Siyah Buz | Becca Fitzpatrick | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

coverNİSAN
Paslı Chevyrolet kamyonet tangırdayarak durunca Lauren Huntsman kafasını ön yolcu koltuğunun camına çarptı ve irkilerek uyandı.
Uykulu gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Kafasının içi, bir araya getirebilse bir bütün oluşturabileceği kırık dökük anılarla, paramparça görüntülerle doluymuş gibi hissediyordu. Gecenin daha erken saatlerine açılan bir pencereymiş gibi. Şu anda ise o pencere zonklayan kafasının içinde paramparçaydı.
Country müzik, gürültülü kahkahalar ve tepede asılı duran televizyonlarda NBA’den seçme görüntülerden oluşan bir karmaşa hatırlıyordu. Loş aydınlatma. Yeşil, kehribar ve siyah renklerde ışıldayan düzinelerce cam şişenin sergilendiği raflar.
Siyah.
Kafasını güzelleştirdiği için o şişeden bir kadeh istemişti. Güçlü bir elin bardağına boşalttığı içkiyi hiç vakit kaybetmeden kafaya dikmişti.
“Bir tane daha,” demişti, boş bardağı bara çarparak.
Kovboyun kalçasına yaslanıp sallandığını, yavaş bir dans ettiklerini hatırlıyordu. Onun kovboy şapkasını çalmıştı. Şapka ona daha çok yakışmıştı. Minicik siyah elbisesi, siyah içkisi ve siyaha çalan kötü ruh haliyle uyumlu siyah bir Stetson. Neyse ki ailesiyle birlikte tatile geldiği Jackson Hole, Wyoming’in burunların bir karış havada olduğu, züppe dünyasında nadide bir mücevher olan bu boktan barda o ruh halini koruması zordu. Gizlice kaçıp gelmişti ve ailesi onu burada asla bulamazdı. Bu düşünce ufukta parlak bir ışık gibiydi. Birazdan anne ve babasının neye benzediğini bile unutacak kadar sarhoş olacaktı. Yargılayıcı kaş çatışları, daha şimdiden, tuval bezinden akan ıslak boya gibi birbirine karışmaya başlamıştı.
Boya. Renk. Sanat. Boya lekeli kot pantolonların, parmakların ve mh aydınlanmasının dünyasına sığınmayı denemişti ama ailesi onu ensesinden yakalayıp geri çekmişti. Ailede özgür ruhlu bir sanatçı olmasını istemiyorlardı. Onların istediği Stanford diplomalı bir kızdı.
Keşke onu sevebilselerdi. O zaman annesini delirten daracık, ucuz elbiseler giymez ya da kendini babasının egoizmine ve kasıntı, aristokrat ahlak kurallarına ters düşen amaçlara adamazdı.
İçin için annesinin orada olup dans edişini ve kovboyun bacağına sürtünmesini görmesini diliyordu. Kalçasını onunkine yaslayışını. Aklına gelebilecek en ahlaksız sözcükleri kovboyun kulağına fısıldayışını. Dans etmeye sadece kovboy bara içkisini tazelemeye gidince ara vermişlerdi. Bu seferki kadehin tadının diğerlerinden farklı olduğuna yemin edebilirdi. Ya da belki de çok sarhoş olduğu için, tadı daha buruk geliyordu.
Kovboy baş başa kalabilecekleri bir yere gitmek isteyip istemeyeceğini sordu.
Lauren sadece bir saniye düşündü. Eğer annesi onaylamayacaksa, cevap gün gibi aşikârdı.
Chevyrolet’nin yolcu kapısı açıldı ve Lauren’ın görüşü tahterevalli gibi inip kalkmayı bir an için bırakıp kovboya odaklandı. Burnunun köprü kısmındaki, büyük olasılıkla bir bar kavgasından yadigâr, belirgin çukuru ilk kez o zaman fark etti. Kovboyun kolay öfkelenen biri olduğunu öğrenmek Lauren’ın onu daha fazla istemesine neden olmalıydı ama tuhaf bir şekilde, çocuksu öfke patlamaları yaşamak yerine kendine hâkim olabilen bir erkek bulabilmiş olmayı istedi. Bu tam annesinden bekleyebileceği türde, medeni bir dilekti, içinden kendini azarlayarak bu sinir bozucu, aldı başında tavrının suçunu yorgunluğuna attı. Uykuya ihtiyacı vardı. Derhal.
