, evrenle kaynaşmış Atman’ı.

Oğlunu, bu zeki, bu bilip öğrenmeye susamış delikanlıyı gördükçe kıvancından yerinde duramıyordu babası, ona geleceğin büyük bir bilge kişisi ve rahibi gözüyle bakıyordu. Brahmanlar arasında bir prens görüyordu onda.

Annesinin yüreği sonsuz bir sevinçle çarpıyordu onu gördükçe, yürürken, otururken ve kalkarken gördükçe onu, güçlü kuvvetli, yakışıklı, ince ve uzun bacakları üzerinde yürüyen, görgü kurallarına tam bir uygunluk içinde kendisini selamlayan Siddhartha’yı.

Işıl ışıl alnı, krallara özgü gözleri, dar kalçalarıyla Siddhartha kentin sokaklarından geçerken, genç Brahman kızları sevgiyle göğüs geçiriyordu.

Ama onu herkesten çok Govinda, arkadaşı, Brahman oğlu Govinda seviyordu. Siddhartha’nın gözlerini ve yumuşak sesini seviyor, onun yürüyüşünü ve hareketlerindeki kusursuz inceliği seviyor, o ne yapar, ne söylerse hepsini seviyordu ve en çok da aklını, zekâsını seviyordu onun, seçkin ve ateşli düşüncelerini, kor gibi yanan iradesini, yüce misyonunu seviyordu. Biliyordu Govinda: Sıradan bir Brahman olmayacaktı Siddhartha, kurban törenlerinde hizmet eden miskin biri, açgözlü bir büyü taciri, kendini beğenmiş kof bir söz ustası, kötü kalpli ve sinsi bir rahip, kalabalığın oluşturduğu sürüde kimseye zararı olmayan aptal bir koyun olmayacaktı. Hayır. Sonra kendisinin de, Govinda’nın da niyeti yoktu böyle biri, binlerce Brahmandan biri olmaya. Dostunun peşinden ayrılmayacaktı, sevgili dostu Siddhartha’nın, bu görkemli kişinin.

Baktı ki Siddhartha günün birinde bir tanrı oldu, o nurlu kişilerin arasına karıştı, peşinden gidecekti dostu olarak, eşlikçisi, bir hizmetkârı, mızrak taşıyıcısı olarak, gölgesi olarak onun.

Böylece herkes seviyordu Siddhartha’yı. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu.

Ama o, Siddhartha, hazdan ve neşeden uzak yaşıyordu. İncir bahçesinin pembe yollarında gezinen, meditasyon koruluğunun mavi gölgesinde oturan, her gün günahlardan arınma saatinde kollarını ve bacaklarını kutsal suyla yıkayan, koyu gölgeli mango ormanında tanrılara sungular sunan, davranışları kusursuz denecek kadar zarif, herkes tarafından sevilen, herkesin neşesi Siddhartha’nın yüreğinde neşe barınmıyordu. Düşler geliyordu ona ve dur durak bilmeyen düşünceler geliyordu ırmağın suyundan akarak, gecenin yıldızlarından ışıldayarak, güneşin ışınlarından eritilerek. Düşler geliyordu ona ve ruh tedirginliği geliyordu tanrılara sunulan sungurlardan tüterek, Rigveda dizelerinden eserek, yaşlı Brahmanların derslerinden damla damla sızarak.

Siddhartha, içinde bir hoşnutsuzluk beslemeye başlamıştı. Ve hissetmeye başlamıştı ki, babasının sevgisi, annesinin sevgisi, ayrıca dostu Govinda’nın sevgisi onu her zaman mutlu kılamayacaktı, açlığını gideremeyecek, karnını doyuramayacak, ona yetmeyecekti. Saygıdeğer babası ve öbür öğretmenleri, bilge Brahmanlar bilgeliklerinin en büyük ve önemli kısmını kendisine sunmuş, kendi feyizlerini onun beklenti içindeki testisine akıtmışlardı ama Siddhartha testinin bir türlü dolmadığını, aklının bu kadarla yetinmek istemediğini, ruhunun dinginliğe kavuşup gönlündeki açlık ve susuzluğun giderilemediğini sezmeye başlamıştı. Kutsal suyla yıkanmak iyi, güzeldi ama suydu yıkanılan nihayet ve su günahlardan arındırmıyordu, manevi susuzluğu dindirmiyor, yürekteki sıkıntıyı silip atamıyordu. Tanrılara sunulan sungulara ve yalvarıp yakarmalara söz yoktu, ama bu kadarcık mıydı hepsi? Sungular mutluluk getiriyor muydu? Sonra, bu tanrılarda durum nasıldı? Gerçekten Prajapati mi yaratmıştı dünyayı? Atman değil miydi yaratan, Atman, o, biricik varlık, evrende tek varlık? Tanrıları da birer yaratık değil miydi, benim ve senin gibi yaratılmış, zamana bağımlı, ölümlü yaratıklar? Eğer böyleyse durum, iyi bir şey mi, doğru bir şey miydi, anlamlı ve en yüce davranış mıydı tanrılara kurbanlar sunmak? Atman’dan, bu biricik varlıktan başkasına kurbanlar sunulabilir, başkasına tapınılabilir miydi o zaman? Ve nerede bulunabilirdi Atman, yeri yurdu neresi olabilir, ezeli ve ebedi kalbi nerede çarpabilirdi insanın kendi Ben’inden, kendi özünden, herkesin kendi içinde taşıdığı o yok edilmezden başka? Peki, neredeydi bu Ben, bu öz, bu en son nesne? Et değil bu, kemik değildi, düşünme değil, bilinç değildi, böyle diyordu bilgelerin bilgeleri. Nerede, peki neredeydi o zaman? Oraya kadar, Ben’e, bana, Atman’a kadar sokulabilmek için, aramaya değer bir başka yol var mıydı? Yazık, kimse çıkıp gösteremiyordu bu yolu, kimse onu bilmiyordu, ne babası biliyor, ne öğretmenler biliyor, ne de sungu törenlerinde söylenen ilahiler biliyordu. Bilmedikleri şey yoktu Brahmanların ve kutsal kitaplarının, her şeyi biliyorlardı, her şeyle, en çok da dünyanın yaradılışı, sözün, yemeğin, nefes almanın, nefes vermenin doğuşuyla, duyuların düzenlenişi ve tanrıların işleriyle ilgilenmişlerdi -sonsuz denecek kadar çok şey biliyorlardı- ama bir şeyi, o biricik şeyi, o en önemli, o tek önemli şeyi bilmedikten sonra neye yarardı bu?

Doğru, kutsal kitaplardaki, özellikle Samaveda Upanişad’larındaki pek çok dizede bu özün, bu en son nesnenin sözü ediliyordu. Ve “Senin ruhun bütün dünyadır,” diye yazıyordu bu görkemli dizelerde. Ayrıca uyurken, derin uykudayken insanın kendi özüyle buluştuğu ve Atman’da var olduğu yazıyordu. Olağanüstü bir bilgelik içermekteydi bu dizeler, en yüce bilgilerin tüm bilgisi bu dizelerde sihirli sözler halinde bir araya toplanmıştı, arıların topladığı bal kadar saf ve temiz. Hayır, bilge Brahmanların sayısız kuşaklarınca devşirilip bu dizelerde saklanmış, akla durgunluk verecek kadar zengin bilgiler küçümsenecek gibi değildi. Ama neredeydi o Brahmanlar, neredeydi o rahipler, o bilgeler ya da tövbekârlar, bu alabildiğine derin bilgileri bilmekle kalmayıp yaşamış olanlar? Neredeydi o bilge kişi ki, Atman’da sılaya kavuşmuşluğu sihirli bir güçle uykudan uyanıklık haline aktarabilmiş, yaşamın, atılan her adımın, söylenen her sözün, işlenen her işin içine çekip almayı başarmış olsun? Babası, bu saf ve temiz, bu bilgin, bu son derece saygıdeğer kişi başta olmak üzere saygıdeğer pek çok Brahman tanımıştı Siddhartha. Babası hayranlık duyulacak biriydi, tavır ve davranışları sessiz ve soyluydu, yaşamı arınmış, sözleri bilgeceydi, alnı seçkin ve yüce düşünceler barındırıyordu. Ama bu kadar çok şey bilen babasının bile mutlu bir yaşamı var mıydı, huzur içinde miydi babası, o da yalnızca arayan biri, susuzluktan kavrulan biri değil miydi? Onun da, bu susamış kişinin de dönüp dolaşıp susuzluğunu gidermesi gerekmiyor muydu kutsal pınarlardan, kurbanlardan, kutsal kitaplardan, Brahmanların söyleşilerinden? Neden babası, bu noksansız kişi her gün temizlenip günahlarından kurtulmaya, temizlenip arınmaya çalışıyordu, her gün yeniden bu yola başvuruyordu? Atman kendi içinde değil miydi onun, yüreğinde o gerçek, o ilk pınar akmıyor muydu? Onu bulmak gerekiyor, kendi Ben’inde bu asıl pınarı bulmak, onu bulup özümlemek gerekiyordu! Başka türlüsü aramaktı yalnız, dolambaçlı yoldu, yolunu şaşırmaktı.

İşte böyleydi Siddhartha’nın düşünceleri, buydu onun susamışlığı, buydu onun derdi.

Sık sık bir Çandogya-Upanişad’dan şu sözleri tekrarlıyordu kendi kendine: “Doğrusu, Brahman’ın adı Satyam’dır – doğrusu, kim bunu bilirse, her gün cennet ona açar kapısını.” Cennet çokluk yakın görünüyordu Siddhartha’ya, ama ona asla tamamen erişmiş, son susuzluğunu asla gidermiş değildi. Ve bilip tanıdığı, kendisine hocalık yapan bütün bilgelerden ve bilgelerin bilgelerinden hiçbiri yoktu ki tamamen erişmiş olsundu ona, o cennete; hiçbiri yoktu ki tastamam gidermiş olsundu ezeli susuzluğunu.

Dostuna, “Govinda,” dedi Siddhartha, “Govinda, sevgili dostum, gel benimle banyan ağacının oraya gidip murakabeye dalalım.”

Banyan ağacının altına gidip oturdular, bir köşeye Siddhartha oturdu, onun yirmi adım kadar ötesinde Govinda. Govinda Om çekmeye hazır otururken, Siddhartha aşağıdaki dizeleri mırıldanarak tekrarladı:

“Om yaydır, ruh da ok,
Okun hedefi Brahman,
Nişan almalı hedefe durmadan.”

Meditasyonun normal süresi sona erince, Govinda doğrulup kalktı. Akşam olmuş, akşamları yapılan kutsal yıkanma vakti gelmişti. İsmiyle seslendi Siddhartha’ya. Siddhartha cevap vermedi. Murakabeye dalmış oturuyordu Siddhartha. Öylece oturup duruyordu, gözleri hayli uzaktaki bir hedefe takılıp kalmış, dilinin ucu dişlerinin arasından biraz dışarı çıkmıştı, nefes almıyordu âdeta. Öylece oturup duruyordu meditasyona dalmış, hep Om’u düşünerek, ruhunu ok yapıp Brahman’a yollamıştı.

Bir gün kentlerinden geçip giden Samanalar gördü Siddhartha, yollara düşmüş çileciler, kara kuru üç adam, ne yaşlı, ne genç, omuzlan toz toprak ve kan revan içinde, neredeyse çıplak, güneşte yanıp kavrulmuş, çevreleri yalnızlıkla sarılmış, dünyaya yabancı ve düşman, insanların diyarında gurbete düşmüş, sıska çakallar. Durgun tutkulardan, kendini helak edercesine Tanrı hizmetine adamalardan ve nefsini acımasızca yenme çabalarından burcu burcu bir koku peşleri sıra sıcak sıcak esip geliyordu.

Akşam meditasyondan sonra Siddhartha şöyle dedi Govinda’ya: “Yann sabah erkenden, dostum, Siddhartha Samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir Samana olacak.”

Bu sözleri işiten ve dostunun durgun yüzünde gerilmiş bir yaydan çıkan ok gibi yolundan döndürülmez kararı okuyan Govinda’nın benzi sarardı. Hemen, daha ilk bakışta anlamıştı Govinda: Artık başlıyordu, artık kendi yolunda yürüyecekti Siddhartha, artık yazgısı tomurcuğa duracaktı ve onunkisiyle benim yazgım da. Ve Govinda’nın kuru bir muz kabuğu gibi sararmıştı benzi.

“Ah, Siddhartha,” diye yükseltti sesini, “baban izin verecek mi bakalım?”

Siddhartha, uykudan uyanan biri gibi dostuna baktı. Ok gibi hızla okudu Govinda’nın ruhunu, ruhundaki korkuyu okudu, ruhundaki teslimiyeti okudu.

“Dostum Govinda,” dedi alçak sesle. “Fazla söz gereksiz. Yarın gün ağarır ağarmaz Samanalar gibi yaşamaya başlayacağım. O kadar.”

Siddhartha, babasının bir hasırın üzerinde oturmakta olduğu odaya girdi, babasının arkasına gelip durdu; derken Brahman babası arkasında birinin durduğunu sezdi: “Sen misin Siddhartha?” dedi. “Söyle peki, ne söylemeye geldinse!”

Siddhartha da şöyle konuştu: “İzninle, baba, yarın evinden ayrılmak ve gezgin çilecilerin arasına karışmak geçer içimden, bunu söylemek için geldim sana. Bir Samana olmaktır gönlümün arzusu. Babam, bu isteğime karşı çıkmaz umarım.”

Brahman baba sustu; susması o kadar uzun sürdü ki, küçük pencerenin önünden yıldızlar geçti ve yıldızların konumları değişti sürekli! Derken odadaki sessizlik son buldu. Konuşmadan ve kımıldamadan, kollarını kavuşturmuş ayakta dikiliyordu oğul, konuşmadan ve kımıldamadan hasırın üzerinde oturuyordu baba ve yıldızlar gökyüzünden geçip gidiyordu. Birden konuşmaya başladı baba: “Ağzından sert ve kızgın sözler çıkması bir Brahmana yakışmaz. Ne var ki, öfkeyle kabarır yüreğim. Bu ricayı ikinci kez duymak istemem senden.”

Yavaşça doğrulup kalktı Brahman baba; Siddhartha, kollarını kavuşturmuş, oracıkta durmaya devam etti.

“Niçin bekliyorsun?” diye sordu babası.

“Niçin olduğunu biliyorsun,” dedi Siddhartha.

Hırsla odadan çıkıp gitti babası, hırsla yatağına yöneldi ve uzanıp yattı.

Bir saat geçti, uyku girmedi gözüne, doğrulup kalktı, bir aşağı bir yukarı gezindi, derken evden çıktı. Odanın küçük penceresinden içeri baktı. Siddhartha’yı, kollarını kavuşturmuş, olduğu yerde dururken gördü. Açık renk üstlüğü soluk soluk ışıldıyordu. Yüreğinde tedirginlik, Brahman baba dönüp yatağına geldi.

Yine bir saat geçti, uyku girmedi gözlerine, bunun üzerine yeniden doğrulup kalktı, bir aşağı bir yukarı gezindi, derken evin önüne çıktı; ay doğmuştu. Odaya varıp küçük pencereden içeri baktı, Siddhartha, kollarını kavuşturmuş, olduğu yerde duruyor, çıplak baldırlarında ay ışığı yansıyordu. Yüreğinde endişe, Brahman baba dönüp yatağına geldi.

Bir saat geçti, yine kalkıp geldi, iki saat sonra yine kalkıp geldi, küçük pencereden baktı içeri, Siddhartha’nın ayakta öylece durduğunu gördü ay ışığında, yıldızların ışığında, karanlıkta. Ve birer saat aralarla çıkıp geldi sürekli; suskun, odadan içeri baktı, yerinden kımıldamadan içerde durduğunu gördü Siddhartha’nın, yüreğine öfke, yüreğine huzursuzluk doldu, yüreğine duraksama, yüreğine acı doldu.

Ve gecenin gün ağarmadan önceki son saatiydi ki, çıkıp yeniden geldi ve odaya girdi, Siddhartha’yı ayakta dururken buldu; oğlu büyümüş göründü gözüne, sanki yabancılaşmış göründü.

“Siddhartha,” dedi, “niçin bekliyorsun?”
“Niçin olduğunu biliyorsun.”
“Hep böyle durup bekleyecek misin sabah olana kadar, öğle olana kadar, akşam olana kadar?”
“Hep böyle durup bekleyeceğim.”
“Yorulacaksın, Siddhartha.”
“Yorulacağım.”
“Uyuyakalacaksın, Siddhartha.”
“Uyumayacağım.”
“Öleceksin, Siddhartha.”
“Öleceğim.”
“Ve babanın sözünü dinlemektense ölmeyi yeğleyeceksin?”

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club