Türkçülüğün Esasları

Ağustos 30, 2009 KİTAPZAMANI YAYINLARI, Siyasal Düşünce

turkculugun-esaslari-kapak

Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığıdır. Türkiye’de yapılan İpekii ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz İsleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar vb. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’dakİ sanatseverlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi

ZİYA GÖKALP
23 Mart 1876′da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim 1924′te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895′te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğrenimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898′de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900′de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908′e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. II. Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı. 1909′da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910′da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da “Genç Kalemler” dergisini çıkardı. 1912′de Ergani Maden’den Meclisi Mebusan’a seçildi, İstanbul’a taşındı. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünunu Osmani’de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919′da ingilizler tarafından Malta Adası’na sürgüne gönderildi. İki yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. 1923′te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandı, Ankara’ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924′te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul’da öldü. II. Mahmut Türbesi haziresine gömüldü.
Ziya Gökalp Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlakî ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlakî öğesi de İslam’dı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim’in teorik temellerini kurduğu “dayanışmacılık” temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile sınıfsız toplumu temel alan Marksizm’e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. “Türkçülük” düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.
Ziya Gökalp, önce Türkiye Türkçülüğü sonrasında Oğuzculuk daha sonra ise Turancılık fikirlerinin gerçekleşebileceğini düşünmüş her ne kadar bu ülkü uzak da olsa milletlerin böyle geniş ülkülerinin olmasının iyi olduğunu belirtmiştir.
Eserleri:
Türkçülüğün Esaslan
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Türk Medeniyet Tarihi
Türk Töresi
Kızıl Elma
Yeni Hayat
Altın Işık
Doğru Yol
Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler

İÇİNDEKİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
TÜRKÇÜLÜĞÜN ÖZÜ
I TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ.
II TÜRKÇÜLÜK NEDİR?.
IIITÜRKÇÜLÜK ve TURANCILIK
IVMİLLİ KÜLTÜR ve MEDENİYET
V  HALKA DOĞRU.
VI  BATIYA DOĞRU
VIITARİHİ MADDECİLİK ve SOSYAL İDEALİZM
VIII  MİLLİ VİCDANİ GÜÇLENDİRMEK.
IX  MİLLİ DAYANIŞMAYI GÜÇLENDİRMEK
X  HARS ve TEHZİB.
İKİNCİ BÖLÜM
TÜRKÇÜLÜĞÜN PROGRAMI
IDİLDE TÜRKÇÜLÜK.
1 YAZİ DİLİ ve KONUŞMA DİLİ.
2  HALK DİLİNE GİRMİŞ ARAPÇA ve FARSÇA KELİMELER
3 TÜRKÇÜLER ve KELİME BİLGİNLERİ.
4  KİPLER  EDATLAR  TAMLAMALAR
5 YENİ TÜRKÇE’NİN MİLLİLEŞTİRİLMESİ ve İŞLENMESİ 6DİLDE TÜRKÇÜLÜĞÜN İLKELERİ
II ESTETİK TÜRKÇÜLÜK
1TÜRKLERDE ESTETİK ZEVK.
2 MİLLİ ÖLÇÜ.
3  EDEBİYATIMIZIN MİLLİLEŞTİRİLMESİ ve İŞLENİLMESİ
4  MİLLİ MÜZİK
5 DİĞER SANATLARIMIZ.
6 MİLLİ ZEVK ve İŞLENMİŞ ZEVK.
III AHLAKİ TÜRKÇÜLÜK.
1 TÜRKLERDE AHLAK
2 VATANİ AHLAK.
3  MESLEK AHLAKİ
4 AİLE AHLAKİ
5  CİNSEL AHLAK
6 GELECEKTE AİLE AHLAKİ NASIL OLMALI?.
7MEDENİ AHLAK ve KİŞİSEL AHLAK
8 MİLLETLER ARASI AHLAK
IVHUKUKTA TÜRKÇÜLÜK
V  DİNDE TÜRKÇÜLÜK
VI  EKONOMİDE TÜRKÇÜLÜK.
VII  POLİTİKADA TÜRKÇÜLÜK
VIII    FELSEFEDE TÜRKÇÜLÜK