Kovboy, Stetson’ı Lauren’ın başından alıp kısa kesimli, dağınık, sarı saçlarının üstüne yerleştirdi.
Lauren, “Bir mal bulanındır,” diye itiraz etmek istedi. Ama sözcükleri telaffuz etmeyi başaramadı.
Kovboy onu koltuktan kaldırıp omzuna attı. Elbisesinin arka tarafı yukarı çekiliyordu ama Lauren ellerine elbiseyi aşağı çekme emri verebilecek durumda değildi. Başı annesinin kristal vazoları gibi ağır ve kırılgandı, işin şaşırtıcı yanı, bu düşünce zihnine girdiği anda, kafası mucize eseri hafifledi ve vücudundan uzaklaşır gibi oldu. Oraya nasıl gittiğini hatırlamıyordu. Kamyonetle mi gelmişlerdi?
Lauren kovboyun çizmelerinin çamurlu karda bıraktığı izlere baktı. Vücudu her adımda zıplıyor ve bu, midesinin bulanmasına neden oluyordu. Çam ağaçlarının keskin kokusuna karışan soğuk hava burnunun içini yakıyordu. Bir veranda salıncağı gıcırdadı ve karanlıkta bir rüzgâr çanının yumuşacık, şıngırtılı müziği duyuldu. Ses Lauren’ın iç geçirmesine neden oldu. Ürpermişti.
Kovboyun bir kilidi açtığını duydu. Gözlerini etrafını hayal meyal de olsa algılamasına yetecek kadar bir süre açık tutmaya gayret etti. Sabah ağabeyini arayıp onu almaya gelmesini isteyecekti. Tabii yolu tarif edebilirse. Ağabeyi onu eve götürürken dikkatsizliği ve kendine zarar verdiği için azarlayacaktı ama mutlaka gelecekti. Hep gelirdi.
Kovboy onu yere bıraktı ve dengesini sağlaması için omuzlarını sımsıkı tuttu. Lauren miskin gözlerle etrafa baktı. Bir kulübe. Kovboy onu ahşap bir kulübeye getirmişti. Bulundukları oturma odasında bir kulübeden başka her yerde adi duran rustik çam mobilyalardan vardı. Odanın öteki ucundaki açık kapı, duvar boyunca plastik rafların olduğu küçük bir depoya açılıyordu. Depoda yerden tavana kadar yükselen şaşırtıcı bir direk ve yüzü direğe dönük bir tripoda yerleştirilmiş bir fotoğraf makinesinden başka bir şey yoktu.
Zihninin bulanıklığına rağmen, korku Lauren’ı bir mengene gibi sıkmaya başladı. Buradan bir an önce gitmeliydi. Kötü bir şey olacaktı.
Ancak ayakları hareket etmiyordu.
Kovboy onu direğe dayadı. Elini çektiği anda, Lauren yere yığıldı. Ayak bilekleri burkulurken ayakkabılarının topukları kaydı. Tekrar ayağa kalkamayacak kadar sarhoştu. Zihnin çarkları hızla dönüyordu; gözlerini çılgın gibi kırpıştırarak depodan dışarı çıkılan kapıyı aradı. Konsantre olmaya çabaladıkça, oda daha hızlı dönüyordu. Midesi kalktı ve kusmuğu kıyafetlerine gelmesin diye hızla yana eğildi.
“Bunu barda bırakmışsın,” dedi kovboy, Cardinals beyzbol şapkasını kafasına takarken. Bu şapkayı ağabeyi birkaç hafta önce Stanford’a kabul edildiği zaman hediye etmişti. Büyük olasılıkla anne babasının marifetiydi. Hediye Stanford’a ya da herhangi bir üniversiteye gitmeyeceğini ilan etmesinden şüphe uyandıracak kadar kısa bir süre sonra gelmişti. Babası öyle kıpkırmızı kesilip nefessiz kalmıştı ki Lauren karikatürlerdeki gibi kulaklarından buhar çıkmasını beklemişti.
