Şu Bizim Bizans

Eylül 27, 2009 Araştırma/İnceleme, Çağlar-Dönemler, Remzi Kitabevi, Şehir Kitapları

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

247423_k_4313

Resmi tarihin öğretmediği 1123 yıllık Bizans tarihi..
Şu Bizim Bizans’ta, dönemin tek imparatorluğu olan Bizans’ın dünyaya nasıl hükmettiğini; bazen tek bir cümlenin ya da önemsiz gibi görülen bir olayın bile dünya tarihini nasıl değiştirdiğini göreceksiniz. Ana-oğul, baba-oğul-torun ve kardeşlerin iktidar mücadelelerini; devlete hükmedenlerin renkli hikâyelerini; Bizans’tan bize kalan ve farkında olmadan yaşattığımız gelenek ve görenekleri; sonuç olarak devamı olduğumuz ve kültür mirasını paylaştığımız Bizans’ı bulacaksınız.
Ayrıca ilk kez bu kitapta, Hazreti Muhammed tarafından, başta Bizans olmak üzere devrin üç büyük hükümdarına gönderilen mektubun orijinali de yer alıyor.

“Tarihin başı ve sonu yoktur. Ancak tarih kitapları, bir yerden başlar ve biter, ama onların anlattıkları olayların da başı ve sonu yoktur.”
(R. G. Collingiwood, An Autobiography, 1939, s. 98)

“Konstantinople’a hükmeden, dünyaya da hükmeder.
BİZANS ATASÖZÜ

Önsöz
Tarihe meraklı, tarihi seven her insan için bazen tarihin bir dönemi, bazen bir kişisi ya da bir olayı önem taşır. Beni cezbeden ve içten yakalayıp kendine çeken ise Roma Bizans İmparatorluğu idi. Bunda aynı topraklarda yasamanın, aynı havayı solumanın payı olmalıdır. Düşününüz ki, Roma Bizans İmparatorluğu bu topraklarda bin yıldan fazla yaşamış ve büyük bir medeniyet kurmuştu. İzmit ve İstanbul ise bu imparatorluğa başkentlik yapmıştı. Ama ne yazık ki, bu muhteşem imparatorluk hakkında okulda öğretilenlerin dışında/azla bir bilgiye sahip değildik. Ne yapmışlardı, nasıl yaşamışlardı ve nasıl bir medeniyet kurmuşlardı? 1123 yıl boyunca bize hiçbir şey bırakmamışlar mıydı? En azından Selçuklularla başlayarak 400 yıl komşu olarak yaşadığımıza göre hiç mi müşterek noktamız yoktu? Hiç mi aramızda kan bağı oluşmadı? Hiç mi âdetlerinden etkilenmedik? Hiç mi kurdukları idari yapı bize emsal olmadı?
İstanbul’da maalesef çok sayıda olmayan bu döneme ait eserlere bakarken, bunlar ne zaman ve kimin tarafından yapılmıştı dîye hep merak ederdim, özellikle Ayasofya, beni en çok cezbeden o dönemden kalan en önemli yapı idi. Her ziyaret edişimde hayranlığım daha da artıyordu. Bunun üzerine, önce Ayasofya’yla ilgili kitapları okumaya başladım. Bu da beni zorunlu olarak I. Jüstinyen dönemine götürdü. O dönemi okurken, okullarda bize öğretilenlerin ne kadar yüzeysel olduğunu görmek beni şaşırttı. Bunun üzerine daha önceki ve sonraki dönemlere gitmek ve Bizans’ı iyi tanımak gereğim hissettim. Artık Bizans tarihi beni bir mıknatıs gibi çekmeye başlamıştı.
Sonunda gördüm ki, bu topraklarda yüzyıllar boyu dünyaya hükmeden ve büyük bir medeniyet kurmuş olan bu imparatorluk hakkındaki bilgilerimiz son derece azdı. Türk Tarih Kurumu yayınları dahil.
Türkçe kaynaklar da çok değildi. Yabana yayınlara başvurmak şarttı. Nitekim 1990′h yılların başında, önce Londra’daki kitapçılarda yaklaşık 20 kadar kitap bulabildim. Daha sonra Oxford ve Cambridge’de hem üniversite kitaplıklarını ve hem de oradaki kitapevlerini ziyaret ettim. 25 kadar kitap da oralardan temin eltim. Sonraları bu sayı, her yıl çıkan yeni kitaplarla giderek arttı. Kitaplardan edindiğim bilgilere göre, Bizans hakkında Rusya’da çok sayıda yayın vardı, akademik olanların dışında, maalesef bunların çok azı İngilizceye çevrilmişti.
1993′ten itibaren kâh tüm Bizans tarihini kâh bazı imparatorların dönemini anlatan kitapları, okumaya başladım. 1998′de aşağı yukarı 50 60 kitap okumuş, bazılarını ise tekrar etmiştim. Yüzyıllar boyunca dünyanın tek hâkimi kalmış olan bu imparatorlukla ilgili bilgiler o kadar geniş kapsamlıydı ki, incelediğim her konu yeni ve derinlikli bir başka dehlize açılıyordu. Ve bu gizemli dehlizlerin derinliğinde, bitmek bilmeyen bir sabır ve ısrarla yeni şeyler bulmanın huzur ve lezzetiyle yoluma devam ettim.
15 yılı aşkın bir süre, Bizans tarihiyle ilgili 100 kitaptan edinebildiğim bütün bilgileri, geniş kapsamlı ve ince ayrıntılı bir tasnif matrisi içinde biriktirdim ve Bizans tarihini anlaşılır bir dille ve tutarlılıkla genç kuşaklara aktarabilir miyim diye düşündüm. Yaklaşık beş yıllık bir çalışmanın sonunda kitabın çatısını kurmuş ve hangi konuları hangi genişlikte işleyeceğimin programını yapmıştım.
öte yandan bir konu beni ciddi ölçüde rahatsız etmekteydi. Bu, Bizans tarihinin ele alındığı her kitapta, İstanbul’un düşüşüne ait bölümün bildiklerimizden çok farklı oluşuydu. Bu kez, Osmanlı tarihine ve İstanbul’un geçmişine daha ayrıntılı bakmak ihtiyacını duydum. Böylece, İstanbul’un 1453 1924 arasındaki tarihini yazma kararım oluştu. Buttu yaparken de bir noktaya çok dikkat ettim. Kitabın akışını bozmayacak şekilde, herkes tarafından bilinenleri atlayacak, bilinmeyenleri yazacaktım, öyle de yaptım… 174 sayfalık kitap uç yıl içinde hazır oldu. ilk baskısı 2001 de, genişletilmiş ikinci baskısı ise Remzi Kitabevi tarafından Şubat 2005′te Bu Şehr i İstanbul ki Osmanlının İstanbul Macerası ismiyle basıldı, işin enteresan tarafı, çıkan bu ilk kitap, şimdi elinizde tuttuğunuz kitabın devamıdır.
