Yedi Gün Yedi Gece

Mart 23, 2013 +18 Kitaplar, Edebiyat, Olimpos Yayınları, Roman (Yabancı), Roman(çeviri), Tarihi - Aşk

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

“Her Ladyship’s Companion’ın duyularla örülmüş dünyasına adım attığınızda, asla çıkmak istemeyeceksiniz!”

Eşsiz bir güzellik…

Bazı fedakarlıklar, diğerlerinden daha zordur. Babasının ölümünden sonra yokluk içinde kalan Rose Marlowe’un ödemesi gereken borçları ve destek olması gereken kendinden küçük bir erkek kardeşi vardır. Fakat aynı zamanda eşsiz de bir güzelliğe sahiptir, bol miktarda paha biçilebilecek bir güzellik…

Artık Rose her ay kendi ülkesinden Londra’da gözden düşmüş bir geneleve giderek orada bir hafta geçirmektedir ve orada çok rağbet gören bir ganimete dönüşmüştür. Zevk sanatında zarif ve başarılı olan Rose, gecelerini sosyete beyefendilerinin fantezilerini yerine getirerek geçirirken, kendi kalbinde gömülü olan arzuları reddetmektedir.

Derken bir gece, zengin bir tüccar beyefendi kapısından içeri girer. Yakışıklı, nazik ve merhametli bu adamın yalnız olan ruhu kadınınkiyle eşleşmektedir. James Archer, kadının normal müşterilerine benzememektedir. Evli olması bir yana müşteriye aşık olmak olanaksızdır. Fakat Rose kendine hakim olamaz. James’in kollarında bir gece, yediye dönüşür ve yedi gece de sonsuz birliktelik şansına göz kırpar…

“Kalbinizi titretecek ustalıkta bir yazar.”

-Sabrina Jeffries, New York Times Bestseller Yazarı-

“Ateşli aşk sahneleriyle kavuran, güzel bir dille anlatılmış bu kitap, yeni ve heyecan verici bir biçimde Krallık romantizmi alanında sınırları zorluyor.”

-Kate Pearce, Simply Sinful kitabının yazarı-

“Bayan Collins gerçekten güçlü duygularla sürükleyen, son derece duyarlı ve tutkulu bir aşk romanı yazmış. Her Ladyship’s Companion heyecanlı, nefes kesici ve şehvetli. Eksiksiz bir okuma mutluluğu.”

-Fresh Fiction-

“Collins’in dikkatlice işlediği hikaye Krallık dönemiyle ilgili okuyuculara farklı bir bakış açısı sunuyor. Geleneklerin fazlasıyla dışında olan bir adam ve kadın ve sınırları olmayan bir aşk hakkında yazdığı bu kitap fazlasıyla tutkulu, cinsellikle dolu ve derinlemesine insanın içine işliyor.”

-Romantic Times-

“Neredeyse ihtişamlı bir güzelliği var… Her Ladyship’s Companion, çoğu tarihsel okuyucuya bu alanda yeni bir yazarın iddialı olduğuna dair bir umut veriyor.”

-All About Romance-

***

“Ateşli aşk sahneleriyle kavuran, güzel bir dille anlatılmış bu kitap, yeni ve heyecan verici bir biçimde Krallık romantizmi alanında sınırlan zorluyor.”
-Kate Pearce, Simply Sinful kitabının yazarı.

“Bayan Collins gerçekten güçlü duygularla sürükleyen, son derece duyarlı ve tutkulu bir aşk romanı yazmış. Yedi Gün Yedi Gece heyecanlı, nefes kesici ve şehvetli. Eksiksiz bir okuma mutluluğu.”
-Fresh, Fiction

“ Collins’in dikkatlice işlediği hikaye Krallık dönemiyle ilgili okuyuculara farklı bir bakış açısı sunuyor. Geleneklerin faz­lasıyla dışında olan bir adam ve kadın ve sınırlan olmayan bir aşk hakkında yazdığı bu kitap fazlasıyla tutkulu, cinsellikle dolu ve derinlemesine insanın içine işliyor.”
-Romantic Times

“Neredeyse ihtişamlı bir güzelliği var… Yedi Gün Yedi Gece, çoğu tarihsel okuyucuya bu alanda yeni bir yazann iddialı ol­duğuna dair bir umut veriyor.”
-Ali About Romance