Kovboy, boynundaki altın kolyeyi kafasından çıkarırken nasırlaşmış elleri Lauren’ın yanağına sürtündü.
“Değerli mi?” diye sordu kalp biçimindeki madalyonu incelerken.
Lauren bir anda savunmaya geçerek, “Benim,” dedi. Kovboy isterse pis kokulu Stetson’ını geri alabilirdi ama madalyon Lauren’ındı. Anne ve babası o kolyeyi on iki yıl önce ilk bale resitaline çıktığı gece hediye etmişti. Bale Lauren’ın heves edindiği bir şeyi onayladıkları ilk ve tek örnekti. Bu, aslında onu için için seviyor olmaları gerektiğine dair tek ipucuydu. Bale dışında bütün çocukluğu onların görüşlerine göre yönetilmiş, zorlanmış ve kalıba sokulmuştu.
İki yıl önce, on altı yaşındayken, Lauren’ın kendi bakış açısı devreye girmişti. Sanat, tiyatro, indie grupları, keskin hatlı, doğaçlama modern dans, politik eylemcilerle ve alternatif eğitim peşinde üniversiteden ayrılan (atılan değil!) entelektüellerle toplantılar, zehir gibi ama kendi kendine eziyet eden, ot içen ve kilise duvarlarına, parklardaki banklara ve Lauren’ın aç ruhuna şiirler karalayan bir erkek arkadaş.
Anne ve babası yeni hayat tarzından hoşnutsuzluklarım açıkça belli etmişti. Katı eve dönüş saatleri ve kurallarla karşılık vermişler, hapishanesinin duvarlarını daraltmışlar, ona nefes alacak bir boşluk bırakmamışlardı. Lauren’ın karşı koymak için bildiği tek yol isyandı. Baleyi bırakınca kapalı kapılar arkasında çok gözyaşı dökmüştü ama canlarını yakmak zorundaydı. Anne ve babası onu her şeyiyle sevmek zorundaydı. Ya koşulsuz onların kızı olurdu ya da Lauren’ı tamamen kaybederlerdi. Tek şartı buydu. On sekiz yaşında çelik gibi bir kararlılığa sahipti.
“Benim,” diye tekrarladı. Bu kelimeyi telaffuz edebilmek için bütün dikkatini vermesi gerekmişti. Madalyonunu geri almalı ve buradan çıkmalıydı. Bunu biliyordu. Ancak vücudu tuhaf bir teslimiyet halindeydi. Olup bitenleri hiçbir şey hissetmeden izler gibiydi.Kovboy, madalyonu kapı tokmağına astı. Elleri boş kalınca, pütürlü bir iple Lauren’ın bileklerini sardı. Düğümü sıkınca, Lauren yüzünü buruşturdu. Hayal meyal, bunu bana yapamaz, diye düşündü. Onunla gelmeyi kabul etmiş olabilirdi ama bunu yapmasını kabul etmemişti.
“Beni bırak,” dedi dili dolanarak. Aşağılanma duygusuyla yanaklarının alev alev yanmasına neden olan, ikna edici olmaya çok uzak, öylesine bir talepti. Konuşmayı severdi ama güzel ve parlak, özenle seçilmiş, gücüne güç katan kelimeler derinlerde bir yerde gömülüydü. Şimdi o kelimeleri cebinden çıkarıp kullanmak istiyordu ama elini uzattığı zaman, kırpılmış bir ipten ve bir delikten başka bir şey bulamadı. Sözcükler karışmış, kafasından yuvarlanıp gitmişti sanki.