Bu süre içinde elimde bulunan Bizans’la ilgili tüm kaynakları, haklarını veren bir ciddiyet ve titizlik içinde değerlendirdim. Hazırladığım çalışma ve takdim planına uygun olarak ilk bölümün yazımına başladım. Ancak fark ettim ki, doğruda» MS 330′dan başlamak, Büyiik Konstantin’in İstanbul’u neden Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak seçtiğini pek iyi anlatmayacaktı. Mecburen 284 yılından, Diokletian döneminden başladım. Tam Büyük Konstantin’e gelmiştim ki, bir sabah sevgili Müzeyyen Senar elinde, ona imzalayarak hediye ettiğim Bu Şehr i İstanbul ki kitabıyla geldi ve bana “Biliyorsun, benim hayatım yazılmalı, diye söyleyip duruyordum. Anladım bunu sen yapacaksın, hiçbir mazeret kabul etmiyorum ve hemen başlıyoruz,” dedi. Geçen 8 yıl içinde Bizans’a tam anlamıyla konsantre olmuştum. Artık Bizans imparatorlarından birçoğunu sanki yakından tanıyor gibiydim. Onlarla yaşıyor, onlarla yatıp kalkıyordum. Her imparatorluk dönemindeki İstanbul’u gözümde canlandırmaya başlamıştım. Büyük bir heyecan duyuyordum. Görüyordum ki, bazen bir cümle koskoca imparatorluğun, daha doğrusu dünyanın tarihini değiştirebiliyordu. O heyecanı nasıl birakabilirdim ve ne yapmalıydım, başta pek bilemedim. Ama sonuçta emir büyük yerdendi ve başladık.
Ayları ikiye bölmüştüm. Yarısı Müzeyyen Senar, yarısı Bizans’la geçiyordu. Çünkü eğer Bizans’ı bırakırsam biliyordum ki, eski duruma tekrar gelebilmem için uzun zaman gerekecekti. Cumhuriyet’in Divasi Müzeyyen Senar adlı biyografinin yazımı 3,5 yıl içinde bitti ve yine 2005 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı. Artık ilk müsveddesinin neredeyse yarısının yazıldığı Bizans’ı anlatan kitabıma dönebilirdim. Sonraki bir buçuk yılı okuyarak ve daha çok yazarak geçirdim. Kısa tatiller hariç (tatillerde de elimde hep Bizans kitapları vardı), günümün belki 10 saatini Bizans’a ayırdım. Her satırını yazarken kendimi hep onlarla bir hissettim. Bazen başarılarıyla büyük keyif duyuyor ve bazen de örneğin; iktidar hırsıyla bir annenin oğlunu kör etmesiyle üzüntüye kapılıyordum. Ancak bir noktaya Özellikle çok dikkat ettim. Asla taraf olmadım. Yazılış sırasında olaylara tümüyle objektif bakmaya, asla kendi yorumum olarak şu veya bu yöne çekilecek cümlelere yer vermemeye çalıştım. Sadece her yüzyılın sonunda bir değerlendirme yapmanın gerekli olduğunu düşündüm. Ancak bu değerlendirme sırasında, yine olaylara sadık kalarak kendi yorumlarımı katma hakkını kendimde buldum. İstanbul’un fethiyle ilgili bölümü ise, o 54 günü, her günü ayrı ayrı anlattım.
İçinde yer alan resimlerin çok önemli bölümünü arşivimden seçtim. Resimlerin tarihi 2005 ve 2006yıllarına aittir. Bunlarla eserlerin son halleri görülmüş olacaktır. Bazıları ise bu kitapla ilk defa yayınlanacaktır. Sizlerin de Bizans tarihini okurken aynı zevki ve heyecanı duyacağınızı umut ediyorum.
Son olarak da başta Türk Tarih Kurumu, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı olmak üzere, Bizans’la ilgili çok önemli eserleri Türkçe’ye çevirerek çalışmama önemli ölçüde katkıda bulunan Prof. Dr. Fikret Işıltan’a; gerek çevirilerinden ve gerekse Bizans konusundaki eserlerinden yararlandığım, 3 Şubat 2006 tarihînde vefat eden Prof. Dr. Işın Demirkent’e; Prof. Dr. Semavi Eyice, Prof. Dr. ilber Ortaylı, Orhan Duru, Adil Calap, Asım Baltacıgil, Bilge Umar, Elif Gökteke Tut, Derin Türkömer, Bilgi Altınok, Karolidi, özden Arıkan, Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Ercüment Melih Özbay, Fahameddin Başar, Erdem Yücel, Z. Zühre Ilkgelen, M aide Selen, Mehmet Harmancı ve İmparator Julianus kitabının yazarı Nezahat Baydur’a; arşivindeki Hazreti Muhammed’e ait mektubun kitapta yer almasına müsaade eden Cavit Çıtak ile Sadi el Cidde’ye ve mektubun tercümesini yapan Yusuf Halefe; Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler sorumlusu Sevgi Ağca’ya; İstanbul’daki Bizans eserlerinin yerlerini detaylı olarak bilen ve benimle günlerce dolaşarak bunları görüntülememi sağlayan Ali İhsan Başcumalı’ya, irfan Mevlevi’ye ve yabancı dilde başta Edward Gibbon, John Julius Norwich, James Ailen Evans, Micheal Grant, Judith Herrin, Catherine Holmes, Walter E. Kaegi, Lord Mahon, Cyril Mango, Donald M. Nicol, Steven Runcimen, Warren Tregold ve Georg Ostrogorsky olmak üzere faydalandığım 90′dan fazla kitabın yazarına; soyağaçlarının düzenlenmesinde büyük emeği geçen Nihat Saltan’a; indeks ve zaman çizelgesini hazırlamama yardımcı olan Gökhan Batır’a; bugün her ikisi de rahmetli olmuş hocalarım Enver Behnan Şapolyo İle Prof. Ahmet Şükrü Esmer’e ve de kitabın hazırlanması sırasında her türlü fedakârlığı yapan ve desteğini esirgemeyen eşim Sevgi Dikici’ye teşekkür borçluyum.
Ayrıca, özellikle de inanılmaz dikkat ve titizliğiyle kitaba çok önemli katkıda bulunan Remzi Kitabevi’nden editörüm Yasemin Aktaş’a ve tashihleri büyük bir titizlikle metne aktaran Hatice Taş’a teşekkürlerimi sunarım.

Giriş
“Körler Ülkesi’nin karşısındaki yere git, yerle;, insanlık seni yüzyıllar boyu anacaktır.”
Megara Kralı Byzas. M. Ö. 660 yılının 23 Eylül Pazar günü ziyaretine gittiği Delfi (Delphi) Tapınağı kâhininin yanından dönerken, kâhinin söyledikleri nedeniyle düşüncelidir. Megara Krallığı, Atina Şehir Devleti’nin yaklaşık 27 km. batısındadır. Yüz yıl önce Sicilya’da koloni halinde yasayan Megaralılar, Yunanistan’a göçmüş, Megara ve güneydeki Salamis liman kentini ele geçirerek küçük bir krallık kurmuşlardır. İki tepe üzerinde kurulmuş olan Megara şehrinin tepelerinden birinde Akropolis vardır. Şehir ayrıca surlarla korunmaktadır. Ancak yakın komşuları Atina’nın giderek güçlenmesi Megara için devamlı tehdit oluşturmaya başlamıştır. Özellikle Salamis’in Atina’nın eline geçmesi; bu liman kentinden gelen ve Megara’nın beslenmesini sağlayan ürünlerin temininin giderek güçleşmesi kralı kaygılandırmaya başlamıştır.
Yaklaşık 20 yıldan beri Megara Krallığı’nın başında bulunan Byzas, olağanüstü yetenekli bir hükümdardır ve halkı tarafından da çok sevilmektedir. O pazar akşamı eşi ve çocuklarıyla görüşen hükümdar, tarihi bir kararın arifesin dedir. Pazartesi günü şehrin ileri gelenlerinden oluşan meclisi sarayda toplantıya çağırır ve onlara durumu şöyle anlatır: “Atina bizi sürekli tehdit etmektedir. Geçen hafta gönderdikleri elçiyle Megara’nın Atina’nın bir parçası olmasını teklif etmiş, bize bir yıl süre vermişlerdir. Elçiler, tekliflerinin kabul edilmemesi halinde ordularının Megara’yı kuşatmak İçin hazırlık yaptığım ve bu noktadan sonra basımıza gelecekleri kabul etmemiz gerektiğini söylemişlerdir. Atina’nın gücüyle bas etmemiz mümkün değildir. Ben de son çare olarak geçen hafta Delfı Tapınağının kâhinine danışmaya gittim. Bana sunu söyledi: ‘Git Körler Ülkesinin karsısına yerleş, insanlık seni yüzyıllar boyu anacaktır.’ Neresi olduğunu bilmiyorum… Ancak buradan ayrılmak için özel bir hazırlığa ihtiyaç vardır ve benimle gelecek olanların sayısını bilmem gerekmektedir. Hazırlıklarımız bitince Körler Ülkesi’ne doğru gemilerle yola çıkıyoruz.”‘
Meclis üyelerinin bir kısmı göç kararına katılmaz ve Atina’yla birlikte yaşamayı savunurlar. Ama halkın büyük çoğunluğu onunla birlikte gelmek ister. Bunun üzerine Megara’da hummalı bîr faaliyet başlar. Zaten denizcilik onların esas geçim kaynağıdır. Önce mevcut bütün gemiler elden geçirilir. Daha sonra ihtiyaca göre yeni gemi yapımına girişilir. Yaklaşık altı ay sonra herşey hazırdır, önce gemilere hayvanlar ve gıda maddeleri yüklenir, ardından silah ve mühimmat yerleştirilir. Hareketten bir gün önce de insanlar yavaş yavaş gemilere dağıtılır. 659 yılının Mayıs ayında geride bıraktıklarıyla vedalaşarak yola çıkarlar. Gemiler kuzeye doğru yönelir. Zorlu bir yolculuk başlar. Zaman zaman yakalandıkları fırtınadan kurtulmak için bulabildikleri koylara sığınırlar. Çok kere sahile yanaşıp altın karşılığında taze meyve, sebze ve su gibi ihtiyaçlarını karşılarlar.
Yolculuk tam iki yıl sürer. Çanakkale Boğazı’nı geçip bir süre Marmara’da seyrettikten sonra, 657 yılının yine Mayıs ayında sağ taraftaki sahili görürler. Orada yerleşim olduğu bellidir (Fenikelilerdir onlar). Sol tarafa döndüklerinde gördükleri karşısında şaşkınlığa uğrarlar. Önlerinde akıllara durgunluk verecek muhteşem bir manzara vardır. Denize doğru uzanan üçgen şeklindeki toprak parçasına hayranlıkla bakarlar. Sarayburnu’na varmışlardır. Sahile çıkarlar. Etraf ağaçlıktır. Kuşlar ötmekte, her taraftan şırıl şırıl sular akmaktadır ve ortalıkta kimsecikler yoktur. Ancak ne yazık ki, iki yıllık yolculukta hem gemilerinin ve hem de halkının üçte birini kaybetmişlerdir.
Byzas halkına döner ve “Delfi Tapınağı kâhininin söylediğini şimdi anladım. Böyle dünya cenneti dururken (eliyle karşı tarafı işaret eder), gidip oraya yerleşmek İçin insanın kör olması gerekir. Evet…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club