“Diarıe’ye, tüm desteğin, sevgin, bugün olduğum kadın olmama yardımcı olduğun için. Seni seviyorum, Annen. ”

Bir

31 Mart 1819
Londra, İngiltere

Gece yansıydı. Sönmüş sokak lambasının altına ge­çip karanlığın gölgesine gizlenen Bay James Archer, karşı kaldırımdaki büyük beyaz evin taş basamakların­dan iki adamı gözlemeye başladı. Son yarım saattir ge­len beşinci misafir grubu. Kasıtlı olarak kabartılmış saç­lar, simsiyah gece kıyafeti, havalı havalı yürümeler… gençler çapkınlığa çıkmışlar. İki arkadaş, koyu kırmızı, çift kanatlı kapıyı çaldı. Uzun olan bir kahkaha atıp ar­kadaşını kapıdan içeri iteledi.

Hiç bu kadar genç ve kaygısız olmuş muydu? Ha­yatın ağırlığından kurtulmuş, sorumsuzca yaşayabilmiş miydi? Yaşamışsa bile, hatırlamıyordu. Daha yirmi beş yaşındaydı, ama son üç yıldır çok yıpranmış, olduğun­dan çok daha fazla yaşlanmıştı.

İki adam içeri girdikten sonra kapı kapandı, evden dışarı taşan mırıltılar da kesildi. James uykulu gözlerini ovuşturdu. On beş saattir ofiste çalışıyordu, sekreteri onu kapı dışarı etmese sabaha kadar da çalışacaktı.

Sağma, Curzon Caddesi’ne, evine giden yola baktı. Kaşları çatıldı, dudakları incecik bir çizgi halini aldı, içine bir sıkıntı çöktü. Sonra bakışlarını, bir sürü pen­ceresi, girişinde sütunları olan beyaza boyalı büyük tuğla eve çevirdi, kırmızı kapılarında takıldı kaldı.

Derin bir geçirip yaslandığı sokak lambasından uzaklaştı, karşıya geçip beyaz evin arkasına dolandı.

Serin ve nemli hava, sıcak bahar günlerini müjdeli­yordu. Ara sokakta tek bir ışık bile yoktu. Kuytularda bir sürü hırsız gizlenmiş olabilirdi ama o adımlarını sık­laştırma zahmetine girmedi yine de. Londra’nın her de­liğine girip çıkmış, ama günün hangi saati olursa olsun, hiçbir zaman tacize uğramamıştı. Tipini beğenmeyen birkaç kişi olmuştu, özellikle de bir adam, onunla epey uğraşmıştı, ama arada olurdu böyle şeyler.

Kapıyı iki kez çaldı. Ses küçük bahçede yankılanmıştı. Aman ne güzel. Derin bir iç geçirdi yine. Bir genele­vin arka kapısını çalacak kadar küçülmüştü demek.

Ama yalnızlığa katlanamıyordu artık. Uzun süredir taşıdığı bu yalnızlık onu tüketmiş, içinde onulmaz bir boşluk yaratmıştı. Kaderine razı olmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Sonuçta, insanın ailesine duydu­ğu sorumluluk her şeyden önce gelirdi. Ama yine de, bu gece evine, karısına gitmek neredeyse imkânsız gö­rünmüştü gözüne. Belki de bunun sebebi yaklaşmakta olan bahar ve onun getirdikleriydi. Karısı ihanetlerini övünerek göz önüne sererken, kibar medeniyet mas­kesini takmak, onun sonu gelmeyen nutuklarına, ve­rip veriştirmelerine katlanmak… Bugüne kadar ayyaş olmaması şaşılacak şeydi doğrusu.

Bir gece. Tek istediği buydu. Onu küçük görmeye­cek, ya da en azından, hakkında düşündüğü kötü şeyle­ri yüzüne vurmayacak bir kadınla bir tek gece. Geldiği yerle, ya da kim olduğuyla ilgilenmeyen, bunlar yüzün­den ondan nefret etmeyen bir kadın. Bu noktaya kadar gelmişken, işin hallolduğunu görmek için cebinden para çıkacak olmasının bir önemi yoktu.

Kapı açılınca içerinin ışığı bahçeye yansıdı, üçgen şek­linde bir alam aydınlattı. Hizmetçi, kir pas içindeki eli ka­pının tokmağında, çelimsiz bedeniyle girişi kapatıyordu.

“İyi akşamlar,” dedi adam.

Hizmetçi kız, onun usta ellerden çıktığı belli olan, taba rengi pantolonunu, limanda saatlerce oradan ora­ya gidip gelmekten toz içinde kalmış ayakkabılarına kadar inen koyu yeşil paltosunu inceden inceye süzdü. Merak içinde gözlerini kısmış, adama bakıyordu. “Mi­safirler ön kapıdan girer.”

Adam onu duymazdan geldi. “Buranın sahibiyle gö­rüşmek istemiştim.”

“Madam Rubicon’la mı?”

“Evet.” Bu özel işletmeye pek sık uğramasa da, yıllar önce, Cambridge’ten tatile geldiğinde, sade­ce bir kez genelev deneyimi yaşamış olmasına rağ­men, Londra’daki pek çok erkek gibi o da, Curzon Caddesi’ndeki bu çift kanatlı kırmızı kapının varlığın­dan haberdardı. Madam Rubicon’un Yeri. Erkeklerin bütün kaprislerine katlanan, bütün isteklerini yerine getiren güzel kadınlarıyla ve en önemlisi de, kimsenin sırrını açığa vurmamakla ünlü olmuş bir yer. Şu anda arka bahçede olmasının sebebi de buydu.

Hizmetçi kız kaşlarını çattı. “Neden görüşmek isti­yorsunuz?”

Söylemek zorunda mıydı? Sorusuna sadece Madam’ın kendisi cevap verebilirdi. Ayaklarını yere sür­tüp de zavallı bir görüntü sergilememek için kendini zor tutuyordu. “Bir iş meselesi.”

Kız bir şey diyecek oldu. Adam onun sorular sormaya devam edeceğini düşünüp kendini buna hazırlamıştı. Ne tür bir iş meselesi olduğunu soracak olursa, güya ken­dine uygun bir kadın bulamamış gibi, ihtiyacı olan şeyi bir hizmetçi kızın vermesi konusunu görüşeceğini söyle­yecekti. Gururu yeterince ayaklar altına alınmıştı. Daha fazlasma hiç ihtiyacı yoktu. Sekreteri Decker çoktan evi­ne gitmişti herhalde. Masasında bitirilmeyi bekleyen bir sürü iş vardı. Decker sabah yeni dosyalan getirmeden, sabaha kadar birazım halledebilirdi. James ofisinde hep temiz bir takım ve tıraş takımı bulundurur, çalışırken uyku bastığında deri kanepede uyurdu. Pek konforlu sa­yılmazdı, ama masada uyuyakalmaktan iyiydi elbette.

Ama beklediği gibi olmadı, aksine, hizmetçi kız ka­pıyı açıp onu buyur etti. İçerisi pek geniş sayılmazdı, fazla eşya yoktu, tavandan sarkan bir avizeyle aydınla­tılmıştı. Tam karşısında bir merdiven vardı, sağındaki kapı kapalıydı, solundaki aralık duran kapı ise mutfağa açılıyordu. Kadeh şıngırtıları, ayak sesleri, mırıltılar ge­liyordu. Kalabalık bir eve yakışır, işlek bir mutfak.

“Kendisi kabul salonunda. Orada mı, yoksa ofisin­de mi görüşmek istersiniz?”

Kabul salonunda görüşmek isteseydi, ön kapıdan gi­rerdi herhalde, değil mi? Bütün sinirleri ayaklanmıştı. Sa­kinleşmek için kendini epey zorladı. “Ofisinde, lütfen.”

Hizmetçi kız başını sallayarak döndü. Adam onun peşinden merdiveni çıkıp dar koridorda ilerledi. Burası belli ki, evin hizmetlilere ayrılan kısmıydı. Yerler ve duvarlar tertemiz, ama bomboştu. Bir kapıdan girdiler. Burası da evin genel alanı olmalıydı. Zarif, kristal aplik­ler, uzun tüylü halılar, duvarlarda açık kahverengi ipek duvar kâğıtları vardı.

Önü sıra yürümekte olan kız köşeyi dönüp masif meşe kapıyı açtı, eliyle onu içeri buyur etti. “Burada bekleyebilirsiniz. Kendisi birazdan gelir.”

Onu içeride yalnız bırakıp çıktı.

Adam kapıyı kapatıp beklemeye başladı. Masanın önünde duran kırmızı deri kaplı iki koltuğu görmez­den gelip ayakta dikilmeyi tercih etmişti. Parmak uç­larını masanın üstünde gezdirdi. Tik ağacı. Doğudan getirtildiği, usta işi olduğu belliydi. Ucuz bir mobilya değildi mutlaka.

Etrafa göz gezdirdi. Beyaz panellerle kaplı duvarlar, yaldızlı çerçeveler, masa kadar kaliteli mobilyalar. Zen­gin, ama zevksiz değildi, aksine, ağırbaşlı bir tarzı vardı bu ofisin. Aristokrat bir hava yaratılmıştı. Evin genel alanına uyan bir havaydı bu. Madam müşterilerini iyi tanıyordu herhalde ve bütün bunların parasını çıkarabiliyorsa, işini çok iyi yapıyor ve çalışanlarına yüksek ücretler ödüyor olmalıydı.

Ensesini ovuşturdu. Bu gece yapmayı düşündüğü şey aklına geldikçe, huzursuzluktan midesi kasılıyordu. Huzursuzluk hissettiğine şükretti, en azından pişman­lık, hatta daha kötüsü, suçluluk duymuyordu. Evine giderken defalarca önünden geçtiği bu binaya girmişti artık. Arka kapıdan girmesinin akıllıca bir hareket olup olmadığından emin olamıyordu bir türlü. Evliliğin kut­sallığına inanan kalmamıştı pek, ama o öyle biri değil­di. Şartlan, ya da karısının isteklerini göz önüne alma­dan ki bu istekler hep tek taraflıydı, bile bile bu evliliği yapmıştı ve bağlılığını sürdürmekte kararlıydı.

Üç yıl dayanmıştı. Diğeri neydi? Bencilce ihtiyaçları, keşfetme riskine değer miydi? Hele de bu yıl çok önemliyken.

Belki de buradan gitmeliydi. Madam gelmeden fır­satı değerlendirip gidebilirdi. Ofisine dönüp, son üç yıldır olduğu gibi kendini işine verebilirdi.

Göğsündeki boşluk canını yakıyor, sivri mızrak ba­tıyordu bütün benliğine.

Masaya tutunup başını önüne eğdi. Bütün vücudu şiddetle kasıldı.

Sadece bir kez. Haberi bile olmaz, dedi kendi ken­dine. Birlikte olacağı kişi başkasına ihanet etmiyorsa, hatta onu gerçekten istemiyorsa bile, bu gerçek bir ihanet olmazdı ki.

Derin bir iç geçirip doğruldu, kırmızı deri koltuğa oturup Madam’ı beklemeye koyuldu.

***

Atlı araba yavaşladı, durdu. Rose Marlow’un, gel­diği yeri görmek için arabadan dışarı bakmasına gerek yoktu. Son on altı saattir içini kaplayan korku, ruhunun ve bedeninin her santimini demirden bir örtü gibi sar­mış, omuzlarını çökertmiş, bu ağırlıkla başı önüne eğil­mişti. Bu çok iyi bildiği bir histi. Aynı şeyi daha önce de defalarca yaşamış olmasına rağmen içinden küfretti, bu seferki çok daha yoğun bir korkuydu.

Yalnızlığının son anlarını doya doya yaşamak için gözlerini kapadı. Atların nal sesleri ve tekerlerin altında ezilen toprağın hışırtısı kesilince kendini bir tuhaf hisset­mişti. Arabacıya devam etmesini, geldikleri yoldan geri dönmesini söylemeyi çok isterdi. Ama ne kadar isterse istesin, kaçınılmaz olan bu durumu değiştiremezdi.

Teslimiyet duygusuyla iç geçirdi, nefesi arabanın karanlığını kapladı. Yavaşça başını çevirip dışarı baktı. Arka bahçe ön taraf gibi lüks ve ihtişamlı değil, gayet sade ve amaca yönelikti. Güneş saatler önce batmış­tı. Karanlık gökyüzünde yükselen ay, bulutların ardına gizlenmişti. Karanlıkta kalmış kapıya giden adım taşları, mutfağın iki camından süzülen san ışıkla aydınlanı­yordu. Öbür pencereler, meraklı gözlerden sakınmak ve müşterilerin istediği mahremiyeti sağlamak için ka­lın perdelerle sıkı sıkı örtülmüştü.

“Sadece bir hafta,” dedi, kendine cesaret vermek için. Ama fısıltıyla söylediği bir sözler onu pek de rahatlatmamıştı.

Yedi gece. Daha önce defalarca yapmıştı bunu ve yine yapabilirdi. Yapıp yapamama meselesi olmaktan çoktan çıkmış, isteyip istememesinin hiçbir zaman önemi olmamıştı. Bu bir gereklilikti. Kötünün iyisi, her şeye son vermenin tek yoluydu. Tuttuğu araba Madam Rubicon’un genelevinin önünde her duruşunda, irade­sini sınıyordu. Bedfordshire’daki çiftliğine dönmeden önce bir hafta daha geçirme iradesi.

Arabacı yerinde kımıldanınca araba sağa sola yalpa­ladı, ona yapması gereken şeyi hatırlatmak ister gibi, yaylar gıcırdamaya başladı.

Maudlin hiçbir şeyin sonunu getiremediğini düşü­nüyor, erkek kardeşi Dashell’in birikmiş borçlarını otu­rarak ödeyemeyeceğini biliyordu.

Kendini topladı, sertçe başını sallayıp ayaklarının dibinde duran valize uzandı.

Arabadan inerken, “Haftaya Çarşamba mı geleyim?” dedi arabacı.

“Evet, Frank.” Pelerininin cebinden parasını çıkar­dı, ayaklarının ucunda yükselerek arabacıya uzattı. Elli yaşlarında, nazik, iri yarı bir adam olan Frank Miller, dört yıldır onun arabacısıydı. Nerelere gidip geldiğini çok iyi bilirdi. Her ayın son çarşambası, sabah sekiz­de gelir, bir hafta sonra da, onu yeniden evine götür­mek için büyük beyaz evin arka bahçesine yanaşırdı. Bir günlük bir geziye çıkmış da, otelde gecelemiş gibi ayarlarlardı zamanı.

Frank hafifçe başım eğip dizginleri eline aldı. Hiç­bir şey söylemedi, ona iyi akşamlar dilemedi. Böyle hoş sözlerin gereksiz olduğunun farkındaydı. Atlardan biri sabırsızca başını silkeledi. Bir an önce yola düşmek isti­yordu, ama adam atları zaptetti. Kadın adım taşlarını ta­kip ederek arka kapıya giderken, arabacının ardından baktığını biliyordu.

Kapıyı çalar çalmaz hemen açıldı.

Kıvır kıvır, koyu san saçlı, dümdüz kahverengi el­bisesinin beline kirli, beyaz bir önlük bağlamış bir kız belirdi kapıda. “Geç kaldın.”

Rose, hizmetçi kızın sesindeki imayı anlamazdan gelerek içeri girdi. “Dünkü yağmur yollan mahvetmiş. Yapacak bir şey yoktu.” Atlardan birinin nalının çıktı­ğını, Luton’da mola verip nalbant getirtmek zorunda kaldıklarını anlatmadı. Hizmetçi onun çektiği sıkıntı­larla ilgilenmiyordu, o sadece öfkesini kusacak birini arıyordu.

Kız kapıyı kapatır kapatmaz, Rose dizginlerin şakla­dığını, arabanın hareket etmesiyle, koşumların tıngır­dadığını duydu. O içeri girmeden, Frank asla gitmezdi. Rose, arabacının, kendisinden istenmeden yaptığı bu nazik hareket için minnet duyuyordu. Dört yıl geçme­sine rağmen, hâlâ Londra’da tek başına dolaşmaya ce­saret edemiyordu. Eskisi gibi sürekli arkasına dönüp dönüp bakmıyordu pek, ama Madam’ın sözleri bile, bu huyunu tümden geçirememişti. Tuhaf olan şey, çok korktuğu bu yere, aylar boyunca güven içinde gelip gitmesiydi. Ama çalıştığı işte mantık aramaması gerek­tiğini uzun zaman önce öğrenmişti.

Hizmetçi kız Rose’un valizini taşımaya yardım et­medi, etmek istese de, o izin vermeyecekti zaten. Kız kapıyı kilitledi, ağzının içinde söylene söylene mutfağa döndü.

Rose dik merdivenlerden ikinci kata çıktı. Yoğun bir akşamın tanıdık sesleriyle doluydu ev. Anlaşılma­yan mırıltılar, ayak sesleri, sarhoş kahkahalar. Kapıyı açmadan önce durdu, derin bir nefes aldı, yavaşça iç geçirdi. Neyse ki koridorda kimse yoktu. Sağdaki son kapıya doğru ilerlerken, uzun tüylü halılar ayak sesle­rini yutuyordu. Kulaklarını, odasının karşısındaki kapıdan gelen zevk çığlıklarına tıkamaya çalıştı. Bu ses omurlarına kadar işlemiş, yedi gece boyunca onu bek­leyen şeyleri tokat gibi yüzüne çarpmıştı.

Şansı yaver giderse, belki sadece altı gece… Valizi­ni öbür eline alıp cebinden anahtarını çıkardı. İsteme­mesi gerektiğini biliyordu, sonuçta Londra’ya bir amaç uğruna gelmişti, ama umudunu bastıramadı.

Geç kalındığı zaman çok kızıyorlardı, ama on saat­lik yol on altı saate çıkınca, geçici bile olsa, cezasını erteledikleri için minnettardı.

Anahtarın kilitte dönerken çıkardığı ses koridorda yankılandı. Damarlarına sızan umut kırıntılarını onunla alay edercesine yok eden bir ses. Gece yansını çok­tan geçmişti saat, ama bunun bir önemi yoktu. Zevk peşinde koşanların gecesi, gündüzü olmuyordu. Onlar sadece kendilerini düşünür, zevklerini doyurmaya ba­kardı. Bunun için kimi kullandıklarınınsa hiçbir önemi yoktu.

İç geçirip odaya girdi, kapıyı arkasından kapattı. Mermer şömine yanıyordu. Krem rengi sırmalı kumaş­la kaplı kanepenin yanında duran masadaki üçlü şam­dan da yakılmıştı. Jane odayı kontrol etmişti herhalde, mumlar kendi kendilerine yanmadıklarına göre…

Oturma odasına bitişik olan yatak odasına tarafına geçti. Oranın şöminesi de yanıyordu. Odayı kaplayan devasa, dört direkli yatağın üstündeki örtüde tek bir kı­rışık bile yoktu. Yastıklar güzelce kabartılmış, maun ya­tak başına düzgünce dayanmıştı. Gardıropta da, komo­dinlerde de tek bir toz zerresi bile yoktu. Rubicon’un evinde hiçbir şey bedava değildi. Onun odasını hazır eden bir hizmetçi vardı. Kendi özel odası biraz küçük­tü, burayı üç hafta boyunca boş bırakmanın maliyeti çok fazlaydı, ama Rose, bütün bu masraflara değeceği­ne karar vermişti.

Valizini boşaltması sadece birkaç dakikasını aldı. Şehir ve çiftlik hayatını asla birbirine karıştırmadığı için, yanında fazla bir eşya getirmemişti. Üstündeki so­luk mavi elbiseye benzeyen, gönderildiği işlerde giy­mek için getirdiği beyaz ketenden günlük bir elbise, ahşap sapı kullanılmaktan parlamış bir saç fırçası ve ba­basının göçüp gitmeden birkaç ay önce sipariş verdiği Dashell’in minyatürü. İradesi zayıfladığı anlarda bura­da bulunmasının sebebini hatırlatsın diye.

Parmak uçlarını oval çerçevede gezdirdi. On sekiz yaşma basan kardeşi Dash, artık bir erkek olmuştu. Si­yah kıvırcık saçlı, yusyuvarlak suratlı o oğlan çocuğun­dan eser yoktu. Son beş yılda nasıl da büyümüş, boyu boyunu geçmiş, ama mavi gözlerindeki o afacan ifade aynı kalmıştı. Başına belalar açan o ifade. Londra’dan ayrılmadan önce, kardeşiyle Oxford hakkında bir gö…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>