Omuzlarını öne itmek için boşuna çabaladı. Kovboy onu direğe bağlamıştı. Kolyesini nasıl geri alacaktı? Kolyeyi kaybetme düşüncesi göğsünün panikle sıkışmasına neden oldu. Keşke ağabeyi telefonuna cevap verseydi. Lauren o akşam içmeye gideceğini haber veren bir mesaj göndererek şansını denemişti. Onu sürekli, neredeyse her hafta sonu arardı ama ağabeyi ilk kez bir çağrısını görmezden Kovboy, madalyonu kapı tokmağına astı. Elleri boş kalınca, pütürlü bir iple Lauren’ın bileklerini sardı. Düğümü sıkınca, Lauren yüzünü buruşturdu. Hayal meyal, bunu bana yapamaz, diye düşündü. Onunla gelmeyi kabul etmiş olabilirdi ama bunu yapmasını kabul etmemişti.
“Beni bırak,” dedi dili dolanarak. Aşağılanma duygusuyla yanaklarının alev alev yanmasına neden olan, ikna edici olmaya çok uzak, öylesine bir talepti. Konuşmayı severdi ama güzel ve parlak, özenle seçilmiş, gücüne güç katan kelimeler derinlerde bir yerde gömülüydü. Şimdi o kelimeleri cebinden çıkarıp kullanmak istiyordu ama elini uzattığı zaman, kırpılmış bir ipten ve bir delikten başka bir şey bulamadı. Sözcükler karışmış, kafasından yuvarlanıp gitmişti sanki.
Omuzlarını öne itmek için boşuna çabaladı. Kovboy onu direğe bağlamıştı. Kolyesini nasıl geri alacaktı? Kolyeyi kaybetme düşüncesi göğsünün panikle sıkışmasına neden oldu. Keşke ağabeyi telefonuna cevap verseydi. Lauren o akşam içmeye gideceğini haber veren bir mesaj göndererek şansını denemişti. Onu sürekli, neredeyse her hafta sonu arardı ama ağabeyi ilk kez bir çağrısını görmezden gelmişti. Oysa Lauren ağabeyinin onu aptalca bir şey yapmasına engel olacak kadar önemsediğini bilmek istemişti.
Yoksa artık Lauren’dan umudunu mu kesmişti?
Kovboy gidiyordu. Kapıya varınca, gözlerinde kibirli ve aç bir parıltıyla siyah Stetson’ını arkaya itti. Lauren hatasının büyüklüğünü idrak etmişti. Adam ondan hoşlanmamıştı bile. Onu lekeleyebilecek fotoğraflarla şantaj mı yapacaktı yoksa? Bu yüzden mi fotoğraf makinesi vardı? Kovboy, Lauren’ın anne ve babasının o fotoğraflar için her ücreti ödeyeceğini biliyor olmalıydı.
“Arka taraftaki alet barakasında senin için bir sürprizim var. Hiçbir yere ayrılma, duydun mu beni?”
Lauren’ın soluğu hızlandı. Ona sürprizi hakkında ne düşündüğünü söylemek istedi. Ama göz kapakları ağırlaşmıştı ve her defasında açmakta biraz daha zorlanıyordu. Ağlamaya başladı.
Daha önce de sarhoş olmuştu ama hiç bu kadar değil. Kovboy ona ilaç içirmişti. İçkisine katmış olmalıydı. Bitkin ve kurşun gibi ağır hissetmesine neden olan bir ilaç, ipi direğe sürttü. Ya da denedi. Uyku bütün ağırlığıyla vücudunun üstüne çökmüştü. Direnmek zorundaydı. Kovboy geri dönünce korkunç bir şey olacaktı. Onu vazgeçirmek zorundaydı.
Kovboyun karanlık silüeti beklediğinden çok daha çabuk döndü. Oturma odasının ışıkları arkasından vuruyor ve erzak odasının zeminine boyunun iki katı bir gölge düşmesine neden oluyordu. Stetson’ı çıkarmıştı ve Lauren’ın hatırladığından daha iri görünüyordu. Ancak Lauren’ın dikkati başka yere odaklandı. Bakışları kovboyun ellerine kaydı. Kovboy dayanıklılığını sınamak ister gibi, bir halatı çekiştiriyordu.
