Tehdit Değil Teklif

Ağustos 20, 2010 Deneme, Günümüz İslam Düşüncesi, ŞULE YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

İnsanlar hayra davet edildiği zaman, şeytanlar da, şeytani duygular da kendilerini tehdit altında hissediyorlar.

SUNUŞ

İslâm’ı bir tehdit olarak görenlerin korkularının kaynağı İslâm değil kendi geçmişleridir. İnsanların akın akın İslâm’a yöneldikleri günümüzde müslümana düşen görev, İslâm’ın bir tehdit değil bütün insanlığı kurtuluşa davet eden bir teklif olduğunu gösterebilmektir…

İsmet Özel, Tehdit Değil Teklif adlı bu eserinde bir sorumluluk olarak gördüğü denemelerinden seçkin örnekler veriyor.

Şule

ÖZELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİSİ

Tehdit Değil Teklifin üçüncü baskısı yapılırken kitabın ilk yayınlanışında yazdığım önsözün bende doğurduğu rahatsızlığı dile getirmeden geçemeyeceğim.

Bu sayfayı çevirince karşınıza çıkacak olan ‘Önsöz ve Özeleştiri”n\n başlarında şu sözleri okuyacaksınız: “…artık periyodik yayınlardan kitaplara asla aktarmayacağım bu yazıları…” Oysa olanlar, söylediklerim gibi olmadı ve ben, yine yayınlanmış yazılardan kitaplar oluşturdum. Nedenim, niçinini açıklamaya, mazeretler sıralamaya niyetim yok. İstediğimi gerçekleştiremeyişimin içinde, vakıanın izahını yapacak kelimeleri bulamayışım da yer alıyor.

Özeleştiri yeni bir açılımın ilk safhasında yapılır. Öyle yapılmışsa özeleştiridir. Beklentilerimiz ve katlanmak zorunda kaldık lan mı z arasındaki dengeyi ise insan teki olarak biz kuramıyoruz. Kuramadığımızın ispatı, benim bu yazıyı kaleme alışımdır.

Evet, tevbe kapısı açıktır, âmenna. Ama diğer kapılar için ne demeli? Açık olmasını umduğumuz diğer kapılar yok mu?

ÖNSÖZ VE ÖZELEŞTİRİ

Yayınlanmış yazılan bir araya getirip oluşturduğum için okuyucu Önünde kendimi kınıyorum. Bu tutum bir kolaycılıktı ama şunların bilinmesinde de yarar var:

Tartışmaya konu olan ve artık periyodik yayınlardan kitaplara asla aktarılamayacağını bu yazıları, heyecanla, şevkle yazmadım, yazmıyorum. Bunların yazılmasına, bu kabil düşüncelerin dile getirilmesine soğukkanlılıkla inandım, inanıyorum. Bir başkasının bunları ifade etmeyişi kaçınılmaz olarak bana (tabir caizse) görev yükledi ve yüklüyor. Yazdığım bu türden yazılan bugün yazmayacak olursam yarın kendimi suçlu hissetmekten korktuğum bir gerçektir. Yani bu yazılan yazmak, benim için ahlaki bir tutumun kaçınılmaz uzantısı. Yoksa ne bir gruba, ne bir sınırlı zümreye, ne de bir kişiye olan mensubiyetim söz konusu.

Benim kavrayabildiğim kadarıyla olay şudur: 1970 yılından sonra Türkiye’de genel sağcı ideolojiden bağımsız ve Türkiye’nin geleceğinin biçim kazanmasına ilişkin temelli endişeleri bünyesinde barındıran bir İslami tutum kendini su yüzüne çıkardı. Bu su yüzüne çıkışın sebepleri ne olursa olsun, çok kolaylıkla ve kısa bir zamanda Türkiye’de yaşayan insanların hayatında bir karşılığını buldu.

1970 yılından bu yana Türkiye’de müslümanların bağımsız ve kendi varlığı hakkında bilince sahip bir siyasi alternatif olmak imkanı belirdi. Bu imkân, sanıldığı gibi tarihi birikimin basit bir tezahürü değildi. Elbette tarihten devralınan birçok unsur, bu hareket içinde zikredilebilinir. Ne var kî, Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere, bu topraklarda ilk defa çoğunluğa dayalı bir İslâmi dönüşün özlemi beliriyordu. Tıpkı kaza beyliklerinin Anadolu toprağını müslümanlaştırdığı gibi, miladın yirminci asrının sonlarında Anadolu insanı, kendini dünya ölçüsünde şahsiyetli kılan değerleri yüceltme, kendine bir yurt temin eden düşünce ve inançları hakkı olan yere getirme savaşına girişmiş bulunmaktadır.

