Yan Etkiler

Ağustos 22, 2017 Deneme, Edebiyat, Siren Yayınları

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

yanetkilerÖlümsüzlüğe, eserlerimle değil, ölmeyerek kavuşma dileğindeyim. – Woody Allen

Çağımızın ünlü sinema ustası, unutulmaz komedyen, kült filmlerin akıllara kazınmış başrol oyuncusu ve kitapları dünyanın her yerinde büyük ilgi gören yazar Woody Allen, uzun bir aradan sonra özenli bir çeviriyle Türkiye’de okurlarıyla buluşuyor. Seksten siyasete, felsefeden gündelik hayatın absürt detaylarına uzanan bir yelpazede, zamanımızın bu önemli figürü Woody Allen, eğlenceli ve entelektüel bir klasikle, YAN ETKİLER’le karşınızda.

YAN ETKİLER, yaşayan bu büyük efsanenin en keyifli kısa metinlerini, O Henry ödüllü klasiği Kugelmass Olayı dahil olmak üzere bir araya getiriyor. 2008 Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi gören son filmi yakında tüm dünya ile beraber ülkemizde de vizyonlara girecek olan Woody Allen, YAN ETKİLER’de çarpıcı ve sıradışı gözlemlerini kahkahalarla okuyacağınız denemeler ve öykülerle buluşturuyor.

Çağımızın kültür ve sanat dünyasının devi Woody Allen’ın YAN ETKİLER’inin üzerinizdeki etkisinden kolay kolay kurtulmak istemeyeceksiniz.

YAN ETKİLER, hayatla inceden inceye dalga geçenlerin, ağlanacak haline kahkahalarla gülenlerin, giderek karamsarlaşan bir dünyaya mizah merceğiyle bakmayı seçenlerin başucu kitabı.

***
Needleman’ı Anarken

Üzerinden dört hafta geçti ama Sandor Needleman’ın öldüğüne hâlâ inanamıyorum. Cenaze töreninde bulundum ve oğlunun isteği üzerine şekerlemeleri de ben getirdim, ama hemen herkes üzüntüden kendinden geçmişti.
Needleman, cenaze törenini adeta takıntı haline getirmişti ve bir defasında bana, “Yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere, her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim,” demişti. Sonunda kendini yaktırdı ve küllerini Heidelberg Üniversitesi’ne bağışladı. Onlar da külleri dört rüzgâra serptiler ve kavanozu hırdavatçıya sattılar.
Kırışık takım elbisesi ve gri süveteriyle hâlâ gözlerimin önünde canlanır. Ağır konulara dalıp gitmeyi seven bu adam, ceketini giymeden içindeki askıyı çıkarmayı bile unuturdu çoğu kez. Princeton’daki bir mezuniyet töreninde onu uyarmıştım, o da sakince gülümsemiş, “İyi ya, fikirlerime saldıracak olanlar en azından geniş omuzlu olduğumu sanırlar,” demişti. İki gün sonra, Stravinsky ile tartışırken aniden ters salto atması nedeniyle Bellevue hastanesine kaldırılmıştı.
Needleman, kolay anlaşılacak biri değildi. Ketumluğu sık sık soğukluğa yorulurdu ama merhamet dolu biriydi aslında. Tanık olduğu feci bir maden kazasının ardından, ısmarladığı ikinci waffle’ı bitiremeyecek kadar iştahı kesilmişti. Sessizliği insanları rahatsız ederdi. Oysa o, konuşmayı iletişimin kusurlu bir biçimi olarak algılardı. En mahrem görüşmelerini bile işaret flamalarıyla yürütmeyi tercih etmesi bu yüzdendi.
Dönemin rektörü Dwight Eisenhower ile anlaşamadığı için Columbia Üniversitesi’nin öğretim kadrosundan çıkarıldığında, bir köşeye gizlenip elinde halı tokacıyla ünlü emekli generali beklemiş, yakaladığındaysa Eisenhower bir oyuncakçıya sığınana kadar dövmüştü adamı. (İki adam, ders zilinin bir dersin sonunu mu yoksa yeni dersin başını mı bildirdiğine dair ortalık yerde sıkı bir kavgaya tutuşmuşlardı.)
Needleman, hep sessiz bir ölümü tercih edeceğini söylemişti. “Kardeşim Johann gibi kitaplarımın, defterlerimin arasında.” (Needleman’ın kardeşi, uyaklı kelimeler sözlüğünü ararken çalışma masasının derinliklerinde boğularak hayata veda etmişti.)
Öğle arasında bir binanın yıkımını izleyen Needleman’ın başına gülle çarpacağını kim bilebilirdi? Çarpma öyle ağır bir şoka yol açmıştı ki, Needleman yüzünde kocaman bir gülücükle öldü. Son sözleri, “Almayayım; bende penguen var zaten,” oldu.