Lauren’a doğru yürüdü ve titreyen ellerle halatı boynuna geçirdi. Sonra arkasına geçti ve ipi çekerek boynunu direğe iyice yasladı. Lauren’ın gözlerinde ışıklar çakmaya başladı. Adam ipi çok sert çekiyordu. Lauren adamın gergin ve heyecanlı olduğunu hissetti. Vücudunun heyecanla titreyişi de aynı şeyi söylüyordu. Kesik kesik ve gittikçe hızlanan soluğunu duydu. Soluğunun hızlanması, harcadığı bedensel eforla ilgili değildi. Adrenalin yüzündendi. Lauren’ın midesi korkuyla kasıldı. Adam bundan zevk alıyordu. Lauren’ın kulaklarına yabancı bir uluma doldu. Dehşetle sesin kendisine ait olduğunu fark etti. Ses adamı korkutmuş gibiydi. Bir küfür savurdu ve ipi daha sert çekmeye başladı.
Lauren içinden defalarca çığlık attı. Basınç gittikçe artarak onu ölümün kıyısına sürüklerken, çığlık atmayı sürdürdü.
Adamın istediği fotoğraf değildi. Onu öldürmek istiyordu.
Lauren bu korkunç yerin son anısı olmasına izin vermeyecekti. Gözlerini yumdu ve karardığın içine kayarak uzaklaştı.

***
Bir Yıl Sonra

BİRİNCİ BÖLÜM
Öleceksem bile, nedeni hipotermi olmayacaktı.
Kaz tüyü bir uyku tulumunu beş çanta dolusu malzeme, yün battaniyeler, uyku tulumları, parmak ısıtıcılar ve zemin matlarıyla birlikte Jeep Wrangler’ımın arka tarafına tıkıştırıp bağlarken bundan emindim. Idlewilde’a üç saatlik yolculuk sırasında hiçbir şeyin uçup gitmeyeceğine ikna olunca, bagaj kapağını kapadım ve ellerimi pantolondan bozma şortuma sildim.
Cep telefonum Rod Stewart’ın “If you want my body”[i] diye şarkı söylemesiyle çalmaya başladı ve “and you think I’m sexy”[ii] kısmını Rod’la birlikte söyleyebilmek için açmadan önce biraz bekledim. Yolun karşı tarafında Bayan Pritchard oturma odasının camını çarparak kapadı. Haydi ama. Mükemmel bir zil sesinin ziyan olmasına izin veremezdim ya.
“Selam, fıstık,” dedi Korbie telefonun diğer ucunda sakızının balonunu patlatarak. “Programa uyuyoruz değil mi?”
“Minik bir sorun var. Wrangler’de yer kalmadı,” dedim dramatik bir iç çekişle. Kendimi bildim bileli Korbien iyi arkadaşımdı ama birbirimize birbirimize daha çok kız kardeş gibi davranırdık. Onunla dalga geçmek, eğlenceliydi. “Uyku tulumlarını ve malzemeleri sığdırdım ama spor çantalarından birini bırakmamız gerekecek. Pembe saplı lacivert olanı.”
“Çantamı bırakırsan, paramla da vedalaşabilirsin.”
“Zengin aile kartını oynayacağım tahmin etmeliydim.” “Paran varsa havasını da atacaksın. Her neyse, bütün suç boşanmak için annemi tutan insanlarda. Öpüşüp barışabilselerdi annem işsiz kalırdı.”
“O zaman da senin taşınman gerekirdi. Bence boşanma harika bir şey.”
Korbie keyifle kıkırdadı. “Az önce Kayayı aradım. Henüz toplanmaya başlamamış ama hava kararmadan Idlewilde’da bizimle buluşacağına yemin ediyor.” Grand Teton Milli Parkında görülmeye değer bir kulübe olan Idlewilde, Korbie’nin ailesine aitti ve önümüzdeki hafta boyunca, medeniyetle bütün ilişkimiz o kulübeyle sınırlı olacaktı. “Ona saçaklardaki yarasaları kendini temizlemek zorunda kalırsam, uzun ve masum bir bahar tatili geçireceğinden emin olabileceğini söyledim,” diye ekledi.
“Ailenin bahar tatilini erkek arkadaşınla geçirmene izin verdiğine hâlâ inanamıyorum.”
“Şey…”dedi Korbie tereddütle.
“Biliyordum! Bu işin içinde bir iş var!”
“Calvin de göz kulak olmak için geliyor.”