BİRİNCİ BÖLÜM
TÜRKÇÜLÜĞÜN ÖZÜ
I  Türkçülüğün Tarihi
Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca “Turquerte” denilen, Türk hayranlığıdır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar vb. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’daki sanatseverlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi. Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi. Lamartine’in, Auguste Comte’un, Pierre La Fayette’in, Ali Paşa’nın özel sekreterleri olan Misemer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket tamamen Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.
Avrupa’da ortaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji)   adı  verilir.   Rusya’da,  Almanya’da,   Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmalann konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deguignes’nin Türkler, Hunlar ve Moğollara ait yazılmış olduğu büyük tarihle; ingiliz bilim adamlanndan Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selim’e ithaf ettiği “Kitabı İlmü’n Nafi” adındaki genel Türk grameri, aydınlanmızın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından ingilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızca’ya çevirerek Sultan Mahmud’a ithaf etti. Bu eserde, Türkçe’nin çeşitli dallarından başka, Türk Medeniyeti’nden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.
Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyük bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümeni Danış (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (üniversite) kurulmuştu. Bundan başka askeri oKullar yeni bir ruhla yükselmeye başlamıştı.
O zaman bu Darülfünun’da Tarih Felsefesi Profesörü Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik Paşa, Şecerei Türkî’yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu Türkçesi’nden İstanbul Türkçesi’ne çevirdi. Bundan başka, Lehçei Osmanî (Osmanlı lehçesi) Türk lügati hazırlayacak Türkiye’deki Türkçe’nin genel ve büyük Türkçe’nin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da karşılaştırmalar yaparak meydana koydu.
Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve aile fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, “Evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Paşa’nın başka bir orijinalitesi de Moliere’in komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve şahısların adlannı ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçe’ye aktarması ve milli bir sahneden oynatması idi.
Darülfünun’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri okullara sokmaya çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserde, özellikle Deguignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa, Tarihi Alem (Dünya Tarihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmaya başladığını anlatırken diyor ki: “Askeri okulların basma geçince, bu okullara gerekli olan kitapların dilimize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize veya milliyetimize (Türklüğümüze) ait karalamalarla doludur. Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımızda okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçeğe ters hiç bir söze rastlanmayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle karşılaşmak imkânı da yoktur.”
Avrupa tarihlerindeki Hunların, Çin tarihindeki Hiyongnu’lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulundu ğunu ve Oğuz Han’ın Hiyongnu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk kez öğreten Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle ilgili bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavâidi Osmaniye (Osmanlıca kuralları) adını vermedi. Çünkü dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Osmanlıca adı altında üç dilden yapılmış bir dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu konudaki düşüncesini, Ta’limi Edebiyatı Osmaniye (Osmanlı edebiyat öğrenimi) adıyla bir kitap yayınlayan Recaizâde Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: “Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca, dilimize Osmanlı dili ue milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk’tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.”
Süleyman Paşa, askeri okulların ilk kısmında okunmak üzere, Esmaı Türkiye (Türk isimleri) adlı kitabı da Osmanlıca’nın etkisi altında Türkçe kelimelerin unutulmaması amacı ile yazmıştı.
Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır. Türk ocaklarında ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türkçülük öncüsünün büyük boyda resimlerini asmak değerbilirlilik gereğidir. Türkiye’de Abdülhamid bu kutsal akımı durdurmaya çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzade’dir ki, Azeri Türkçesi’nde yazdığı orijinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir, ikincisi, Kırım’da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail’dir ki, Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmeleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gazetenin varlı ğı canlı bir delildir. Abdülhamid’in son devrinde, İstanbul’da Türkçülük akımı tekrar uyanmaya başladı. Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyinzâde Ali Bey, Tıbbiye’de Türkçülük esaslarını anlatıyordu. Turan ismindeki şiiri, Turancılık idealinin ilk dışa vurumu idi. Yunan savaşı (1897) başladığı sırada Türk şair Mehmet Emin bey; “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur,” dizesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir Türk hayatında yeni bir dönemin başlayacağını haber veriyordu. Hüseyinzâde Ali Bey, Rusya’daki milliyetçilik akımlannm etkisiyle Türkçü olmuştu. Özellikle, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden son derece milliyetçi olan bir arkadaşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.
Türk şairi Mehmet Emin Bey’e Türkçülüğü aşılayan kendisinin söylediğine göre Afganlı Şeyh Cemaleddin’dir. Mısır’da Şeyh Muhammed Abduh’un Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğlu Rızaeddirii yetiştiren bu büyük İslam lideri Türkiye’de Mehmet Emin Bey’i bularak halk dilinde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını söylemişti.
Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihinin etkili olduğunu görmüştük. İkinci devirde, Leon Cahun’un Asya Tarihine Giriş adlı kitabının büyük etkisi oldu. Necip Asım Bey, birçok eklemlerle bu kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçe’ye aktarmıştı. Necip Asım Bey’in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe doğru eğilimler uyandırdı. Ahmed Cevdet Bey, İkdam Gazetesi’ni Türkçülüğün bir organı haline koydu. Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk mücahidleri idi.
Fakat İkdam Gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif Bey’in Türkçe’yi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izlemesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine neden oldu. Bu yanlış tasfiyecilik “Arı Türkçecilik” fikriydi.
…..

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Türkçülüğün Esasları için 1 cevap

  1. youtube de bazı türkçü gruplar var adamların en büyük özelliği islama, hz. muhammede ve Allaha akla hayale gelmedik küfürler ediyorlar. neymiş efendim islamiyetten önceki atalarımızın dinine inanmalıymışız. onlar şamanistmiş bizde şamanist olmalıymışız. peki kardeşim islamiyetten sonrakiler atan değil mi. örneğin annen baban deden ata sayılmıyor mu. örneğin deden müslümandır. niye dedenin inandiğı dine hakaret ediyorsun. dedeni atadan saymıyormusun. ayrıca ataların dinine inanılacak diye bir kural varsa islamiyet denen bir hiç olmaması gerekirdi. çünkü arabların ata dinide putçuluktur. arapların puta tapması gerekmekte. ayrıca diyelimki ben eski türklerden daha daha eski bir türk kavmi varsa onlar şaman değilde başka bir dindense nolacak. ayrıca türklerin şaman olanları vardı da musevi, hrıstıyan olanları da vardı bunlardan neden şamanizm seciliyor. şamanizme inanan çinlilerde var demekki sadece türklere özgü bir inanç değil. nolacak şimdi. ben müslüman olunca araplaşıyorsam sende şamanist olunca çinli oluyorsun.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Pomstore.net | Keşfet ve Satınal