Ustam ve Ben | Elif Şafak | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

ustam-ve-ben-elif-safak-dogan-kitapÖğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…

Tarihimizin en önemli ve çalkantılı dönemlerinden biri olan 16. yüzyılda İstanbul… Hindistan’dan gelen beyaz bir fil ve onun sırlarla dolu bakıcısı: Çota ile Cihan. Filbaz aynı zamanda bir üstadın çırağı. Ustası ise Sinan. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük mimar.

Elif Şafak’ın muazzam hayal gücü ve zengin diliyle Osmanlı tarihinin derinliklerine doğru şaşırtıcı bir yolculuğa çıkıyoruz. Karşılıksız bir aşk, iktidar kavgaları, yobazlığın ortasında yeşeren sanat ve beklenmedik bir ihanet…

Bir tarafta bilime ve öğrenmeye inananlar, bir tarafta gelişmeyi durduranlar…

Ustam ve Ben, tarihi kişiliklerin, camilerin, kütüphanelerin, türbelerin, köprülerin resmigeçit yaptığı, rengârenk, canlı, sürprizlerle dolu bir dönem hikâyesi…

Öyle bir hayal dünyası ki içindeki konular ve tartışmalar günümüze dair de çok şey söylüyor. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek, çok konuşulacak bir roman.

“İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice alametler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.”

***

Allah’ın yarattığı, şeytanın şaşırttığı bunca insandan sadece bir avucu keşfedebilmiş Arzın Merkezini – iyi ile kötünün, geçmiş ile ge­leceğin, ben ve sen ayrımının kalmadığı; zamanın hep bu an olduğu, kavgasız savaşsız bir asude diyar. Buldukları yer öylesine güzelmiş ki dilleri tutulmuş.

Melekler kaderine acıyıp iki seçenek sunmuşlar. Şayet konuşma kabiliyetlerini geri almak istiyorlarsa, gördüklerini unutmaları gere­kiyormuş. Her şey silinecek ama kalplerinde bir boşluk kalacakmış. Eğer gördüklerini hatırlamayı tercih ediyorlarsa, o zaman da zihin­leri bulanacakmış. Böylece, kimsenin bilmediği o beldeye varanların yarısı, yüreklerinde bir eksiklik duygusuyla dönmüş. Yansı da akılla­rı karışmış halde. Hasret çekenlere “âşıklar” denmiş; kafâsında soru­lar olanlara da “şakirtler.” Birinciler aşkı öğrenenlermiş, İkinciler ise öğrenmeye âşık.

Böyle derdi ustam Sinan, biz dört çırağına. Başını yana eğip göz­lerimizin içine bakardı, ruhumuzu görmek istercesine. Biliyorum doğru değildi böyle düşünmem; kimdim ki ben, cahil bir oğlan, ama ne vakit ustam bu hikâyeyi anlatsa, diğer üçünden ziyade bana hi­tap ettiği hissine kapılırdım. Sanki bir şey vardı benden, en genç çı­rağından beklediği. Bakışları yüzümde oyalanırdı. Gözlerimi kaçırırdım. dun onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak. Kim bilir, belki de anlamıştı kuyumu. Daha başından biliyordu ne kadar azimli bir öğ­renci olacağımı ama iş sevmeye ve sevilmeye gelince hep geride, hep acemi kalacağımı.

Keşke geçmişe bakıp diyebilsem ki, öğrenmeye sevdalandığım ka­dar sevmeyi de öğrendim şu hayatta. Ama yalan söylersem yarın bir gün cehennemde benim için de bir kazan kaynayabilir. Zira çok yaş­landım. Bir çınar ağacıyım; bir ayağım burada, bir ayağım çukurda.

Biz altı can idik: Usta, dört çırak ve beyaz fil. Beraber yaptık her şeyi. Köprüler, camiler, medreseler, kervansaraylar inşa ettik. 0 kadar uzun zaman önceydi ki hafızam hatıraları eritip som bir sızıya çevir­di. Yüzlerini bile unuttum. Ne tuhaf sözleri hatırlıyorum oysa; verdi­ğimiz ve sonra tutamadığımız tüm sözleri. Etten kemikten yapılma suratları unutup, nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip.

Hepsi gittiler. Tek tek. Bir ben kaldım geride. Neden onlar öldü, bense bu yaşa kadar durabildim Tanrı bilir. Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İnsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden, düşünmeden. Zannediyorlar ki etraflarındaki binalar ta Nuh Nebi’den beri orada. Halbuki biz yükselttik onları; günbegün, senebesene. İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey su­ya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taş­lardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice ala­metler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzler­ce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.

Agra/Hindistan-ı 632

***

İstanbul / 22 Aralık 1574

Karanlığın derinlerinden gelen tok ve tehditkâr gürlemeyi duyduğunda vakit gece yansını çoktan geçmişti. Tanıyordu sesin sahibini: Kaplan. Yüz altmış okka ağırlığında, dört en­daze boyunda kızılkahve kürklü bir Hazar kaplanı. Hayva­nı kimin -veya neyin- tedirgin etmiş olabileceğini düşündü korkuyla. Şu anda cümle âlem uykuda olmalıydı – insanlar, hayvanlar ve cinler. Yedi tepeli şehirde, sokakları arşınlayan bekçiler hariç, sadece iki çeşit insan ayakta olurdu bu tekin­siz saatte: Ya ibadet edenler ya günaha meyledenler.

Cihan da uyanıktı. Çalışıyordu.

“Çalışmak, bizim gibiler için ibadet sayılır” derdi ustası. “Biz duamızı da, niyazımızı da böyle ederiz.”

“Peki ya Yaradan? O nasıl karşılık verir?” diye sormuştu Cihan bir kez.

“Bize daha çok iş çıkararak tabii ki!”

Valla, şayet öyleyse senelerdir Kadiri Mutlaka epey yakın­laşmış olmalıyım, diye geçirmişti akimdan hınzırca. Zira bir değil, iki meşgalesi olduğundan, çifte ter döküyordu. Hem filbazdı, hem mimar çırağı. îki zanaatı vardı, iki tutkusu. Lâ­kin biricikti ustası. Hürmet ettiği, hayranlık beslediği ve iç­ten içe, bir gün ondan daha mahir olmayı dilediği tek insan­dı Mimarbaşı Sinan.

Haftada birkaç kez, ustası Cihan’a ve diğer üç çırağına yeni bir vazife verirdi. Bazen tek göz bir kulübe resmetmek kadar basit olurdu ödevleri. Bazen daha çetrefil: Bir kona­ğın sağlamlığından feragat etmeden içindeki sütunların na­sıl azaltılacağını sorardı mesela; taşlan sıkıca tutan ama za­manla kuruyup çatlayan bir harcın yerine ne kullanılabilece­ğim; toprağın altından ve üstünden geçen su kanallarının za­manla tıkanmasına nasıl mâni olunabileceğini… Tüm bu so­rulan kendi başlanna cevaplamalan gerekiyordu. Araların­da fikir alışverişinde bulunabilir ama katiyen birbirlerinin taslaklarına göz atamazlardı.

“Mimari takım işidir” derdi ustası. “Çıraklık ise tam tersi­dir maalesef.”

Gene bir sefer dayanamayıp sormuştu Cihan: “Neden mü­saade etmezsin birbirimizin yaptıklarını görmemize?”

“Çünkü karşılaştınrsınız. Şayet berikinin yaptığını kendinizinkinden hakir bulursanız, kibir düşer kalbinize. Yok eğer diğerininki daha âlâ gelirse, bu sefer de başlar haset içinizi kemirmeye. Her halükârda zehirdir bünyeye. Bir çırak için en hayırlısı, hiç bakmamaktır diğer çırakların işlerine.”

Hassa mimarlarının başı olarak Üstat Sinan’ın yüzlerce talebesi, binlerce işçisi ve bir o kadar ona bağlı neferi var­dı. Fakat senelerdir hep aynı dört çırakla yakından çalışır­dı. Gerçi birer birer hepsi kalfalık mertebesine ermişti ama herkes onlardan hâlâ çarçırak diye bahsederdi. Nasıl ki dört maddeden oluşmuşsa kâinat -su, ateş, hava ve toprak- on­lar da kendi evrenlerinde anasır-ı erbaa idi. Dördünün de ka­rakteri farklıydı. Adeta ayrı unsurlardan yapılmışlardı: cam, metal, tahta ve mermer. Kimse bunu dillendirmese de herkes bilirdi ki gün gelip, ustalarının fani ömrü tükendiğinde, onun yetiştirdiği bu dört oğlandan biri yerini alacaktı.