“Ne?”
Korbie öğürür gibi bir ses çıkardı. “Bahar tatili için eve geliyor ve babam onu bizimle gelmeye zorluyor. Bu konuyu Calvin’le konuşmadım ama büyük olasılıkla kızmıştır. Babamın ona ne yapacağım söylemesinden nefret ediyor. Özellikle de artık üniversitede olduğu için. Ruh hali korkunç olacak ve buna katlanmak zorunda kalacak olan benim.”
Cipin tamponuna oturdum. Bir anda dizlerimin bağı çözülmüştü. Nefes alırken canım yanıyordu. O anda Calvin’in hayaleti her yerdeydi. İlk öpüşmemizi hatırlıyordum. Evlerinin arkasındaki dere yatağında saklambaç oynarken parmağını sütyenimin askısına geçirmiş ve kulaklarımda sivrisinekler vızıldarken, dilini ağzımın içine itmişti.
Ve ben olayı günlüğüme kusturacak kadar uzun uzadıya yazarak beş sayfamı ziyan etmiştim.
“Kasabaya gelmesi an meselesi,” dedi Korbie. “Berbat, değil mi? Onu unuttun, herhalde değil mi?”
“Hem de nasıl,” dedim sesimin bıkkın çıkmasını umarak. “Tuhaf olmasını istemem, biliyorsun.”
“Lütfen. Ağabeyini düşünmeyeli asırlar oldu.” Sonra, “Sana ve Kayaya ben göz kulak olsam?” deyiverdim. “Annenlere Calvin’e ihtiyacımız olmadığım söyle.” İşin aslı, Calvin’i görmeye hazır değildim. Belki de bu yolculuktan caymalıydım. Hasta numarası yapardım. Ama bu benim yolculuğumdu. Bunun için çok uğraşmıştım. Calvin’in bu seyahati mahvetmesine izin vermeyecektim. Zaten gereğinden fazla şeyi mahvetmişti.

“Kabul etmezler,” dedi Korbie. “Calvin bu akşam bizimle Idlewilde’da buluşacak.”
“Bu gece mi? Ya eşyaları? Toplanacak zamanı olmayacak,” dedim üstüne basarak. “Biz günlerdir toplanıyoruz.”
“Burada Calvin’den bahsediyoruz. Adam yarı dağ adamı sayılır. Bir dakika, diğer hatta Kaya var. Seni tekrar ararım.”
Telefonu kapatıp çimlerin üstüne yayıldım. Nefes al, nefes ver. Tam geçmişi geride bırakmışken, Calvin tekrar hayatıma giriyor ve beni ikinci raunda sürüklüyordu. İşin ironisine kahkahayla gidebilirdim. Alaycı bir tavırla, son sözü illa o söyleyecek, diye düşündüm.
Elbette hazırlanmak için zamana ihtiyacı yoktu. Calvin, Idlewilde çevresinde dağ yürüyüşleri yaparak büyümüştü. Büyük olasılıkla eşyaları gardırobunda hazır bekliyordu.
Hafızamı birkaç ay öncesine, sonbahara geri sardım. Calvin beni terk ettiğinde Stanfordda birinci sınıfa başlayalı beş hafta olmuştu. Beni telefonda terk etmişti. Yanımda olmasına gerçekten ihtiyaç duyduğum bir gece. Düşünmek bile istemiyordum. O gece yaşananları hatırlamak bile canımı yakıyordu. Ve nasıl bittiğini.
Sonrasında Korbie bana acımış ve beni neşelendirmesini umarak, her zamankinin aksine, yaklaşan son sınıf bahar tatilimizi benim planlamama izin vermişti. Diğer iki yakın arkadaşımız Rachel ve Emilie bahar tatili için Havvaii’ye gidiyorlardı. Korbie ve ben tatilimizi onlarla birlikte Oahu kumsallarında geçirmeyi düşünmüştük ama cezaya doymayan biri olan ben, Havvaii’ye adios demiş ve altı ay sonra Teton Sıradağları’na gitmek üzere hazırlanacağımızı söylemiştim. Korbie neden orayı seçtiğimi anladıysa bile, konuyu açmama duyarlılığını göstermişti.
