Yaşam ve Ölüm Yorgunu

Ekim 11, 2015 Can Yayınları, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

yasam-ve-olum-yorgunu-mo-yanMo Yan’ın epik romanı Yaşam ve Ölüm Yorgunu, Mao Zedong’un toprak reformu hareketiyle Çin kırsalının geleneksel düzenini altüst etmesinden yaklaşık iki yıl sonra, 1 Ocak 1950 günü başlıyor. Bu iki yıl boyunca Cehennemin Efendisi Yama, ırgatlarına iyi davranmasıyla nam salmış Ximen Nao’ya, iktidarı yeni ele geçirmiş köylülerin kendisini neden idam ettiklerini itiraf ettirmek için her türlü işkenceyi uyguluyor. Ama Ximen Nao, cehennem ateşinde yakılma cezasını çektikten sonra bile masum olduğu iddiasını sürdürünce Cehennemin Efendisi Yama pes ederek onun eski topraklarına dönmesine izin veriyor.

Ne var ki, Ximen Nao yeniden hayata geldiğinde insan olarak değil eşek olarak doğduğunu anlıyor.Çünkü Cehennemin Efendisi Yama kalpleri kinle dolu ruhların yeniden insan olarak doğmalarını istemiyor ve o ruhları hayvan olarak yeniden dünyaya gönderiyor.Romanın beş bölümü, kahramanımızın altı reenkarnasyonla eşek, boğa, domuz, köpek ve maymun kimliğindeki yaşamlarında, eski ailesinin, dostlarının, rakiplerinin, düşmanlarının yazgısına tanık oluşunu aktarıyor.Ximen Nao son reenkarnasyonunda da şaşırtıcı bir bellek gücüne ve dil öğrenme yeteneğine sahip olan koca kafalı bir oğlan çocuğu olarak dünyaya geliyor.Roman bu farklı kimliklerin bakış açılarından Çin’in çalkantılı tarihindeki son elli yılın öyküsünü dile getiriyor.

2012 NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ

MO YAN, 1955’te Çin’de doğdu. Kültür Devrimi sırasında on bir yaşındayken okulu bırakıp çiftçi olarak çalışmaya başladı. Ardından bir pamuk fabrikasında çalıştı ve yazmaya başladı. İlk çalışmaları daha çok Mao dönemine özgü toplumcu gerçekçi tarzdaydı. 1976’da Kültür Devrimi hareketi sona erince Mo Yan, Halk Kurtuluş Ordusu’na katıldı ve bir yandan orduda görev yaparken öte yandan yazmayı sürdürdü. Asıl adı Gu n Móyè olan yazar, 1984’ten itibaren Çince “sakın konuşma” anlamına gelen Mo Yan adını kullanmaya başladı. Time dergisinin “Çin’in en ünlü, en sık yasaklanan ve en çok korsan baskısı yapılan yazarlarından biri” olarak tanımladığı Mo Yan’ın başlıca romanları arasında, Kızıl Darı Tarlaları, İri Memeler ve Geniş Kalçalar “Sandalağacı Azabı”, Yaşam ve Ölüm Yorgunu, “Değişim”, “Kırk Bir Havan Topu”, “Sarmısak Baladı”, “İçki Cumhuriyeti” bulunuyor. Öte yandan “Usta Gittikçe Daha Komik Oluyor” adlı öykü derlemesi ve “Patlama” adlı öykü kitabı vardır. Mo Yan, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken Çin’de doğ

Ana Karakterler

Ximen Nao: Ximen köyünün toprak ağası, infaz edildikten sonra eşek, boğa, domuz, köpek, maymun ve Koca Kafalı Lan Qiansui adında bir oğlan olarak tekrar dünyaya gelir. Bu kitabın anlatıcılarından biri.
Lan Jiefang: Lan Lian ve Yingchun’un oğulları, ilçe tedarik ve pazarlama kooperatifinin müdürlüğü, kaymakam yardımcılığı gibi işlerle meşgul. Bu kitabın anlatıcılarından biri.
Ximen Bai: Ximen Nao’nun karısı.
Yingchun: Ximen Nao’nun ilk cariyesi, devrimden sonra Lan Lian’a varır.
Wu Qiuxiang: Ximen Nao’nun ikinci cariyesi, devrimden sonra Huang Tong’a varır.
Lan Lian: Ximen Nao’nun çiftliğinde çalışanlardan biri devrimden sonra bağımsız bir çiftçi olur, Çin’in tek “tek tabanca” çiftçisi, hiçbir kooperatife ve komüne üye olmaz.
Huang Tong: Ximen köyünün milis komutanı ve üretim tugayının komutanı.
Ximen Jinlong: Ximen Nao ve Yingchun’un oğulları, devrimden sonra üvey babasının soyadı Lan’ı alır, Kültür Devrimi sırasında Ximen köyü Devrim Komitesi’nin başkanlığını yapar, sonradan domuz çiftliği yöneticiliği ve Komünist Parti gençlik kolu sekreterliği yapar, toprak reformundan sonra Ximen köyü parti şube sekreterliği ve turizm geliştirme ofisi bölge başkanlığı yapar.
Ximen Baofeng: Ximen Nao ve Yingchun’un kızları, Ximen köyünün “yalınayak doktor”larından3 önce Ma Liangcai’yle evlenir, sonradan Chang Tianhong’la birlikte yaşamaya başlar.
Huang Huzhu : Huang Tong ve Wu Qiuxiang’ın kızları, önce Ximen Jinlong’la evlenir, sonradan Lan Jiefang’la birlikte yaşamaya başlar.
Huang Hezuo : Huang Tong ve Wu Qiuxiang’ın kızları, Lan Jiefang’ın karısı.
Pang Hu: Çin Halk Cumhuriyeti Gönüllüler Ordusu’nun Kore Savaşı’na katılan kahramanlarından biri, Beşinci Pamuk İşleme Tesisi’nin müdürü ve parti sekreteri.
Wang Leyun: Pang Hu’nun karısı.
Pang Kangmei: Pang Hu ve Wang Leyun’un kızları. Eski ilçe parti sekreteri. Chang Tianhong’un karısı, Ximen Jinlong’un sevgilisi. Pang Chunmiao: Pang Hu ve Wang Leyun’un kızları. Lan Jiefang’ın sevgilisi ve sonra ikinci karısı olur.
Chang Tianhong: Eyalet Güzel Sanatlar Fakültesi Mü­zik Bölümü mezunu, Ximen köyünün Dört Büyük Temizlik Hareketi’nin içinde yer alır, Kültür Devrimi sırasında İlçe Devrim Komitesi’nin başkan yardımcılığını yapar, sonradan ilçenin Maoqiang Kumpanyası’nın başkan yardımcısı olur.
Ma Liangcai: Ximen Köyü İlkokulu’nda müdür ve öğ­retmen.
Lan Kaifang : Lan Jiefang ve Huang Hezuo’nun oğulları, ilçe polis karakolunun komiser yardımcısı.
Pang Fenghuang : Pang Kangmei ve Chang Tianhong’un kızları, biyolojik babası Ximen Jinlong’dur.
Ximen Huan: Ximen Jinlong ve Huang Huzhu’nun evlatlık oğulları.
Ma Gaige : Ma Liangcai ve Ximen Baofeng’in oğulları.
Hong Taiyue: Ximen köyü muhtarı, kooperatif başkanı, parti şube sekreteri. Chen Guangdi: Önce belediye başkanlığı yapar, sonra kaymakamlığa yükselir, Lan Lian’ın dostu.

BİRİNCİ BÖLÜM

Eşeğin Çilesi

1

Yama’nın Sarayı’nda işkence görüp masumiyetini beyan etmesi Reenkarnasyon hilesiyle beyaz toynaklı bir eşeğe dönmesi

Benim1 hikâyem 1 Ocak 1950’de başladı. Bundan iki yıl kadar önce cehennemin en derin çukurlarında insanın aklı hayaline getiremeyeceği işkencelere maruz kaldım. Her duruşmada mağduriyetimi haykırdım. Vakur ve hüzünlü sesim Yama’nın duruşma salonunun her bir köşesine yayılıp üst üste yankılandı. Zalim işkencelere katlanırken bir kere bile pişman olup tövbe etmediğimden sert adam olarak nam saldım. Zebanilerin bana karşı olan gizli hayranlığını ve Cehennemin Efendisi Yama’nın da benden illallah ettiğini biliyordum. Suçumu itiraf edip yenildiğimi kabul etmem için bana cehennemin en acı­ masız işkencesini uyguladılar, beni kaynar bir yağ kazanına attılar, kazanın içinde yarım saat bir o yana bir bu yana savrularak bir tavuk gibi kızardım, kelimeler kifayetsiz kalır tattığım acıyı anlatmaya. Zebanilerden biri beni bir şeytan çatalıyla kazandan çıkarıp yukarı kaldırdı, sonra adım adım sarayın merdivenlerini çıkmaya baş­ ladı. Merdivenin iki yanına vampir bir yarasa sürüsünü andıran, ıslık çalan zebaniler sıralanmıştı. Vücudumdan süzülen kaynar yağlar merdivenlerin üzerine damlayınca yerden sarı duman bulutları yükseldi… Zebani beni Yama’nın tahtının önündeki arduvaz bir yükseltinin üzerine bıraktı, sonra yere diz çöküp Yama’ya, “Yüce Efendi’ miz, iyice kızardı,” dedi. İyice kızarıp gevrekleştiğimi, şöyle hafifçe dokunsalar paramparça olacağımı biliyordum. Salonun tepesinden, yukarıda yanan parlak mum ışığının içinden Yama’ nın alaycı sorusu yankılandı birden: “Ximen Nao bir daha şamata çıkaracak mısın?” Ne yalan söyleyeyim, o an gerçekten sarsıldım. Yağın içinde boylu boyunca uzanırken gevrek vücudumun titrediğini ve eklemlerimin çatırdadığını duyumsadım. Acı eşiğimin sınırına ulaştığımı biliyordum, boyun eğmezsem bu yozlaşmış yetkililerin bana ne gibi işkenceler yapacağını hiç bilmiyordum; ama yenildiğimi kabul edersem daha önce yaptıkları işkencelere boşu boşuna katlanmış sayılmayacak mıydım? Büyük bir gayretle başımı kaldırıp –başım her an boynumun üzerinden ayrılacakmış gibi duruyordu– mum ışığına doğru bakınca Cehennemin Efendisi Yama ve yanındaki yeraltı hâkimlerinin yüzlerindeki yağlı ve kurnaz gülümsemeyi gördüm. İçimde büyük bir öfke büyüdü. Canları cehenneme, diye dü­ şündüm, değirmentaşında toza dönüştürüp et suyu olana kadar havanda dövseler de pes etmeyeceğim. “Suçsuzum ben!” diye haykırdım. Ağzımdan kokuşmuş yağ damlaları püskürterek ba­ ğırıyordum: Suçsuzum ben! Ben, Ximen Nao, ölümlüler arasında geçirdiğim otuz yıl boyunca çalışma aşkıyla yanıp tutuştum, evini geçindiren, kanaatkâr bir adamdım, köprü ve yollar tamir ettim, her zaman hayır işledim. Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nın bütün tapınaklarındaki heykeller benim bağışlarım sayesinde restore edildi; Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nın bütün yoksullarının benim aşımı yemişliği vardır. Aile ambarımızdaki her bir tahıl tanesi alınterimle ıslandı; aile kasamızdaki her bakır paranın üzerinde canımı dişime takmışlığımın izi vardır. Zenginli­ ğimi sıkı çalışmaya borçluyum, ailemin temelini bilgelik üzerine kurdum. Hayatımda hiçbir kötülük yapmadığımdan hiç kuşkum yok. Ama –sesim burada tiz bir çığlığa dönüştü– ama benim gibi iyi kalpli, doğru, dürüst ve düzgün bir adamın ellerini bir suçlu gibi arkasından bağlayıp köprüye çıkardılar ve vurdular oracıkta! İçine yarım sukabağı barutla yarım kâse saçma doldurdukları eski bir av tüfeğiyle yarım adımlık bir mesafeden ateş edildi, tüfek patlayınca başımın yarısı kan gölüne döndü, başımdan akan kan köprünün üzerini ve köprünün altındaki kavun büyüklüğündeki gri beyaz taşları kirletti…

İtiraz ediyorum, suçsuzum ben, beni salmanızı rica ediyorum, böylece geri dönüp o insanlara ne suçum olduğunu sorabilirim! İşte ben böyle bombardıman atışı gibi konuşurken Cehennemin Efendisi Yama’nın yağdan parlayan o koca yüzünün durmadan seğirdiğini gördüm. Yama’nın yanındaki hâkimler de başlarını başka yöne çeviriyor, hiçbiri bana bakmaya cesaret edemiyordu. Hepsinin benim suç­ suz olduğumu bildiğinden emindim, daha en başından beri benim suçsuz olduğumu biliyorlardı ama benim bilmediğim bir nedenden ötürü hepsi sağır ve dilsizi oynuyordu. Ben de bağırmaya devam ettim, sürekli kendimi tekrar ederek aynı şeyleri söylüyordum. Yama ve yanındaki hâkimler birbirlerine bir şeyler fısıldadıktan sonra Yama, duruşma salonunda sessizliği sağlamak için tokmağını vurdu. “Tamam,” dedi, “Ximen Nao, senin suçsuz olduğunu biliyorum. Dünya üzerinde ölmesi gereken o kadar insan var ama nedense bir türlü ölmüyorlar; ölmemesi gereken bir sürü insansa birbiri ardına ölüyor. Bu taht, bu gerçeği değiştirmek için hiçbir şey yapamaz. Sana merhamet gösterip geri yollayacağım.”

Bu beklenmedik sevinç, değirmentaşı gibi üzerime çullanıp neredeyse un ufak ediyordu beni. Yama, üçgen şeklinde koyu kırmızı bir izin belgesi fırlatıp çok sabırsız bir ses tonuyla şöyle buyurdu hemen: “Boğa Kafalı, At Suratlı yollayın şunu!” Yama, yenlerini titreten bir el hareketiyle duruşma salonunu terk edince hâkimler de onun peşi sıra seyirtti. Mumların alevleri onların geniş yenlerinin oluşturduğu hava akımıyla salındı. Kara giysilere bürünmüş, bellerine geniş, turuncu kuşaklar sarmış iki zebani karşıdan çaprazlama bir şekilde yanıma geldi. Birisi izin belgesini yerden alıp kuşağının içine sokuşturdu, diğeriyse beni kolumdan çekerek ayağa kaldırmaya çalıştı. Kolumdan sanki kemiklerim kırılıyormuş gibi gevrek bir çatırdama duydum. Tiz bir çığlık attım. İzin belgesini alan zebani kolumu çekiş­ tiren zebaniyi dürtüp yaşlı ve bilge bir adamın tüyü bitmemiş öğrencisini eğitirken kullandığı bir ses tonuyla, “Anasını satayım, senin kafan suyla dolu galiba? Gözlerini bir kel kartal mı oydu yoksa? Adamın, Tianjin’in 18. Cadde’sindeki kızarmış hamur işleri gibi gevrekleştiğini görmüyor musun?” dedi. Bu bilge ses tonunu duyan genç zebani gözlerini devirip ne yapacağını bilemez bir halde kalakaldı. “Ne bakıyorsun öyle aval aval?” dedi izin belgeli zebani, “Gidip biraz eşek kanı getir hadi!” Genç zebani yüzünde birdenbire aydınlanmış gibi bir ifadeyle kafasına vurdu. Ardına dönüp salona koşturdu, çok geçmeden elinde üzerinde kan lekeleri olan ahşap bir kovayla geri döndü. Genç zebaninin kovayı taşırken iki büklüm olmasına bakılırsa kova çok ağır olmalıydı, her an yere düşecekmiş gibi sendeleyip duruyordu. Kovayıyanıma öyle sert bir şekilde bıraktı ki, çıkan tok sesten tüm vücudum titredi. Kovadan insanın midesini bulandı­ ran iğrenç bir koku yükseliyordu; sanki eşeğin vücut ısısı­ nı taşıyan sıcak ve pis bir kokuydu bu. Birden zihnimin derinliklerinde öldürülen bir eşeğin görüntüsü belirdi ve belirir belirmez kayboluverdi. İzin belgeli zebani, kovanın içinden domuz kılından yapılmış bir fırça çıkardı, fırçayı o yapış yapış koyu kırmızı eşek kanına batırıp kafa derimi fırçalamaya başladı. Kendimi tutamayıp tüyler ürperten bir çığlık attım; çünkü vücuduma sanki on bin tane akupunktur iğnesi batıyormuş gibi yarı acı, yarı uyuşuk garip bir his duyumsuyordum. Kendi etimden gelen hafif çıtırtıları duydum, kanın kavrulmuş etimi ıslattığını fark edince uzun bir kuraklıktan sonra yağmura kavuşan topraklar geldi aklıma. O sırada aklım tamamen karıştı, yüzlerce duyguyu iç içe yaşıyordum. Zebani, usta bir boyacı gibi birbirini kesintisiz takip eden fırça darbeleriyle tüm vü­ cudumu baştan aşağıya eşek kanıyla boyadı. En sonunda kovayı kaldırıp içinde artık ne kaldıysa üzerime boca etti. Yaşamın yeniden dalga dalga kabardığını duyumsadım içimde. Güç ve cesaret vücuduma geri dönmüştü. Onların yardımı olmadan ayağa kalktım.

Bu iki zebani “Boğa Kafalı” ve “At Suratlı” diye çağrılmalarına rağmen hani bizim cehennemi tasvir eden resimlerde gördüğümüz gibi vücudu insan, kafası boğa ya da vücudu insan, yüzü at gibi değildi hiç de. Onların vü­ cut yapılarının insanlarınkinden bir farkı yoktu aslında, aramızdaki tek fark ten renklerinin sanki büyülü bir boyaya batırılmış gibi göz kamaştıran bir mavilikte olmasıydı. Böylesine asil bir mavi biz ölümlüler arasında çok nadir görülen bir renktir, onu ne kumaşlarda ne de ağaçlarda görebilirsiniz; ama ben bu rengi çiçeklerde görmüştüm, Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nın bataklığında sabahları açan ama öğle olmadan hemen solan o küçük çiçeklerde.

….

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club