Cihan, Sinan’ın çıraklarından biri olduğu için mutluydu ama inanmakta güçlük çekiyordu bu kadar yükselebilmiş içoğlanı odaları talebesi varken ustası tutup onu -basit bir hizmetkâr, sıradan bir hayvan terbiyecisi- seçmişti. Bunu bilmek Cihan’a gurur değil, endişe ve evham veriyordu. Hayatında hiç kimse ona Sinan gibi destek çıkmamıştı. Bunca zamandır emrinde ça­lışıyordu ama ona inanan bu insanı hüsrana uğratmaktan hâlâ korkuyordu.

Bu haftaki görevleri, pencereleri sivri kemerli ve üstü kub­beli bir hamam resmetmekti. Üstadın talebi gayet açıktı: Se­kizgen göbektaşı yüksekçe olacak, altına yerleştirilecek ka­zan dairesinin hararetiyle ısınacak; duvarların içine gizlen­miş dehlizler vasıtasıyla duman tahliye edilecek; girip çı­kan erkeklerle kadınlar birbirlerini görmesin diye hamamın iki ayrı kapısı olacak ve bunlar iki ayrı sokağa açılacaktı. İş­te gecenin o geç vaktinde Cihan, Topkapı Sarayı’nın hayva­nat bahçesindeki barakasında, kabaca yontulmuş bir masada oturmuş, bununla uğraşmaktaydı.

Arkasına yaslanarak çatık kaşlarla resmini inceledi. Zara­fetten ve ahenkten mahrum buldu eserini. Halvetlerin üze­rindeki küçük kubbeleri oturtamamıştı. Hep böyleydi, kub­be tasarlamakta zorlanıyordu. Binalar değil, tepeleriydi onu uğraştıran. Damlarla cebelleşeceğine tırnaklarıyla temel kazmayı tercih ederdi. Çatılardan hepten kurtulmanın bir imkânı olsaydı keşke – âdemoğulları, havvakızları gökyüzü­nün altında apaçık ve özgürce yaşayabil şeydi; yıldızları sey­redip, yıldızlarca seyredilmeyi göze alarak.

Tam yeniden çizmeye başlayacakken -saray kâtiplerinden kâğıt aşırmıştı- bir kez daha kaplanın sesini duydu. Tüyle­ri diken diken oldu. Nefesini tutup kulak kabarttı, insanın kanını donduran cinsten bir ihtar sesiydi işittiği. Görünme­yen bir düşmana, daha fazla yaklaşmaması için savrulmuş bir tehdit!

Cihan kapıyı usulca açtı ve etrafı saran kesif karanlığa dikti gözlerini. Bir hırlama daha yükseldi o anda, diğerlerinden de tehditkâr. Aniden öteki hayvanlar da başladı feryada: Papağan bir çığlık attı kuytuda; gergedan böğürdü; ayı öf­keyle homurdandı; aslan kükredi; leopar tıslayarak gözdağı verdi. Tavşanlar, ne vakit korkuya kapılsalar yaptıkları gi­bi ayaklarıyla pat pat yere vuruyordu. Maymunlar, sayıla­rı beş olmasına rağmen bir orduya bedel patırtı çıkarıyordu. Bu arada atlar ahırlarında huzursuzca kişnemekteydi. Bü­tün bu curcunanın orta yerinde kısa, kesik bir homurtu ça­lındı kulağına; gürültüye dahil olmak istemezmiş gibi gönül­süzce bir çıkış. Beyaz filin sesiydi bu. Sevgili Çota! Belli ki bir şey ürkütmüştü bütün bu mahlukları. Bu her neyse, hâlâ etrafta, hatta yakında olabilirdi. Yağ kandilini eline alıp av­luya çıktı.

Otlardan ve bitkilerden yükselen baygın bir rayiha hâkim­di serin havaya. Daha iki adım atmıştı ki bir ağacın altına toplaşmış, fisıldaşan hayvan terbiyecilerini fark etti. Geldiği­ni görünce başlarını kaldırıp baktılar. Kaygıları yüzlerinden okunuyordu.

“Neler oluyor?” diye sordu Cihan.

“Hayvanlar gergin” dedi zürafa terbiyecisi Dara, kendi da­ha da gergin.

“Belki kurt dadanmıştır” dedi Cihan.

Ne de olsa daha evvel başlarına gelmişti. Takriben iki sene evveldi. Bıçak gibi keskin ve soğuk bir kış gecesi kurtlar şeh­re inmiş; Yahudi’si, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı demeden tekmil mahalleleri basmışlardı. Bir iki tanesi, nasıl olduysa, sarayın kapılarından içeri sızmış, haşmetli sultanın ördek, kaz, ku­ğu ve tavus kuşlarına musallat olmuştu. Amma kargaşa çık­mıştı. Günlerce çalıların altından kanlı kuş tüyleri toplamış­lardı. Fakat şimdi ne kar vardı ortada, ne de öyle fevkalade bir ayaz. Hayvanlan huylandıran şey, sarayın dışından değil, içinden geliyordu.

“Her köşeye bakın” dedi aslan terbiyecisi Olev – yukarı kıvrılan bıyıkları ve alev rengine çalan uzun saçlanyla iriyarı bir adamdı. Bu cıva gibi hareketli, adaleli hizmetkâr, her­kesten hürmet görürdü. Olev’in haberi olmadan kimse adım atamazdı. Aslanlara ve kaplanlara söz geçirebilen kişi, sulta­nın dahi az biraz gıpta ettiği biriydi.

Sağa sola dağılıp ahırları ve ağıllan, kümesleri ve kafes­leri yokladılar; kaçak hayvan var mı diye baktılar. Sultanın yaban hayvan koleksiyonundaki cümle mahlukat yerli ye­rinde görünüyordu. Aslanlar, maymunlar, sırtlanlar, leopar­lar, yassı boynuzlu erkek geyikler, tilkiler, kakımlar, vaşak­lar, yabankeçileri, yabankedileri, ceylanlar, tavus kuşlan, ya­bani katırlar, dev kaplumbağalar, karacalar, devekuşları, ör­dekler, kuğular, kazlar, kirpiler, kertenkeleler, tavşanlar, yı­lanlar, zebralar, zürafa, kaplan ve fil.

Cihan Çota’ya bakmaya gittiğinde, ağırlığı doksan kantan aşkın, boyu neredeyse beş arşın olan beyaz fili ürkmüş ve hu­zursuz buldu. Koca kulakları rüzgârla dolmuş yelkenler gibi açılmıştı. Huyunu suyunu gayet iyi bildiği hayvana gülümsedi.

uNe oldu? Tehlike kokusu mu aldın?” diye sordu Cihan. Her daim kuşağının içinde hazır bulundurduğu bademlerden bir avuç uzattı.

Hayatında bir ikramı reddettiği vaki olmayan Çota göz­lerini kapıdan bir an olsun ayırmadan hortumunu kıvırdı, bademleri ağzına attı. Devasa ağırlığını yere sabitlediği ön ayaklarına vererek durdu; uzaklardan gelen bir sese kulak kabarttı.

“Sakin ol! Korkacak bir şey yok” dedi Cihan tatlı tatlı, ama söylediğine ne kendini inandırabildi, ne fili.

Tekrar bahçeye çıktığında Olev’in sesi çalındı kulağına. “Her yere baktık! Hiçbir şey yok!”

“Ama hayvanlar durmuyor…” diye itiraz edecek oldu birisi.

Olev adamın lafını keserek Cihan’ı işaret etti. “Hintli doğ­ru söyler. Kurttu zaar. Veya çakal. Her halükârda belli ki git­miş. Hayvanlarınızı sakinleştirin. Beceremezseniz zıbarıp yatın. Haydi, uzatmayın.”

Bu defa kimse itiraz etmedi. Başlarını sallayıp mırılda­narak dağıldılar. Hatır hutur sert, üstelik bitli pireli de ol­sa, bildikleri tek sıcak yerdi ottan döşekleri. Oraya döndüler ayaklarını sürüye sürüye. Bir, Cihan kaldı geride.

“Sen gelmiyor musun Hintli?” diye seslendi timsah bakıcı­sı Kato.

“Birazdan” dedi Cihan. İç avludan yükselen bir inilti dik­katini çekmişti.