Needleman, her zaman olduğu gibi ölmeden önce de birkaç işle birlikte uğraşıyordu. “Adil davranış, ahlaksal açıdan doğru olmakla kalmaz, telefonda da gösterilebilir,” teorisine dayanan bir etik yazmakla meşguldü. Ayrıca, yarıladığı bir anlambilim çalışmasında (şiddetle ısrar ettiği gibi), cümle yapısının doğuştan geldiğini, ancak sızlanmanın öğrenildiğini ortaya koyuyordu. Son olarak, Yahudi soykırımı üzerine bir kitap üzerinde çalışıyordu. Sayfaların içinde üç boyutlu resimler vardı hem! Needleman, kötülük sorununa kafayı takmıştı ve gerçek kötülüğün, ancak arkasındaki uygulayıcının Blackie veya Pete olması durumunda mümkün olabileceğini gayet kuvvetli bir belagatle tartışırdı. Toplumcu milliyetçilik ile cilveleşmesi akademik dünyada infial uyandırmıştı uyandırmasına ama gel gör ki, jimnastikten dans dersine kadar her şeyi denediği halde, kaz adımını kıvıramamıştı.
Nazizm onun için akademik felsefeye bir tepkiden ibaretti; bunu her fırsatta arkadaşlarına dayatmaya uğraşırdı. Sonra birden yapmacık bir heyecanla yüzlerine doğru uzanır ve “Hah, yakaladım burnunu işte!” diye bağırırdı. Hitler’e yönelik duruşunu ilk anda eleştirmek kolaydı, ancak felsefi yazılarını da dikkate almak gerekirdi. Güncel varlık bilimi reddetmiş ve insanın sonsuzluktan önce de var olduğunu, ancak bu sırada çok seçeneğinin bulunmadığını öne sürmüştür. Yazılarında varoluş ile Varoluş arasında bir ayrım yapmış ve birinin diğerine tercih edileceğini iddia etmişse de, bunun hangisi olduğunu hatırlayamamıştır. Needleman için insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçiyordu. “Tanrı suskundur,” derdi hep, “şimdi bir de Ademoğlu çenesini kapasa!”
Needleman’a göre biricik Varlık’a ancak hafta sonları, o da bir araba aracılığıyla ulaşılabilirdi. Onun için insan, doğadan ayrı bir “şey” değildi, doğanın “içine karışık”tı. İnsanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekirdi.
Hayat sürecine verdiği ad olan Angst Zeit, yani kabaca bir çeviriyle huzursuzluk zamanı, eylemin “zaman” içinde geçmemesine rağmen, insanoğlunun zamanda var olma mecburiyetini ileri sürüyordu. Needleman, uzun uzadıya akıl yürütmelerden sonra, entelektüel kudretine de dayanarak, kendisinin var olmadığını, arkadaşlarının var olmadığını, var olan tek gerçeğin, bankaya altı milyonluk borcu olduğuna kanaat getirmişti. Dolayısıyla, toplumcu milliyetçiliğin güç felsefesi onu büyüledi; kendi deyimiyle, “Kahverengi gömleklerden gözünü alamayan bir kişilik” oldu. Toplumcu milliyetçiliğin, tam da Needleman’ın karşı koyduğu cinsten bir şer olduğu anlaşıldığında, Berlin’den kaçtı. Çalı kamuflajına bürünüp sadece kayar adımlarla, bir seferde üç küçük adım atarak sınırı geçti.
Needleman Avrupa’da nereye gittiyse, şöhretine büyük saygı duyan öğrenci ve entelektüellerin yardımıyla karşılaştı. Kaçak hayatı sırasında, Zaman, Öz ve Gerçeklik: Hiçliğin Sistematik Olarak Yeniden Değerlendirmesi adlı kitabını ve neşeli, hafif denemesi Kaçarken Karın Doyurulacak En İyi Yerler’i yayınlamaya fırsat buldu. Chaim Weizmann ve Martin Buber bir girişim başlatıp Needleman’ın ABD’ye sığınabilmesi için imza topladılar, ancak o tarihte kalmak istediği otelde yer yoktu. Alman askerlerinin Prag’daki sığınağını basmasına ramak kala Amerika’ya gitmeye karar veren Needleman, havaalanında bagaj fazlasından ötürü engellendi. Aynı uçuşta bulunan Albert Einstein ona, ayakkabılarına yerleştirdiği kalıpları çıkarırsa bütün bagajını yanına alabileceğini söyledi. Bundan sonra sık sık yazıştılar. Einstein bir seferinde ona, “İkimizin çalışmaları birbirine çok benziyor ama senin çalışmanın ne olduğunu pek anlayamadım,” dedi.
Polemik, Amerika’ya yerleşen Needleman’ın hayatından hiç eksik olmadı. Ünlü Varlıksızlık: Aniden Başınıza Gelirse Ne Yapmalı? adlı eserini yayınladı. Ayrıca dilbilim felsefesi üzerine klasikleşen Tali İşlevlerin Anlambilimsel Konumları kitabı, Gece Uçanlar adıyla gişe rekorları kıran bir filme uyarlandı.
Komünist partiyle ilişkisi nedeniyle Harvard’dan istifasının istenmesi olağan sayıldı. O, ancak ekonomik eşitsizliğin olmadığı bir sistemde gerçek özgürlüğün söz konusu olabileceğine inanıyordu ve örnek toplum olarak karınca çiftliğini gösteriyordu. Karıncaları saatlerce gözlemleyebilir ve büyük bir hasretle, “Hakikaten uyumlular. Bir de kadınları daha güzel olsaydı, kimse ellerine su dökemezdi,” derdi. Amerikan Karşıtı Eylemler Komitesi’ne ifade vermeye çağrıldığında, birçok kişinin adını verdi ve bunu arkadaşlarına, felsefesini aktararak haklı gösterdi: “Siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki Varlık’ın âleminin dışında yer alır.” Akademik çevreler suspus olmuşlardı. Princeton’lı akademisyenler ancak birkaç hafta sonra Needleman’ı katran ve tüye bulamak gerektiğine karar verebildi.
Needleman, bir rastlantı eseri aynı açıklamayı serbest aşkı haklı çıkarmak için de kullandı, ama karşısındaki iki üniversiteli kız buna pek kulak asmadı. Yanlarında olan on altı yaşındaki diğer kız, adamı ihbar etti. ‘
Nükleer denemelere şiddetle karşı çıkan Needleman, bir grup öğrenciyle Los Alamos’a uçtu ve nükleer deneme sahasında oturma eylemi düzenledi. Zaman azaldıkça ve testin planlandığı gibi gerçekleşeceği ortaya çıkınca, Needleman’ın bıyık altından ‘Anam anam!” diye bağırdığı ve koşarak uzaklaştığı bildirildi. Gazetelerin yazmadığı ise, adamcağızın gün boyu ağzına bir lokma koymamış olduğuydu.
Kamuoyu önündeki Needleman’ı hatırlamak kolay. Parlak, kararlı bir adam; Konumların Tarzları adlı kitabın yazarı… Ama benim hasretle anacağım, özel hayatındaki Needleman olacak; asla şapkasız çıkmayan Sandor Needleman. O kadar ki, cenazesi şapkalı olduğu halde yakıldı. Bu, galiba bir ilkti. Veya Walt Disney filmlerine aşkla bağlı olan ve Max Planck’ın onca net açıklamasına rağmen Minnie Mouse’un telefon numarasını aramaktan asla vazgeçmeyen Needleman.
Needleman evime konuk olduğunda, belli bir tonbalığı markasını sevdiğini bildiğim için, misafir mutfağını o marka tonbalığı konservesiyle doldururdum. Bunu ne kadar sevdiğini bana açıklayamayacak kadar utangaçtı ama bir seferinde, benim orada olduğumu fark etmeden, bütün kutuları açtı ve onlara “Kuzucuklarım benim!” diye seslendi.
Needleman, kızım ve benle beraber Milano’da opera izlerken locadan aşağıya biraz fazla eğildi ve orkestra çukuruna düştü. Bir kaza olduğunu kabullenemeyecek kadar gururlu olan Needleman, bir ay boyunca aynı operaya gitti ve her gece kendini çukura attı. Kısa süre sonra beyin sarsıntısı geçirdi. Derdini anlattığını ve artık kendini atmaktan vazgeçebileceğini söyledim. “Hayır,” dedi, “birkaç kez daha yapayım. Bir şikayetim yok zaten.”
Needleman’ın yetmişinci doğum gününü hatırlıyorum. Karısı ona pijama almıştı. Needleman, yeni bir Mercedes istediğini belirtmiş olduğu için, bozulmuştu. Ama öylesine büyük adamdı ki, çalışma odasına çekildi ve sinir krizini gözlerden uzak geçirdi. Döndüğünde gülümsüyordu. Yeni pijamasını Arabel’in iki kısa oyununun gala gecesine giydi.
Hükümlü
Brisseau, ay ışığında uyuyordu. Yatakta sırtüstü uzanmıştı. Göbeği havaya doğru yükselir, dudakları anlamsız bir gülümseme oluşturur haldeyken cansız bir cismi andırıyordu… Bir futbol topu veya bir çift opera bileti gibi. Bir an sonra, yana dönüp ay ışığını başka bir açıyla aldığında, yirmi yedi parçalık, salata kasesi ve çorba çanağıyla eksiksiz bir yemek takımının tıpkısının aynısı gibi görünür olmuştu.
Rüya görüyor, diye düşündü Cloquet, elinde bir altıpatlarla başucunda beklerken. O rüya görüyor, bense gerçeklikte varım. Cloquet, gerçeklikten nefret ederdi ama başka yerde de adam gibi bonfile yapmadıklarının farkındaydı. Daha önce hiç insan canı almamıştı. Evet, bir seferinde kudurmuş bir köpeği vurmuştu ama bunu yapmadan önce bir psikiyatri konsültasyonuyla köpeğin akli melekelerini yitirdiğine karar verilmişti. (Köpek, Cloquefnin burnunu ısırmaya teşebbüsünün ardından durdurulamaz bir kahkaha krizine girince, manik depresif teşhisi konulmuştu.)
Brisseau rüyasında güneşin altında ışıl ışıl bir kumsaldaydı ve annesinin kollarına doğru koşuyordu; ama tam bu gözü yaşlı, kır saçlı kadını kucaklayacaktı ki, annesi iki top kaymaklı dondurmaya dönüştü. Brisseau inledi ve Cloquet altıpatları indirdi. Camdan girmiş ve tetiği çekme gücü bulamadan iki saat kadar Brisseau’nun başucunda dikilmişti. Bir keresinde horozu bile kaldırmış ve namluyu Brisseau’nun sol kulağına doğrultmuştu. O anda kapıdan bir ses gelince Cloquet çalışma masasının ardına sığınmış, tabancayı adamın kulağında bırakıvermişti.
Çiçekli bir bornoz giymiş olan Madam Brisseau, odaya girmiş, okuma lambasını açmış, kocasının kulağında bir tabancanın durmakta olduğunu görmüştü. Neredeyse anaç bir tavırla iç geçirmiş, tabancayı alıp yastığın yanına bırakmıştı. Yorganın bir köşesiyle tabancanın üstünü örtmüş, ışığı kapatmış ve odadan çıkmıştı.
Baygınlık geçiren Cloquet, bir saat sonra uyanmıştı. Bir anlığına kendini Riviera’daki çocukluğuna dönmüş sanmasına rağmen, on beş dakika zarfında etrafta tek bir turist göremeyince Brisseau’nun çekmecesinin arkasında olduğunu fark etmişti. Yatağa dönmüş, tabancayı almış ve Brisseau’nun şakağına tekrar dayamıştı, ama azılı faşist muhbirin canını alacak kurşunu yine sıkamamıştı.
Gaston Brisseau, zengin ve sağcı bir ailenin oğlu olarak, erken yaşta profesyonel muhbir olmaya karar vermişti. Gençliğinde, daha akıcı muhbirlik yapabilmek için konuşma dersleri almıştı. Bir keresinde Cloquet’ye itiraf etmişti: “İnsanları ispiyonlamaya bayılıyorum oğlum.”
“Ama neden?” diye sormuştu Cloquet.
“Bilmem. Alınsınlar merkeze, öptürülsünler herkese diye.”
Brisseau zevk olsun diye arkadaşlarını ihbar ediyor, diye düşünüyordu Cloquet. Bağışlanamaz bir kötülük! Bir zamanlar tanıdığı bir Cezayirli, insanların ensesine şaplak indirdikten sonra sırıtarak yaptığını inkâr ederdi. Dünya, iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibiydi. İyiler daha huzurlu uyuyorlar, diye düşünüyordu Cloquet. Kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.
Cloquet ve Brisseau yıllar önce, hiç olmayacak koşullarda tanışmışlardı. Deux Magots adlı barda iyice kafayı bulan Brisseau, yalpalayarak nehre doğru ilerlemişti. Evinde olduğunu sanarak soyunmuş ama yatak yerine Seine Nehri’ne girmişti. Üstünü örtmek üzere battaniyeye uzanırken suyu avuçlayınca bağırmaya başlamıştı. O sırada Neuf Köprüsü’nde peruğunun peşinden koşmakta olan Cloquet, buz gibi sulardan yükselen çığlığı duymuştu. O karanlık ve rüzgârlı gecede, bir yabancıyı kurtarmak için hayatını tehlikeye atıp atmayacağına o anda karar vermesi gerekmişti. Böylesine önemli bir kararı aç acına vermeye gönülsüz olduğu için önce bir lokantaya gidip karnını doyurmuştu. Ardından pişmanlığın pençesine düşerek bir olta satın almış ve Brisseau’yu nehirden avlamaya çalışmıştı. Önce kaşık oltası denemişti. Brisseau zokayı yutmayacak kadar akıllı olduğundan, sonunda onu ücretsiz dans dersleriyle kandırarak kıyıya getirmiş, ardından ağ atarak kenara çekmişti. Brisseau’nun boyu ve ağırlığı ölçülürken, iki adam dost olmuşlardı.
Cloquet, Brisseau’nun uyuyan gövdesine tekrar yaklaştı ve horozu kaldırdı. Eyleminin sonuçlarını düşünürken başı döndü. Bu, hayatının şartlara bağımlılığından kaynaklanan varoluşsal bir baş dönmesiydi ve sıradan bir Alka-Seltzer ile geçmeyeceği ortadaydı. Birçok solcu eczanede satılan Varoluşsal Alka-Seltzer haklardı bunu. Jant kapağı büyüklüğünde olan bu devasa hap, suda çözülüp içildiğinde, hayatın aşırı farkında olmaktan kaynaklanan mide bulantısı ve baş dönmelerinde etkiliydi. Meksika yemeğinden sonra da iyi geldiğini duymuştu.
Brisseau’yu öldürmeyi seçersem, diye düşündü Cloquet, kendimi bir katil olarak tanımlamış olacağım. O zaman, Sorbonne’da Kuş Psikolojisi dersi veren Cloquet yerine, katil Cloquet olacağım. Eylemimi seçerek, tüm insanlık adına bir seçim yapıyorum. Peki ya herkes benim gibi yapsa ve buraya gelip Brisseau’nun sol kulağına bir kurşun sıksa? Kan gölünden geçtim, bütün gece zil susmazdı. Tabii bir otopark kahyası da bulmak gerekirdi. Tanrım, ahlaki veya etik kaygılara saplanan akıl, nasıl da bocalıyor! Çok düşünmemeli. Bedene odaklanmalı; beden daha sağlam. Toplantılara katılır, kruvaze ceket giydiğinde yakışıklı görünür, üstelik en çok da insanın canı masaj çektiğinde işe yarar.
Cloquet ansızın kendi varlığını tekrar doğrulamak istedi ve Brisseau’nun masasının arkasında duran aynaya baktı. (Hiçbir aynanın yanından kendisine bir bakış atmadan geçemezdi ve bir keresinde bir spor salonunda havuzdaki yansımasına öylesine takılmıştı ki, yönetim havuzu boşaltmak zorunda kalmıştı.) Olmayacaktı böyle. Adam vuramazdı. Silahı bırakıp kaçtı.
Sokağa çıktığında, iki tek atmak için La Coupole’a gitmeye karar verdi. Burayı, hep aydınlık ve kalabalık olduğu, üstelik genellikle bir masa bulabildiği için seviyordu. Karanlık ve kasvetli olan, üstelik birlikte yaşadığı annesinin ona bir türlü oturacak yer göstermediği evine kıyasla büyük bir değişiklikti bu. Ama bu gece La Coupole de doluydu. Kim bu suratlar, diye düşündü Cloquet. Bulanıklaşarak bir soyutlamaya dönüşüyorlar ve “İnsanlar” adını alıyorlardı. Ama insanlar yok burada, diye düşündü, bireyler var. Cloquet bunun çok parlak bir saptama olduğunu ve havalı bir yemekte kullanılabileceğini düşündü. Bu tür gözlemlerinden ötürü, 1931’den beri hiçbir sosyal etkinliğe davet edilmemişti.
Juliet’in evine gitmeye karar verdi.
“Öldürdün mü?” diye sordu Juliet, Cloquet eve girerken.
“Evet,” dedi Cloquet.
“Öldüğünden emin misin?”
“Ölü gibiydi. Maurice Chevalier taklidi yaptım. Normalde çok ses getirirdi ama bu sefer hiçbir şey olmadı.”
“İyi. O zaman bir daha Parti’ye ihanet edemeyecek.”
Juliet Marksisttir, diye kendine hatırlatmada bulundu Cloquet. Üstelik de çok ilginç bir Marksist türüdür; uzun bacaklı, bronz tenli filan. Tanıdığı kadınlar arasında, aklında aynı anda iki bağımsız kavram bulundurabilen ender bireylerden biriydi; mesela hem Hegel diyalektiğini, hem de konuşma yapan bir adamın kulağına dilini sokarsan adamın sesinin niye Jerry Lewis’e benzeyeceğini düşünebilirdi. Şimdi karşısında dar bir etek ve bluzla duruyordu. Cloquet kadına sahip olmak istiyordu. Radyosu veya İşgal sırasında Nazıleri taciz etmek için taktığı plastik domuz maskesi gibi mülkiyeti altına almak istiyordu onu.
Ansızın Juliet ile aşk yapmaya başlamışlardı… Yoksa sadece seks miydi bu? Aşk ve seksin farklı şeyler olduğunu biliyordu ama her iki edimin de muhteşem şeyler olduğunun farkındaydı, tabii eşlerden birinin üzerinde ıstakoz önlüğü yoksa. Kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı var, diye düşündü. Bazen tamamen sarmalıyorlardı insanı. O zaman kurtulmak mümkün olmuyordu, anca annesinin doğum günü gelecek ya da savcılıkta ifade vermesi gerekecek de, öyle. Cloquet, Varlık ile Dünyada Varlık arasında büyük bir fark olduğunu düşünürdü ve kendisi hangi kesimin mensubu olursa olsun, diğer kesimin hep daha çok eğlendiğine inanırdı.
Seviştikten sonra her zamanki gibi derin uyudu, ama ertesi sabah bir sürprizle uyandı. Gaston Brisseau’yu öldürmekten tutuklanmıştı.
Karakolda suçsuz olduğunu iddia ettiyse de, evin her yerinde ve olay yerinde bulunan tabancada parmak izlerinin olduğu belirtildi. Cloquet eve girdiğinde bir de şeref defterini imzalamıştı üstelik. Durum umutsuzdu. Davanın sonucu baştan belliydi.
Sonraki haftalarda görülen davanın duruşmaları, sirki andırıyordu; gerçi filleri adliyeye sokmak biraz zor olmuştu. Jüri, sonunda Cloquet’yi suçlu buldu ve yargıç idamına hükmetti. Temyiz başvurusu da, Cloquet’nin avukatının temyiz dilekçesini verirken takma bıyık takıyor olması nedeniyle usul yönünden geçersiz sayıldı.
Bundan altı hafta sonra, idamından önceki son gecesinde hücresinde oturan Cloquet, son birkaç ayda yaşadıklarına, özellikle de adliyedeki fillere inanmakta güçlük çekiyordu. Ertesi gün bu saatlerde ölmüş olacaktı. Cloquet ölümü hep başkalarının başına gelen bir şey gibi algılamıştı. “En çok şişmanlar ölüyor,” demişti avukatına. Cloquet için ölüm, başka bir soyutlamadan ibaretti. İnsanlar ölür, diye düşünüyordu, peki ya Cloquet? Bu soru aklını karıştırmıştı ama bir gardiyanın bir kağıt parçasına çiziktirdiği basit şema, durumu aydınlattı. Kaçış yoktu. Kısa süre sonra, artık var olmayacaktı.
Ben yok olacağım, diye düşündü yoğun bir hüzünle, ama suratı bir balık lokantasının menüsündeki resimleri andıran Madam Plotnick varlığını sürdürecek. Cloquet paniklemeye başladı. Kaçıp saklanmak, daha da iyisi, sağlam ve dayanıklı bir şeye dönüşmek istiyordu. Büyük bir sandalyeye örneğin. Sandalye, sorun nedir bilmez, diye düşündü. Öylesine durur, kimse ona bulaşmaz. Kira ödemek, siyasi olaylara girmek zorunluluğu yoktur. Sandalye ayak parmağını taşa çarpmaz, kulaklıklarını ters takmaz. Gülümsemek veya saçını kestirmek zorunda değildir; bir partiye götürürseniz aniden öksürük krizine girer mi, bir rezalet çıkarır mı diye düşünmek zorunda kalmazsınız. İnsanlar sandalyeye oturur, o insanlar ölünce yerlerine başkaları oturur. Cloquet’nin bu mantığı onu rahatlattı ve adam, şafakta gardiyanlar ensesini tıraş etmeye geldiğinde, sandalyeymiş gibi yaptı. Son yemeğinde ne istediği sorulduğunda, “Bir mobilyaya ne yiyeceğini mi soruyorsunuz?” dedi, “Kılıfımı değiştirin yeter.” Adamlar boş boş baktığında direncini yitirdi ve ağzından, “Rus salatası kâfi,” sözleri döküldü.
Cloquet hep tanrıtanımaz olagelmişti ama Peder Bernard hücresine geldiğinde, hâlâ dine dönme fırsatı olup olmadığını sordu.
Peder Bernard başını salladı. “Bu sezonda büyük dinlerde yer bulunmaz,” dedi. “Bu kadar dar zamanda olsa olsa bir Hint dinine filan sokabilirim seni. Vesikalık fotoğrafın var mı?”
Çaresiz, dedi Cloquet kendi kendine. Kaderimle yalnız yüzleşeceğim. Tanrı yok. Hayatın anlamı yok. Hiçbir şey kalıcı değil. Büyük Shakespeare’in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak; gerçi Titus Andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama, ya diğerleri? İnsanlar niye intihar ediyor belli! Niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? Niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? İçimizde bir ses, “Yaşa!” diyorsa desin. Çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, “Yaşamayı sürdür!” diye. Cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. Sigortacısıydı. Tabii ya, dedi, Fishbein tazminat ödemek istemiyor.
Cloquet büyük bir hasretle özgür olmak, hapisten çıkmak, uçsuz bucaksız kırlarda sekmek istiyordu. (Cloquet ne zaman sevinse sekerek dolaşırdı. Hatta bu alışkanlığı yüzünden askere alınmamıştı.) Gerçekten özgür olsam, imkânlarımı sonuna kadar kullanırdım, diye düşündü. Belki hep istediğim gibi gider vantrilok olurdum. Belki de suratıma takma burunlu bir gözlük uydurup donla Louvre’a girerdim.
Seçeneklerini düşündükçe başı döndü. Tam bayılmak üzereydi ki bir gardiyan kapısını açıp Brisseau’nun gerçek katilinin az önce teslim olduğunu söyledi. Cloquet özgürdü. Dizlerinin üstüne çöktü ve hücresinin zeminini öptü. Fransız milli marşını söyledi. Ağladı. Dans etti. Üç gün sonra, takma burunlu bir gözlük ve donla Louvre’a girmeye teşebbüsten aynı hücreye dönmüş buldu kendini. .

Kaderin Cilvesi
(Sekiz yüz sayfalık bir romanın notları.
Heyecanla beklenen kitap!)
Ön Bilgi – İskoçya, 1823:
Bir adam, ekmek kabuğu çalmaktan tutuklanır. “Yalnız kabuğunu seviyorum,” diye açıklama yapan adamın, kısa zaman önce rozbiflerin tam köşesini çalarak kasapları taciz eden kişi olduğu anlaşılır. Sanık Solomon Entwhistle yaka paça çıkarıldığı mahkemede yargıç tarafından beş ila on yıl (hangisi önce gelirse) ağır kürek cezasına çarptırılır. Entwhistle bir zindana kapatılır ve aydınlanmacı cezalandırma anlayışının ilk örneklerinden biri olması adına zindanın anahtarı yok edilir. Entwhistle, özgürlüğe tünel kazma çabalarına başlar. Bir kaşıkla yavaş yavaş kazarak önce hapishane duvarlarının altından geçer, hızını alamayıp Glasgow’dan Londra’ya kadar uzanır. Liverpool’da şöyle bir dışarı bakar ama tünelden devam etmeyi yeğler. Londra’ya vardığında Yeni Dünya’ya yelken açan bir şilebe kaçak olarak biner ve hayatına baştan başlama hayalleri kurar; bu kez bir kurbağa olarak.
Boston’da karaya çıkan Entwhistle, uzmanlık alanı pişirdiği ekmeği başının üstünde taşımak olan New England asıllı bir ilkokul öğretmeni olan Margaret Figg ile tanışır. Kadına kapılan Entwhistle onunla evlenir ve yeni evliler küçük bir dükkan açarak post ve balina yağı karşılığında balina kemiğinden biblo ticareti yapmaya ve giderek yoğunlaşan anlamsız bir devinim içine girmeye başlarlar. Mağaza anında tutar. 1850 yılına gelindiğinde Entwhistle varlıklıdır, eğitimlidir, saygındır ve karısını büyük bir keseli sıçanla aldatmaktadır. Margaret Figg’den iki oğlu olur; bunlardan biri normal, diğeri durgun zekalıdır ama ellerine birer yoyo vermezseniz aradaki fark anlaşılmaz. Küçücük dükkanı dev bir alışveriş merkezine dönüşür ve seksen beş yaşında, çiçek hastalığı ve kafasına yediği bir savaş baltası nedeniyle hayata veda ettiğinde, mutlu bir adam olarak ölür.
(Not: Entwhistle’ı sevilesi bir karakter yapmaya dikkat!)
Mekan ve gözlemler, 1976:
Alton Caddesi’nde doğuya doğru yürünürken Costello Biraderler Deposu’nun, Tallis Örücüsü Adelman’ın, Chones Cenaze Levazımatçısı’nın ve Higby Bilardocusu’nun önünden geçilir. Buranın sahibi olan John Higby fırça saçlı, tıknaz bir adamdır ve dokuz yaşında merdivenden yuvarlandığından beri, sırıtmayı kesmesi için iki gün önceden dilekçe verilmesi lazımdır. Higby’nin yerinden kuzeye, yani yukarı (aslında şehir merkezi artık diğer kolda olduğundan aşağı) dönüldüğünde, küçük bir parka gelinir. Vatandaşlar burada dinlenir ve sohbet ederler. Gasp ve tecavüz görülmese de, dilencilere ve Sezar’ı tanıdığını iddia eden adamlara sık rastlanır. Serin sonbahar rüzgarı (yılda bir kez ve aynı zamanda gelip belli bir yaşın üstünde olanları kendilerinden geçirdiği için Santana olarak da bilinir) son kuru yaprakları da ağaçlardan koparır ve ölü yığınlar halinde toplar. İnsan neredeyse somut bir amaçsızlık duygusuna düşmeden edemez, hele de masaj salonları kapatıldığından beri. Çok belirgin bir metafizik “ötekilik” duygusu vardır; anlatmak zordur bunu… Söylenebilecek tek şey varsa, Pittsburgh’de normalde yaşananlara benzemez. Kent başlı başına bir eğretilemedir ama neyin eğretilemesidir? Sadece eğretileme de değil, aynı zamanda bir benzetmedir. “Burada”dır, “Şimdi”dir; aynı zamanda “Sonra”dır. Amerika’daki her kent gibidir ve Amerika’daki hiçbir kent gibi değildir. Bu, postacılar arasında büyük kargaşaya neden olur.
Şu alışveriş merkezinin adı da Entwhistle olacak.
Blanche (Kuzen Tina’ya benzeyecek):
Hareketli ve tombul parmakları olan, şişe dibi gözlük takan, tatlı ama etine dolgun Blanche Mandelstam (“Olimpiyat yüzücüsü olmak istiyordum,” demişti doktoruna, “ama su yüzünde kalma sıkıntısı çekiyordum.), saatli radyosunu n sesiyle uyanır.
Yıllar önce, ama bin yıllar önce değil, Blanche güzel bir kadın sayılabilirdi. Ancak kocası Leon için o “dünyada Ernest Borgnine’dan sonra en güzel yaratıktı.” Blanche ve Leon lisede bir dansta tanışmışlardı. (Çok iyi dans eder, ancak tango boyunca adımlardan ibaret bir şemaya bakar sürekli.) Uzun uzun konuşmuşlar ve birçok ortak yönleri olduğunu fark etmişlerdi. Sözgelişi, ikisi de sofrada kırıntılar üzerinde uyumayı sevmektedirler. Blanche, Leon’un giyim tarzından çok etkilenmişti; çünkü daha önce üç şapkayı aynı anda takabilen bir adam görmemişti. Bir süre sonra evlenmişler ve hemen ardından ilk ve tek cinsel deneyimlerini yaşamışlardı. “Fevkalade bir şeydi,” diye anmaktadır bunu Blanche, “ama niyeyse Leon bileklerini kesmeye kalkışmıştı.”
Blanche kocasına, kobay olarak iyi maaş alıyor olsa da, Entwhistle’ın ayakkabı reyonundaki işine devam etmek istediğini söylemişti. Karı parası yiyor durumuna düşmek istememesine rağmen durumu gönülsüzce kabullenen Leon, karısı doksan beş yaşına geldiğinde emekli olmasında ısrar etmişti. Çift şimdi kahvaltıya oturuyordu. Leon her zamanki gibi meyve suyu, kızarmış ekmek ve kahve, Blanche da her zamanki gibi bir bardak sıcak su, bir tavuk kanadı, tatlı-ekşi domuz rostosu ve kaneloni yiyordu. Ardından Entwhistle’a doğru yola çıktı.
(Not: Blanche, Kuzen Tina gibi şarkı söyleyerek dolaşsın ama onun gibi sürekli Japon milli marşını söylemesin.)
Carmen (Fred Simdong, kardeşi Lee ve kedileri Sparky’de görülen belirtiler üzerine bir psikopatoloji incelemesi):
Bodur ve kel Carmen Pinchuck, buharlar içindeki duştan çıktı ve bonesini çıkardı. Hiç saçı olmamasına rağmen saç derisinin ıslanmasından nefret ediyordu. “Niye ıslansın ki?” diyordu arkadaşlarına, “O zaman düşmanlarımın eline koz vermiş olurum.” Biri bu tavrının garipsenebileceğini söylediğinde güldü, ardından izleniyor muyum diye çevresine tedirgin bakışlar atarak birkaç kırlent öptü. Pinchuck, boş zamanlarında balığa çıkmasına rağmen 1923’ten beri hiçbir şey tutamamış olan huzursuz bir adamdı. Gülerek, “Kısmet değilmiş,” deme huyu vardı. Ama bir tanıdığı, oltasını krema kavanozuna daldırdığına dikkati çekince, rahatsız olmuştu.
Pinchuck çok şey yapmıştır. İnleme huyundan ötürü liseden atıldığından beri çobanlık, psikoterapistlik ve pantomimcilikle uğraşmıştır. Halen çalışmakta olduğu Deniz Canlıları ve Yaban Hayatını Koruma Dairesi’nde, sincaplara İspanyolca öğretmekle görevlidir. Pinchuck, sevenleri arasında “serseri, yalnız, psikopat ve elma yanaklı” olarak bilinir. “Odasında oturup radyosuyla konuşur,” dedi bir komşusu. “Çok sadık bir insandır,” dedi bir başkası; “bir keresinde Bayan Monroe buzda kayıp düştüğünde, kadını yalnız bırakmamak için o da kayıp düşmüştü.” Pinchuck siyasi açıdan kendi deyimiyle bağımsızdır ve son başkanlık seçiminde Cesar Romero’ya oy vermiştir.
Pinchuck şimdi başında tüvit şapkası, elinde kahverengi kağıt kaplı bir kutuyla sokağa çıktı. Hemen ardından üzerinde tüvit şapkası dışında hiçbir şey olmadığını fark edip eve geri döndü, giyindi ve Entwhistle’a gitti.
(Not: Pinchuck’ın şapkasına karşı duyduğu öfke ayrıntılarıyla anlatılacak.)
Karşılaşma (taslak):
Mağazanın kapıları saat tam onda açıldı. Pazartesileri genellikle tenha olurdu ama radyoaktif tonbalığındaki indirim yüzünden bugün bodrum kat tıklım tıklımdı. Carmen Pinchuck, elindeki ayakkabı kutusunu Blanche Mandelstam’a uzatıp “Bu mokasenleri değiştirmek istiyorum. Küçük geldiler,” dediğinde, kıyamet havası, ıslak bir branda bezi gibi kaplamıştı ayakkabı reyonunu.
“Fişiniz var mı?” diyen Blanche metin durmaya çalışıyordu, ama sonradan itiraf edeceği gibi dünyasının yıkılmaya başladığını hissetmişti. (“Kazadan beri insanlarla uğraşamıyorum,” dedi arkadaşlarına. Altı ay önce tenis oynarken bir top yutmuştu. O zamandan beri nefes darlığı çekiyor.)
“Şey, yok,” dedi Pinchuck tedirgince. “Kaybettim.” (Hayatındaki en büyük dert, her şeyi ilgisiz yerlere koymasıydı. Bir keresinde sabah uyandığında yatağını bulamamıştı.) Arkasındaki müşteriler sabırsızlanmaya başlayınca, soğuk terler süzüldü ensesinden.
“Bölüm müdürüne onaylatmanız gerekiyor,” diyen Blanche, Pinchuck’ı Cadılar Bayramı’ndan beri ilişkide olduğu Bay Dubinsky’ye yönlendirdi. (Avrupa’nın en iyi daktilo okulundan mezun olan Lou Dubinsky, alkol yüzünden hızı günde bir sözcüğe düşene dek dâhi muamelesi görüyordu. Sonra alışveriş merkezinde çalışmak zorunda kalmıştı.)
“Giydiniz mi onları?” diye sordu Blanche, gözyaşlarına hakim olmaya çalışarak. Mokasenli Pinchuck görüntüsüne dayanamıyordu. “Babam da mokasen giyerdi,” dedi sonra, “iki tekini de aynı ayağına.”
Pinchuck artık kıvranıyordu. “Hayır,” dedi. “Yani evet. Giymemle çıkarmam bir oldu. Banyo yaparken giydim.”
“Madem küçüktü niye aldınız?” diye sordu Blanche. İnsanlığın en büyük paradokslarından birini dile getirdiğinden habersizdi.
İşin aslı şuydu ki, Pinchuck ayakkabıların sıktığını fark ettiği halde satıcıya hayır demeyi başaramamıştı. “Sevilen biri olmak istiyorum,” dedi Blanche’a, “Bir keresinde sırf hayır diyemediğim için canlı bir antilop satın aldım.” (Not: 0.F. Krumgold’un Borneo’daki bazı kabileler üzerine yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını anlattığı makalesinde, bu kabile dillerinde “hayır” anlamında bir sözcük bulunmadığı için, bir isteği geri çevirmek gerektiğinde başların aşağı yukarı sallanıp “Size döneceğim,” dendiği bildirilmektedir. Bu da bilim adamının, her ne pahasına olursa olsun sevilen biri olma dürtüsünün öğrenilmiş değil, bir opereti baştan sona izleyebilmek gibi kalıtsal olduğu kuramına destek vermektedir.)
Saat on biri on geçtiğinde, reyon müdürü Dubinsky değişimi onaylamış ve Pinchuck’a bir numara büyük ayakkabıları teslim edilmişti. Pinchuck sonradan, bu olayın onda şiddetli depresyon ve baş dönmesine yol açtığını, ama bunun bir ölçüde de papağanının evlendiği haberine bağlı olduğunu kabul etmişti.
Entwhistle olayından kısa süre sonra işinden ayrılan Carmen Pinchuck, Sung Ching Kanton Sarayı’nda Çinli bir garson olarak işe başladı. Blanche Mandelstam bunun üzerine sinir krizi geçirerek Dizzy Dean’in bir fotoğrafıyla kaçmaya çalıştı. (Not: Düşündüm de, Dubinsky bir el kuklası olsa daha iyi.) Entwhistle, ocak ayının sonuna doğru kapılarını son kez kapattı ve sahibesi Julie Entwhistle, çok sevgili ailesini de alarak Bronx Hayvanat Bahçesi’ne yerleşti.
(Son cümle hiç değişmesin. Harika bir kapanış cümlesi. Birinci Bölüm notlarının sonu.)

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>