Silüet

Ağustos 27, 2013 Fantastik, Pegasus, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

“Ateşli ve kesinlikle heyecan verici…”
Becca Fitzpatrick, hush, hush serisinin yazarı

*

BİR KURT SÜRÜSÜNE SÖZ GEÇİREBİLİYOR
AMA KALBİNE ASLA!

Calla, kaderinin ona ne getireceğini biliyordu:
Geleceğin ateşli alfa kurdu olmak… Ren Laroche’la eşleşecek, onunla omuz omuza savaşıp sürüyü yöneterek Bekçiler’in kutsal mekânlarını koruyacaklardır. Ancak yakışıklı bir gencin hayatını kurtararak efendilerinin yasalarını çiğnediğinde Calla kaderini, varlığını ve kendi dünyasını sorgulamaya başlar. Kalbini dinlerse her şeyini, hatta belki hayatını bile kaybedecektir…

“Zekice yazılmış bir seri, okuyucuları koltuklarına çiviliyor.”
Associated Press

“Seksi ve sarhoş edici; aksiyon, gerilim ve kesinlikle aşk dolu…
Daha fazlası için sabredemeyeceksiniz!
Doğaüstü romanları sevenler için tam bir başyapıt.”
Romantic Times

“Son derece romantik.”
Justine Magazine

“Silüet’in bağımlısı oldum!”
Kay Cassidy

***

Bir

Savaşı oldum olası hep iyi karşılamışımdır ancak çarpışmada tutkum beklenmedik bit şekilde kabarır.

Ayının kükremesi kulaklarımda yankılandı. Sıcak soluğu burun deliklerime dolunca kana susamış halimi daha da tetiklemişti. Arkamdaki delikanlının titrek nefesini duyabiliyordum. Umutsuzca çıkan sesi, tırnaklarımı toprağa gömmeme neden oldu.

Beni geçmeyi denemesi için teşvik edercesine devasa yırtıcıya doğru homurdandım.

Lanet olası, ne yapıyorum ben?

Delikanlıya bakma riskini göze aldığımda, nabız atışlarım hızlandı. Sağ elini bacağındaki yaraya bastırmıştı. Parmaklarının arasından süzülen kan, kot pantolonunun üzerinde ara ara lekeler oluşturarak siyaha boyuyordu. Yırtılan gömleği göğsündeki kırmızı yaraları yarım yamalak örtüyordu. Boğazımdan bir inilti yükseldi.

Çömeldim, kaslarım darbeye hazır bir halde gerilmişti. Bozayı arka ayakları üzerine kalktı. Yerimi korudum.

Calla!

Bryn’in çığlığı beynimde çınladı. Kahverengi, çevik bir kurt ormanın içinden fırladı ve ayının savunmasız tarafından saldırdı. Bozayı, dönerek dört ayağının üzerine çöktü. Gizli saldırganının kim olduğunu araştırırken ağzından köpükler saçıyordu. Ancak Bryn çevik hareketleriyle ayının hamlesini savuşturdu. Ondan çok daha kıvrak hareket ettiği için, bozayının kocaman pençelerinin her darbesinde onun  ulaşamayacağı bir mesafeye kaçıyordu. Avantaj yakaladığında ise onu bir kez daha ısırdı. Ayı arkasını döndüğünde, öne doğru atıldım ve topuğundan bir parça kopardım. Ayı bana doğru döndüğünde, acıdan gözleri yuvalarından fırlamıştı. Bryn ve ben devasa hayvanın çevresinde sinsice dönmeye başladık. Ayının kanı ağzımı yakmıştı. Vücudum gerildi. Gittikçe daralan dansımıza devam ettik. Ayının gözleri bizi takip ediyordu. Endişesini ve gitgide artan korkusunu hissedebiliyordum. Azı dişlerimi göstererek kısa ve kuvvetli bir şekilde havladım. Bozayı homurdanarak arkasını döndü ve ormana doğru ağır aksak yürüdü.

Burnumu havaya kaldırdım ve zafer coşkusuyla uludum. Bir inleme sesi beni kendime getirdi. Dağcı kocaman gözlerle bizi süzüyordu. Merak beni ona doğru çekti. Efendilerime ihanet ederek koydukları kuralları ihlal etmiştim. Bu çocuk için.

Neden?

Başım öne düştü ve havayı kontrol ettim. Dağcının kanı yere süzülüyor ve keskin bakır kokusu beni kendimden geçirerek vicdanımı bir sis perdesiyle örtüyordu. Tadına bakma içgüdüsüyle savaş veriyordum.

Calla? Bryn’in telaşı, bakışlarımı yerdeki dağcıdan uzaklaştırmama neden oldu.

Git buradan. Benden daha küçük olan kurda dişlerimi gösteriyordum. Eğildi ve sürünerek bana doğru geldi. Sonra burnunu kaldırdı ve çenemin altını yaladı.

Mavi gözleri ne yapacaksın diye sorar gibi bakıyordu. Korkmuş görünüyordu. Kendi zevkim için delikanlıyı öldürmüş olduğumu düşündüğünden endişe ettim. Suçluluk ve utanç duygusu damarlarımdan süzüldü.

Bryn burada olamazsın. Git. Hemen, şimdi.

Sızlandı ama ağır ağır uzaklaşarak çamların oluşturduğu örtünün altına doğru süzüldü. Dağcıya doğu gittim. Kulaklarım ileri geri hareket etti. Soluk almaya çalışıyordu, yüzünde acı ve dehşet vardı.

Ayının pençeleri göğsünde ve bacaklarında derin yaralar oluşturmuştu. Yaralarından hâlâ kan akıyordu. Durmayacağını biliyordum, insan bedenin bu kadar narin olmasından duyduğum hayal kırıldığıyla inledim.

Benimle aynı yaşlarda görünen bir delikanlıydı; on yedi ya da belki on sekizinde. Altın yaldızlı kahverengi saçları darmadağın bir halde yüzünü çevrelemişti. Terden ıslanmış perçemleri alnına ve yanaklarına dökülüyordu. İnce uzundu ve bugün yaptığı gibi, dağlarda rahatlıkla dolaşabilecek güçlü bir yapısı vardı. Bu bölgeye ancak zorlu bir patika üzerinden, dik bir yamaç geçilerek varılabilirdi.

Yırtıcılık içgüdülerimi cezbeden dehşetin kokusuyla kaplanmış ancak bu kokunun altında baharda yeni açmış yapraklar ve nemli toprak kokusu yatıyordu. Umut dolu bir kokuydu. İmkân dâhilinde. Kurnazca ve baştan çıkarıcı.

Ona doğru bir adım daha attım. Ne yapmak istediğimi biliyordum ancak bu aynı zamanda Bekçiler’in Kanunları’nı ihlal etmekti. Hareket etmeye çalıştı ancak acıyla yutkunarak dirseğinin üzerine doğru devrildi. Bakışlarım yüzünde gezindi. Keskin hatlı çenesi ve kalkik elmacık kemikleri ızdırapla buruştu. Acıdan kıvranırken bile güzeldi, kasılıp gevşeyen adaleler gücünü meydana çıkarıyordu ve bedeni pek yakında yıkılacak olmasına rağmen bu işkenceye karşı tüm ihtişamını koruyordu. Ona yardım etme isteği beni tüketmişti.

Ölmesini seyredemem.

Kararımın ne olduğunun farkına varmadan, biçim değiştirdim. Kendisini izleyen beyaz kurdun, artık bir hayvan değil, kurdun altın rengi gözlerine sahip altın sarısı saçları olan bir genç kız olmasını seyreden delikanlının gözleri büyüdü. Yanına yürüdüm ve dizlerimin üzerine çöktüm. Bedeni sarsıldı. Ona uzanmaya çalıştım ama eklemlerimin titremesine şaşırarak duraksadım. Şimdiye dek hiç bu kadar korkmamıştım.

Hırıltılı bir nefes sesi beni düşüncelerimden sıyırdı.

“Kimsin sen?” Delikanlı gözlerini bana dikmişti. Gözleri yeşil ile gri karışımı kış yosunu rengindeydi. Bir anlığına öylece bakakaldım. Acılarının arasında soru soran gözlerle bakışının içinde kayboldum. Dirseğimle elimin arasındaki kolumun iç kısmının yumuşak derisini ağzıma götürdüm. Köpek dişlerimin yeterince keskin olduğunu umarak kuvvetle ısırdım ve kendi kanım dilime değinceye kadar bekledim. Sonra da kolumu ona doğru uzattım.

“İç. Seni sadece bu kurtarabilir.” Sesim kısık ama keskin bir tonlamayla çıkmıştı.

Eklemlerindeki titreme gözle görülür derecede artmıştı. Başını iki yana doğru salladı.

“Buna mecbursun,” diye gürlerken kolumdaki derin yarayı açan, keskin köpek dişlerimi gösterdim. Kurt biçimindeki görünümümü hatırlarsa korkarak teslim olacağını umuyordum. Ancak bakışlarındaki ifadede korku yoktu. Delikanlının gözleri merakla dolmuştu. Kolumdan akan kan toprağın üzerini örtmüş, yaprakların üzerine kırmızı damlalar halinde dökülüyordu. Yeni bir acı dalgasıyla gözleri birden kapanıverdi. Kanayan kolumu, aralanmış dudaklarına bastırdım. Teması kızgın bir demir gibi tenimi dağladı ve kanımı kaynattı. Nefesimi tuttum, eklemlerimi etkisi altına alan yabancı duygulara karşı merak ve korku duyuyordum. Geri çekildi ama diğer kolumla onu arkasından tutarak kanım ağzına akıncaya kadar hareketsiz durmasını sağladım. Onu tutmak ve daha da yakına çekmek kanımı daha da kaynatmıştı. Direnmek istediğini söyleyebilirdim ama gücü kalmamıştı. Dudağımın bir kenarı gülümsemeyle kıvrıldı. Eğer kendi bedenim beklenmedik tepki göstermeseydi, onunkini kontrol edebileceğimi biliyordum. Eli, kolumu yakalayıp tenime bas..kı yaptığında ürperdim. Dağcı artık daha kolay soluk alıyordu. Yavaş ve düzenli.

İçimdeki sızı, ellerimin titremesine neden oldu. Onları teninde dolaştırmak istedim, iyileşen yaralarının üzerinde gezdirmek ve kaslarını belleğime kazımak istedim. Bu duyguyla savaşarak dudağımı ısırdım. Hadi Cal, iyi biliyorsun. Bu sen değilsin.

Kolumu çekerek ondan kurtardım. Delikanlının boğazından hayal kırıklığı dolu bir inilti yükseldi. Ona dokunmamak için hislerimle nasıl boğuşacağımı artık bilmiyordum. Gücüne kavuş kurt yetilerini kullan. Sen bir kurtsun.

Uyarır gibi bir hırıltı çıkararak, dağcının yırtık gömleğinden bir parça kumaş koparıp yaramı sardım. Yosun rengi gözler her hareketimi takip ediyordu. Güçlükle ayağa kalktım ve hareketimi ağır aksak taklit ettiğini görünce şaşırdım. Kaşlarımı çattım ve iki adım geriledim. Gerileyişimi izledi, sonra da yırtılmış kıyafetine bakmak için başını eğdi. Parmakları temkinli bir şekilde gömleğinin parçalarını topladı. Gözleri benimkilerle buluşmak için kalktığında, beklenmedik bir baş dönmesiyle sarsıldım. Dudakları aralandı. Onlara bakmaktan kendimi alamıyordum. Dolgun, ilgiyle kıvrılmış, beklediğim korku ifadesinden yoksun. Bakışlarından birçok soru gelip geçiyordu. Oradan gitmeliydim, “İyi olacaksın. Dağdan in. Bir daha buranın yakınına bile gelme,” dedim ve arkamı döndüm.

Delikanlı omzumu yakaladığında, bedenime bir şok dalgası yayılıverdi. Korkmuş değil, şaşırmış görünüyordu. Bu hiç iyi değildi. Parmaklarının tuttuğu tenimden sıcaklık yayılmaya başlamıştı. Çok uzun gibi gelen bir an boyunca durdum ve homurdanıp silkelenerek elinden kurtulmadan önce, yüz hatlarını zihnime kazımak ister gibi onu seyrettim.

“Bekle,” dedi ve bana doğru bir adım daha attı.

Beklesem ve hayatımı bu anın içinde askıya alsam ne olurdu? Biraz daha zaman çalsam ve uzun zamandır yasaklı olan şeyin tadını çıkarsam ne olurdu? Çok mu yanlış olurdu? Bu yabancıyı bir daha asla görmeyecektim. Burada oyalanmanın, öylece hareketsiz durmanın ve onun bana istediğim şekilde dokunup dokunmayacağını öğrenmemin ne sakıncası olabilirdi ki?

Kokusu bana düşüncelerimin pek de yanlış olmadığını söylüyordu, kasları heyecanın etkisiyle seğiriyor ve arzusunu maskeleyen bir koku yayıyordu. Bu durumun sürmesine gereğinden fazla izin vermiş ve güvenli bir alanın ötesine geçmiştim. İçimi burkan bir pişmanlıkla yumruğumu sıktım. Gözlerim vücudunda bir aşağı bir yukarı hareket ediyor, dudaklarının tenimde gezinmesinin nasıl bir duygu olduğunu hatırlayarak ona değer biçiyordu. Tereddütle gülümsedi.

Yeter.

Bir darbeyle çenesine vurdum. Yere düştü ve bir daha kıpırdamadı. Yere çömeldim ve delikanlıyı kollarıma alarak çantasını da omzuma attım. Yemyeşil çimenlerin ve çiğle kaplanmış ağaç dallarının kokusu beni etkisi altına almış ve ihanetin fiziksel bir uyarısı gibi bedenimin alt bölümünde yabancı bir sızıya neden olmuştu.

Alacakaranlığın gölgeleri dağın üzerine uzanmıştı ancak onu karanlığın eteklerinde tutmalıydım.

Kutsanmış bölgenin sınırında dolambaçlı bir şekilde akan su kanalının kenarındaki, boş olan hurda bir pikap park edilmişti. Derenin kıyısı boyunca dizilmiş siyah işaret levhalarında parlak turuncu harflerle yazılmış yazı vardı:

GİRİLMEZ. ÖZEL MÜLK.

Ford Ranger kilitli değildi. Paslanmış arabanın kapısını koparırcasına hızla açtım. Delikanlının bitkin bedenini şoför koltuğunun diğer tarafına yatırdım.

Başı öne doğru düştüğünde, boynunun arkasındaki çılgın dövmeyi gördüm. Koyu renkli tuhaf bir haçtı bu.

O günahkâr ve aşağılık biriydi. Tanrı’ya şükür ki ona dair hoşlanmayacağım bir şey bulmuştum.

Çantasını sürücü koltuğuna fırlattım ve kapıyı hızla kapattım. Kamyonetin çelik gövdesi gümbürdedi. Hâlâ hayal kırıklığı içinde titrerken kurt biçimine dönüştüm ve ormana doğru daldım.

Kokusu üzerime sinmişti ve beni amacımdan saptırıyordu. Havayı kokladım ve kuyruğumu salladım, yeni koku ihanetimi yalın bir rahatlamaya terk ediyordu.

Burada olduğunu biliyorum. Bir hırlama zihnimde yankılanmıştı.

İyi misin? Bryn’in hüzün dolu sorusu sadece, korkunun titreyen kaslarımı daha fazla etkilemesine neden olmuştu. Hemen sonra yanıma doğru koştu.

Sana gitmeni söyledim. Dişlerimi gösterdim ancak onun varlığından duyduğum rahatlama hissini inkâr edemezdim.

Seni asla terk edemezdim. Bryn hızını kolayca ayarladı. Ve sana asla ihanet etmeyeceğimi bilirsin.

Hızlandım, ormanın gittikçe derinleşen karanlığına doğru atıldım. Korkunun önüne geçme teşebbüsümden vazgeçmiştim, biçim değiştirdim ve ta ki bir ağacın gövdesinin katı baskısını hissedinceye kadar öne doğru sendeledim. Tenimdeki kaşıntı kafamdaki sinirlerin karıncalanmasını gideremedi.

“Neden onu kurtardın?” diye sordu. “İnsanların bizim için bir anlamı yok.”

Kollarımı ağacın gövdesine sarılı tuttum ama Bryn’e bakabilmek için yanağımı yana çevirdim. Artık kurt biçiminde olmayan minyon kızın elleri kalçalarının üzerindeydi. Cevap beklerken gözleri kısılmıştı. Gözlerimi kırpıştırdım ama yanma hissinden kurtulamadım. Beklemediğim, birkaç damla sıcak gözyaşı yanaklarımdan süzüldü. Bryn’in gözleri büyüdü. Asla ağlamazdım; biri buna tanıklık edebilecekken asla.

Yüzümü başka tarafa çevirdim ancak onun beni sessizce ve yargılamadan izlediğini hissedebiliyordum. Bryn’e verecek bir cevabım yoktu. Kendime de…

İki

Evimin giriş kapısını açtığımda bedenim kaskatı kesildi. Ziyaretçilerin kokusunu alabiliyordum. Yıllanmış şarap, parşömen kâğıdı: Lumine Nightshades’in kokusu aristokratik bir hava yayıyordu. Ancak korumalarının kaynamış zift ve yanık saç kokusu, odanın havasını dayanılmaz bir hale getirmişti.

“Calla?” Lumine’nin sesinden bal damlıyordu.

Korkudan sindim ve ağzım sımsıkı kapalı bir halde mutfağa girmeden önce aklımı toplamaya çalıştım.

Lumine masada şimdiki sürüsünün alfasının, babamın karşında oturuyordu. İnanılmaz derecede sakindi, duruşu mükemmeldi ve çikolata rengi buklelerini ensesinde toplamıştı. Kendine özgü, kusursuz siyah takımını ve yüksek yakalı beyaz gömleğini giymişti. İki hayalet, narin omuzlarının tam üzerinde, gölge gibi duruyordu.

Yanaklarımın içini ısırdım. Bu, korumalara karşı dişlerimi göstermemek adına tek yapabildiğim şeydi.

“Otur tatlım.” Lumine bir sandalyeyi işaret etti.

Sandalyeyi babamın yanına çektim ve oturmaktan çok üzerine iliştim. Yakındaki hayaletlerle rahat edemezdim.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>