Türkiye’de müslümanlığın toplum hayatının mayasını meydana getirdiği, dost düşman herkes tarafından zaman zaman açıklıkla, ama çoğu kez de gizlice itiraf edilen bir gerçektir. Türkiye İçin bu ölçüde asli yere sahip bir unsurun ülkenin beklentilerine açılan yolda pürüzsüz bir terakkiyi mümkün kılacağım bilmeyen de yok. Bu yüzden 1970 sonrasında beliren bağımsız siyasi alternatif oluşturma çabasının devrevi kadrosunun belirleyici (veya tek belirleyici) rol oynamadığı da kolayca tahmin edilebilir. Önemli olan, Türkiye’de gerçekleşecek İslâmi dönüşümün halk katında, ülke insanlarının çoğunluğu nezdinde bir yankı bulup bulmadığıdır. Gözlenen ve yetkili ağızlar tarafından itiraf edilmeyen gerçek, Türkiye insanlarının kendi yaşama haklarını ancak müslümanlık çerçevesi içinde savunabileceklerini bu defa bilinçle kavramış bulunduklarıdır.

Mazereti ne olursa olsun, 1970 yılından sonra bir adım atılmıştır. Bugün Önümüzdeki mesele, bu adımın geri alınıp alınmayacağı ve akabinde daha ileri adımların atılıp atılmayacağı meselesidir. Üzülerek ifade etmeli ki, müslümanlar arasında belli imkânları ellerinde tutanlar.

Gerek kısa vadeli çıkarlar yüzünden, gerekse sorumluluklarını yeterince kavramamış olmaları sebebiyle atılan adımın değerini bilmez görünüyorlar. Hatta bu fırsatın harcanabilmesi için kolaylaştırıcı bir tutumu benimsemiş durumdalar. İmkân sahipleri (bazı bürokratlar, bazı sermaye sahipleri, bazı okuryazarlar), İslami dönüşüm için zaruri dirayeti, sebatı, sürekliliği ve bunlar için gerekli insicamı, istikrarı göstermekten geri duruyorlar. Bu durum karşısında benim yapabileceğim, onlara görevlerini, haysiyetli tutuma dönmeleri için yolun açık olduğunu göstermeye çabalamaktan ibarettir. Buna benim gücüm yeter mi? Düşündüğüm şey, yazdıklarımdan belli sonuçlan istihsal edip edemeyeceğim değil. Sadece, yazma imkanı varken neden yazmadın sorusuna muhatap olmamak, siperleri terk etmediğimi ifade edebilmek. Hepsi bu.

TEHDİT DEĞİL TEKLİF

Dünya ölçüsünde İslâm’ın yeniden kendi kimliğine sahip çıkmasının, müslim veya gayri müslim birçok insanı düşündürdüğü belli. Müslümanlar, bu yeni hareketin bütün geçmiş deneylerden istifade edilerek geleceğe açılan bîr dönemi başlatacağı hususunda hemfikir. Onların her türden beklentilerinin gayri müslimler katında bazı endişeleri doğuracağını, kimilerinin bu konuda ciddi tedirginliklere uğradıklarını görmemek mümkün değil. Acaba müslümanlar, dünyanın kurulu düzenine müdahale ettikleri zaman nasıl bir şekil oluşturacaklar ve bu yeni şekil, gayrî müslimleri hangi mecburiyetlerle yüzyüze bırakacak? Sanırım, dünyanın birçok yerinde olduğu kadar Türkiye’de de zihinleri meşgul eden ana mesele bu.

Dünya ölçüsünde meseleyi ele aldığımızda önceki çağlara bakılarak oldukça farklı bir durumla karşı karşıyayız. Gerek İslâm’ın ilk yayılış dönemi, gerekse Osmanlıların Orta Avrupa’ya varan yayılışları, müslümanların hem fikriyat, hem de hayat düzeni bakımından yeryüzünün en dinamik unsurunu temsil ettikleri, karşılarına çıkan güçlere üstünlüklerini bariz bir şekilde gösterebildikleri zamanlara rastlar. Müslümanlar zulme ve cehalete karşı bir savaş verdilerse, bu savaşı gelişmiş bir teknoloji…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club