Calvin in bahar tatilinin bizimkiyle çakışacağını biliyordum. Tıpkı onun dağ yürüyüşlerini ve Tetonlar’da kamp yapmayı ne kadar sevdiğini de bildiğim gibi. Seyahatimizi duyunca, kendini de davet ettireceğini ummuştum. Onunla zaman geçirmeyi, beni farklı gözlerle görmesini ve benden vazgeçme aptallığını gösterdiğine pişman olmasını umutsuzca istiyordum.Ancak ondan hiç haber almadığım ayların sonunda mesajı nihayet almıştım. Seyahat fikri ilgisini çekmemişti çünkü ben ilgisini çekmiyordum. Tekrar bir araya gelmemizi istemiyordu. Bize dair bütün umutlarımdan vazgeçmiş ve kalbimi taşlaştırmıştım. Calvin’le işim bitmişti. Artık bu yolculuk sadece benimle ilgiliydi.
Zihnimi anılara kapadım ve bundan sonraki adımlarımı düşünmeye çalıştım. Calvin eve dönüyordu. Sekiz ay sonra onu görecektim, o da beni görecekti. Ne diyecektim? Tuhaf bir ortam olacak mıydı?
Elbette tuhaf olacaktı.
Bir sonraki düşüncemin inanılmaz derecede boş olmasından utandım: Beni son görüşünden bu yana kilo almış mıydım acaba? Sanmıyordum. Hem zaten dağ yürüyüşü için yaptığım koşu ve ağırlık kaldırma egzersizleri bacaklarıma biçim kazandırmıştı. Seksi bacaklar düşüncesinden güç almaya çalıştım ama daha iyi hissetmemi sağlamadı. Daha çok kusacak gibi hissediyordum. Şu anda Calvin’i göremezdim. Her şeyi geride bıraktığımı sanmıştım ama acı tekrar yüzeye çıkıyor, göğsümde şiştikçe şişiyordu.

Kendimi birkaç derin nefes daha almaya zorladım ve kendimi toplamaya çalışırken, arka planda Wrangler’ın radyosunun çaldığım duydum. Bir şarkı değil, hava durumuydu.
“… Güneydoğu Idaho’yu iki fırtına dalgasının etki altına alması bekleniyor. Bu geceden itibaren yağmur olasılığı, fırtına ve güçlü rüzgâr ihtimali eşliğinde, yüzde doksana kadar çıkacak. ”
Güneş gözlüğümü kafama kaldırdım ve gözlerimi kısarak bir ufuktan diğerine uzanan masmavi gökyüzüne baktım. Tek bir bulut emaresi bile yoktu. Her ihtimale karşı, yağmur yağacaksa bile yağış başlamadan yola çıkmış olmayı tercih ederdim. Idaho’dan ayrılıp fırtınayı arkamızda bırakarak Wyominge doğru gidecek olmamız iyi bir şeydi.
Evin pencereleri açık olduğu için, “Baba!” diye seslendim.
Birkaç saniye sonra babam ön kapıda göründü. Ona bakmak için boynumu çevirdim ve en iyi cici kız suratımı takındım. “Benzin için paraya ihtiyacım var, babacığım.”
“Harçlığına ne oldu?”
“Seyahat için bir şeyler almam gerekti,” diye açıkladım.
Başını bilmiş bir tavırla sallayarak, “Sana paranın ağaçta yetişmediğini söyleyen olmadı mı?” diye takıldı.
Yanma koşup yanağını öptüm. “Benzin için gerçekten paraya ihtiyacım var.”
“Elbette vardır.” Hafifçe iç geçirerek cüzdanım açtı. Bana rengi solmuş, eski görünümlü dört yirmilik verdi. “Benzin göstergesinin çeyreğin altına düşmesine sakın izin verme, beni duyuyor musun? Dağlara çıktıkça benzin istasyonları da seyrekleşir. Hiçbir şey yolda kalmaktan daha kötü olamaz.”
Parayı cebime attım ve melekleri aratmayacak bir gülümsemeyle, “Yastığının altında cep telefonun ve bir çekme halatıyla uyusan iyi olur,” dedim.
“Britt…”
“Şaka yapıyorum, baba,” dedim kıkırdayarak. “Yolda kalmam.”
Wrangler’a bindim. Üstünü açtım. Güneş, koltuğumu ısıtmak konusunda iyi iş çıkarmıştı. Sırtımı dikleştirip dikiz aynasında kendime baktım. Yaz sonu geldiğinde, saçlarım saman rengi kadar açılmış olacaktı. Ve diğerlerine on kadar yeni çil eklenmiş olacaktı. Baba tarafından Alınan genleri almıştım. Anne tarafındansa İsveç. Güneş yanığı ihtimali. Yüzde yüz. Yolcu koltuğundan hasır bir şapka alıp kafama geçirdim. Ama kahretsin ki ayaklarım çıplaktı.
Market için mükemmel bir kılık.
On dakika sonra markette bardağımı ahududulu smoothie doldurmakla meşguldüm. Üstünden biraz içip bardağı tekrar doldurdum. Kasada çalışan Willie Hennessey bana kötü kötü baktı.
“Tanrı aşkına,” dedi. “Keyfine bak.”
“Madem öyle diyorsun,” dedim neşeyle ve tekrar doldurmadan önce pipeti dudaklarımın arasına kıstırdım.“Burada düzeni benim sağlamam gerekiyor.”
“İki minik yudum, Willie. İki yudumdan kimse iflas etmez. Ne ara böyle huysuz oldun?”
“Sen buzlu içecek aşırmaya başlayalı ve benzin pompasını çalıştıramıyormuş gibi yapıp deponu bana doldurtalı beri. Buraya her gelişinde, kendimi tekmelemek istiyorum.”
Burnumu kırıştırdım. “Ellerimin benzin kokmasını istemiyorum. Ve sen benzin doldurmak konusunda çok iyisin, Willie,” diye ekledim pohpohlayıcı bir gülümsemeyle.
“Kusursuzluk pratikten gelir,” diye mırıldandı.
Benzinimi doldurmaktan hoşlanmıyorsa, Willie kendine başka bir iş bulsa iyi olur, diye düşünerek ve Twizzlers ve Cheez-Its arayarak çıplak ayakla rafların arasında ilerlerken, ön kapının çanı şıngırdadı. Daha ayak seslerini bile duymadan, bir çift nasırlı el arkadan gözlerimin üstüne örtüldü.
“Bil bakalım ben kimim?”Tamdık sabun kokusu beni dondurmuştu sanki. Tenimin, dokunuşunun altında ısındığını hissetmesin diye dua ettim. Sesim bir süre çıkmadı. Gırtlağımdan aşağı acı verici bir şekilde inip içimde bir yere sinmişti sanki.
“ipucu ver,” dedim, sesimin sıkkın çıktığını umarak. Ya da biraz rahatsız. Kırgının dışında her şey kabuldü.
“Kısa. Şişko. Çirkin bir şekilde dişlek.” Bunca ay sonra, pürüzsüz, alaycı sesi aynı anda hem tanıdık hem yabancı geliyordu. Varlığını bu kadar yakınımda hissetmek heyecandan başımın dönmesine neden oluyordu. Burada, marketin orta yerinde ona bağırmaktan korkuyordum. Ve bana çok fazla yaklaşmasına izin verirsem, ona bağırmam, diye korkuyordum. Ve bağırmak istiyordum. Sekiz ayımı ne söyleyeceğimin provasını yaparak geçirmiştim ve şimdi dökülmeye hazırdım.
“Bu durumda… şansımı… Calvin Versteeg’den yana kullanmam gerekecek.” Umursamaz bir kibarlıkla konuşmuştum. Bundan emindim. Ve daha büyük bir rahatlama düşünemiyordum.

Yayım tarihi
  • Kitap AdıSiyah Buz
  • Sayfa Sayısı384
  • YazarBecca Fitzpatrick
  • ÇevirmenSevinç Seyla Tezcan
  • ISBN9786053434436
  • Boyutlar, Kapak, Ciltli
  • YayıneviPegasus / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur