Sil Baştan

Temmuz 22, 2010 KORİDOR YAYINCILIK, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Ken Grimwood’un sıradışı eseri Sil Baştan, zihninize şu soruyu kazıyor: Geçmişte yapmış olduğunuz hataları bilerek hayatınızı tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak  zorunda kalsaydınız ne yapardınız?
43 yaşındaki Jeff Winston bu şansı birkaç kez elde eder. Heyecanını yitirdiği evliliği ile geleceği olmayan işi arasında sıkışıp kalmıştır ve hiç beklenmedik bir anda ölüverir. Tekrar hayata gözlerini açtığında ise takvimler 1963 yılını göstermektedir. O sabah 18 yaşında, üniversite yatakhanesinin duvarlarına bakarak uyanır. Her şey eskisi gibidir… tek bir fark dışında: Jeff geleceği avcunun içi gibi bilmektedir. Futbol ligi final maçlarından at yarışlarına kadar kimin kazanacağını, Wall Street’te köşeyi dönmek için hangi şirketlere yatırım yapmak gerektiğini… Yalnız, bilmediği bir şey vardır: Neden hayatını sil baştan yaşamak zorundadır? Sevdiği her şeyi ve herkesi kazanıp kaybetmeye daha ne kadar devam edecektir?
Birçok dile çevrilen ve listeleri alt üst eden Sil Baştan hayatın karmaşık döngüsünü sorgularken hayal gücünüzü de sonuna kadar zorluyor.

“Uzun zamandır okuduğum en sıradışı, en sürükleyici roman.”
Dean Koontz

“Grimwood olağanüstü gözlem yeteneği, üslubu ve orijinal kurgu yeteneğiyle benzerlerini fersah fersah gerilerde bırakıyor.”
Publishers Weekly

BİR

Jeff Winston Öldüğünde karısıyla telefonda konuşuyordu. “İhtiyacımız olan şey…” demişti karısı, ancak Jeff ihtiyaçları olan şeyin ne olduğunu asla duyamadı çünkü ağır bir şey göğsüne oturdu ve nefesini kesti. Telefon ellerinden kayıp düştü ve masasının üstünde duran cam kağıt ağırlığını kırdı

Henüz bir hafta önce karısı buna benzer bir şey söylemişti; ‘Neye ihtiyacımız var biliyor musun, Jeff?” ve ardından bir duraksama olmuştu  bunun gibi sonsuz, kesin ve ölümcül bir duraksama değildi ama yine de hissedilir bir araydı. O esnada mutfak masasında oturuyordu; Linda buraya ‘kahvaltı köşesi’ diyordu ama öyle kuytu bir yer değildi aslında, sadece küçük, formika bir masa ve buzdolabının sol tarafına ve kurutucunun önüne eğreti biçimde yerleştirilmiş iki sandalyeden ibaretti Linda bunu söylediği sırada tezgahla soğanları doğruyordu ve belki de gözlerinin kenarında birikmiş yaşlar Jeff’i düşünmeye itmiş ve sorunun Linda’nın istediğinden daha önemli görünmesini sağlamıştı.

“Neye ihtiyacımız var biliyor musun, Jeff?”‘ ve Jeff’in şöyle demesi gerekiyordu, “Neye, hayatım?”. Bunu dikkati dağınık bir şekilde ve Time’da Hugh Sidey’nin başkanlıkla ilgili köşesini okuduğu için ilgisizce söylemesi gerekiyordu. Fakat Jeff’in dikkati dağınık değildi; Sidey’nin zırvalıklarını umursamıyordu bile. Hatta uzun, çok uzun zamandır olmadığı kadar odaklanmıştı ve her şeyin farkındaydı. Bu yüzden birkaç dakika boyunca tek kelime etmedi; Linda’nın gözündeki sahte gözyaşlarına baktı ve ihtiyaçları olan şeyleri düşündü, hem kendisinin hem de karısının.

Uzaklaşmaya ihtiyaçları vardı, tek yapmaları gereken şey bir uçağa atlayıp sıcak ve yemyeşil bir yerlere gitmekti Jamaika’ya ya da belki de Barbados’a. Beş yıl önce uzun uzun planını yaptıkları fakat her nedense bir hayal kırıklığına dönüşen Avrupa turundan beri gerçek bir tatil yapmamışlardı. Jeff, Orlando’daki kendi ailesini ve Linda’nın Boca Raton’daki ailesini ziyaret etmek için her yıl yaptıkları Florida seyahatlerini saymıyordu; bunlar giderek kaybolan geçmişlerine yaptıkları birer ziyaretten ibaretti, dahası değil. Hayır, onların ihtiyacı olan şey tamamen yabancı bir adada bir haftaydı, hatta bir aydı: Uçsuz bucaksız, bomboş kumsallarda sevişmek ve geceleri egzotik kırmızı çiçeklerin kokusu gibi havaya yayılan reggae müziği dinlemek.

Güzel bir ev de iyi olurdu hani, belki de bazı hüzünlü pazar günleri Montelair, Upper Mountain Road’daki. önlerinden geçerken içlerini çektikleri görkemli ve eski evlerden biri Ya da White Plains’de bir ev, golf sahalarının yakınındaki Rodgeway Avenue’deki on iki odalı Tudor evlerinden biri. Golfe bulamak istediğinden değil; Maple Moor ve Westchester Hills gibi isimleri olan o geniş yeşillikler Brooklyn Queens otobanı ve LaGuar dia Havalimanı pistinden daha hoş bir ortam olacağı için.

Ayrıca bir çocuğa ihtiyaçları vardı, muhtemelen Linda bunun eksikliğini Jeff’ten daha yoğun bir biçimde hissediyordu. Jeff her zaman, doğmamış çocuklarını sekiz yaşındayken, bebeklik dönemini atlatmış fakat işkence gibi ergenlik dönemine henüz girmemişken hayal etmişti. İyi bir çocuk olacaktı, çokbilmiş ya da sevimli olması gerekmiyordu. Kız, erkek, hiç fark etmezdi; sadece bir çocuk, karısının ve onun çocuğu; komik sorular soracak, televizyona fazla yakın oturacak ve gelişmekte olan benliğinin ilk pırıltılarını gösterecek bir çocuk.

Fakat çocuk olmayacaktı; yıllardır bunun imkansız olduğunu biliyorlardı, Linda 1975′te dış gebelik geçirdiğinden beri. Montclair yada White Plains’de bir evleri de olmayacaktı; Jeff’in New York’un WFYI haber radyosundaki haber yönetmenliği pozisyonu olduğundan daha prestijli ve kazançlı görünüyordu. Belki hâlâ televizyona geçiş yapabilirdi; fakat kırk üç yaşında olduğu için bu giderek daha az muhtemel görünüyordu.

İhtiyacımız olan, ihtiyacımız olan şey., konuşmak, diye düşündü. Birbirimizin gözlerinin içine bakıp şunu söylemek: Yürümüyor. Hiçbir şey, romantizm ya da tutku ya da görkemli planlar. Hepsi boşa çıkıyordu ve suçlanacak hiç kimse yoktu. Bu böyleydi, o kadar.

Fakat tabii ki bunu asla yapmayacaklardı. Başarısızlığın özü de buydu, daha derin ihtiyaçlarından nadiren konuşmaları ve her zaman aralarında duran o eksiklik hissinin lafını açmamaları.

Linda anlamsız ve soğan doğramaktan yaşarmış gözyaşını elinin tersiyle sildi. “‘Beni duydun mu, Jeff?”

“Evet. Seni duydum.”

“İhtiyacımız olan şey,” dedi, Jeff’e dönüp ama doğrudan ona bakmayarak, “yeni bir duş perdesi.”

Büyük olasılıkla Jeff ölmeye başlamadan önce telefonda ifade edeceği ihtiyaç da bunun gibi bir şeydi, “…on iki yumurta,” diye bitecekti cümlesi muhtemelen, ya da “…bir kutu kahve filtresi.”

Peki Jeff bütün bunları neden düşünüyordu, merak etti. Ölüyordu, Tanrı aşkına, son düşünceleri daha derin, daha felsefi bir şeyler olamaz mıydı? Ya da hayatının önemli noktalarının hızlı tekrarı ve kırk üç yılın gözden geçirilmesi? İnsanlar boğulurken böyle olurdu, değil mi?

Boğuluyor gibi hissediyorum, diye düşündü saniyeler uzayıp giderken: O korkunç basınç, nefes almak için umutsuzca mücadele edişi, tuzlu terler alnından süzülüp gözlerini yakarken vücudunu ıslatan yapış yapış ıslaklık…

Boğulmak. Ölmek. Hayır, kahretsin, bu gerçek olmayan bir kelime, sadece bitkiler, hayvanlar ya da diğer insanlar için kullanılabilir. Yaşlı insanlar, hasta insanlar için. Şanssız insanlar için.

Yüzü masaya düştü, sağ yanağı Linda aradığında incelemek üzere olduğu dosyanın yüzeyine yapıştı. Kağıt ağırlığının üzerindeki çatlak, gözlerinin önünde kocaman ve derin görünüyordu: Dünyanın içinde bir çatlak, içini parçalayan kederin pürüzlü bir aynası Kırık camdan kitap rafının üzerindeki dijital saatin kırmızı rakamlarını görebiliyordu;

13:06 18 EKİM 1988

Ve sonra düşünmekten kaçınması gereken hiçbir şey kalmadı, çünkü düşünme süreci bitmişti.

Jeff nefes alamıyordu.

Elbette nefes alamıyordu; ölmüştü.

Ama öldüyse neden nefes alamadığının farkındaydı? Ya da herhangi bir şeyin?

Tepesinde toparlanmış battaniyeyi kafasından çekti ve nefes aldı. Kendi ter kokusuyla dolu ağır ve nemli bir hava.

Demek ölmemişti Her nasılsa, bunu fark etmek onu heyecanlandırmadı, tıpkı ölümle ilgili önceki varsayımlarının onu dehşete düşüremediği gibi.

Belki de hayatın bitişini gizlice, hoşnutlukla karşılamıştı. Şimdiyse her şey önceden olduğu gibi devam edecekti: Tatminsizlik ve başarısız evliliğinin sonucu ya da sebebi olan, artık hangisi olduğunu hatırlayamıyordu, bir amaçtan ve umuttan yoksun olmanın acısı.

Battaniyeyi suratından çekti ve kırışık çarşafları tekmeledi. Karanlık odanın bir yerlerinden zar zor duyulan bir müzik sesi geliyordu eski bir şarkıydı’ Şu Phil Spector kız gruplarından birinin söylediği “Da Doo Roıl Ron”

Jeff lambanın düğmesini uzandı, kafası yerinde değildi. Ya bir hastane yatağındaydı ve ofiste olanlardan sonra iyileşmeye çalışıyordu ya da evdeydi ve her zamankinden kötü bir rüyadan uyanmıştı. Eli yatağın başucundaki lambayı buldu ve ışığı açtı. Ufak, dağınık bir odadaydı; kıyafetler ve kitaplar yerlere saçılmış ve bitişik iki masa ve sandalyenin üzerinde gelişigüzel kümelenmişti. Ne bir hastane ne de kendisinin ya da Linda’nın yatak odasıydı burası fakat bir şekilde tanıdıktı.

Çıplak ve gülümseyen bir kadın duvara yapıştırılmış kocaman bir fotoğraftan ona bakıyordu. Bir Playboy posteriydi, eski sayılırdı. Koca memeli bir kumral teknenin kıç güvertesine yerleştirilmiş şişme bir yatakta uzanıyordu ve kırmızı beyaz puantiyeli bikinisi parmaklıklara bağlanmıştı. Şık denizci şapkası ve özenle şekil verilip spreylenmiş koyu saçlarıyla Jackie Kennedy’nin gençliğini andırıyordu.

Diğer duvarlar da demode ve gençlere Özgü bir tarzda dekore edilmişti: Boğa güreşi posterleri, kırmızı bir XKE Jaguar

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Sil Baştan için 4 cevap

  1. Çook hoşuma giden ve beni çok etkileyen bi kitaptı… Kesinlikle tavsiye ediyorum okumak isteyenlere..

    Kaderimizin aslında bizim ellerimizdee….

  2. bir çırpıda okunabilecek kitaplardan, mutlaka okunmalı.

  3. X dedi, Nisan 22, 2016'te.

    Kitaplar konusunda çok seçici olmama ragmen rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitaptı.güzeldi.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club