Aklı yarım bıraktığı çizimdeydi. Ertesi gün ustasına teslim etmeliydi. Buna rağmen barakasına gitmek için sola döneceği­ne sağa, iki avluyu birbirinden ayıran duvara doğru seğirtti. En uçtaki leylağa yöneldi. Ne çok hatırası vardı bu ağacın al­tında. Onun ve sevdiceğinin. Yüreği sızladı. Şu dalların dili ol­sa da anlatsalardı. Bunu düşünmesiyle pişman olması bir ol­du. İyi ki yoktu ağaçların ağızlan. İsmini bile anamadığı o sev­giliyle arasında geçen her şey bir sırdı ve hep öyle kalmalıydı.

Az ötede duran bir gölge fark etti. Eli ayağı buz kesti. Az kalsın arkasına bakmadan kaçıp gidecekti. Ancak tam o an­da dönüp yüzünü gösterdi karaltı: Sibiryalı Taraş. Bin musi­betten, kırk illetten, her felaketten sağ çıkmayı başaran bu adamcağız herkesten daha eskiydi buralarda. Yaşını bilen yoktu. Kendi dahil. Neler görmemişti ki. Kudretlilerin dev­rilişine, en azametli kavukları taşıyan kafaların çamurlar­da yuvarlanışına şahit olmuştu. Sadece iki şey bakidir, der­di hizmetkârlar. Bir, Sibiryalı Taraş, bir de Osmanlı saltana­tı. Gerisi fanidir…

“Sen misin Hintli?” diye sordu Taraş. “Hayvanlar uyandır­dı seni de, ha?”

“Öyle. Bir ses duydun mu az evvel?” ihtiyar adam cevap vermedi.

“Şuradan geldi” diye ısrar etti Cihan, boynunu uzatarak.

Önü Bira kara akikten bir kütle gibi dikilen duvara baktı. Sa­rayın üstüne çöken sis, aralarında fısıldaşan hayaletlerle do­luymuş gibi geldi birden. Tüyleri ürperdi.

Kof bir çatırtı aksetti avlunun beri tarafından. Ardından ayak sesleri dökülüverdi şelale gibi, sanki bir sürü insan ko­şuşturuyordu sağa sola. Derken bir âdemoğlundan çıkama­yacak kadar vahşi bir feryat yükseldi sarayın bağrından. Hızla sustu ya da susturuldu; boğuk bir hıçkırığa dönüştü. Bir köşeden başka bir çığlık yırttı geceyi. Belki de ilkinin ka­yıp bir yankısıydı, kim bilir? Sonra aniden her şey sessizliğe gömülü verdi. Cihan gayriihtiyari duvara doğru hamle etti.

“Nereye gidiyorsun çılgın?” diye fısıldadı Taraş, gözleri çakmak çakmak. “Yasak!”

“Neler oluyor merak ediyorum.”

“Bizi alakadar etmez” dedi ihtiyar. “Uzak dur.”

Cihan bir an tereddüt etti. “Gidip bir bakayım. Eğer bir şey göremezsem hemen dönerim.”

Taraş iç geçirdi- “Yapma desem, dinlemezsin biliyorum. Aman ha, içerilere girmeye kalkma evlat. Duvara yakın kal. Anlıyor musun?”

“Tasalanma, gitmem bir yere.”

“Ey, peki. Ben burada beklerim seni. Dönene kadar uyu­mam.”

“Yapma desem, dinlemezsin biliyorum” dedi Cihan muzip bir tebessümle.

Bir avludan berikine geçmek o kadar kolay değildi. Ama Cihan etrafına hâkimdi. Ne de olsa geçenlerde ustasıyla be­raber saray mutfaklarının onarımında çalışmıştı. Birlikte haremin bazı kısımlarını da büyütmüşlerdi. Son zamanlar­da hatırı sayılır şekilde artmıştı ya saray nüfusu, ha bire ek­lemeler yapmak gerekiyordu. Tadilat esnasında işçiler esas kapıyı kullanmamak için duvarda bir delik açıp kestirme yol yaratmıştı. Çini sevkiyatında gecikme olunca burayı…

  • Kitap AdıUstam ve Ben
  • Sayfa Sayısı480
  • YazarElif Şafak
  • ISBN9786050918038
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2013-12

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur