Yüzbaşının Oğlu | Nedim Gürsel | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

yuzbasinin-oglu-nedim-gursel-dogan-kitap27 Mayıs’ın karanlık günlerinde yasak ve imkânsız bir aşkın hikâyesi.

Ayağında yüksek ökçeli iskarpinler yok bu kez, terlik giymiş. Bana doğru dönünce göğüsleri çarpıyor gözüme. Sutyenden fışkıracakmış gibi duruyorlar…Birden ani bir kararla, neredeyse koşarcasına geliyor yanıma, koltuğa bırakıyor kendini. Yanı başımda kalbinin atışlarını duyuyorum. Genç bir kızın kalbi gibi çarpıyor diyeceğim ama emin değilim bundan. Genç bir kız kalbinin çarpışını o ana dek ne duydum ne hissettim. Peki, ne olacak şimdi? Aklında ne var? Sorular zihnimde geçit töreni yaparken elini başıma götürüp saçlarımı okşamaya başlıyor. Sonra, belki de bir şey demiş olmak için, “Saçların uzamış” diyor. Bununla da yetinmeyip, “Benimkilerden daha uzun” diye fısıldıyor kulağıma ve öbür eliyle omzumdan tutup kendine doğru çekiyor beni. Derken dudaklarımız birleşiyor.

Nedim Gürsel’in çok tartışılacak, çok ses getirecek yapıtlarından biri. Ve hiç kuşkusuz en pervasızı…

Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan bir ergen. Lakabı Yüzbaşının Oğlu. Babası 27 Mayıs’ın karanlık atmosferinde ismi Asan Hasan’a çıkmış bir asker. Sıra arkadaşları Beyoğlu’nun batakhanelerinde, arka sokaklarında cinselliği keşfederken o kendini yasak bir aşkın kucağında, en yakın arkadaşının annesinin kollarında buluyor…Bu tek sesli ama çok katmanlı romanda yasak bir aşk yok yalnızca. Bir yaşlı adam geçmişiyle ve otoriteyle hesaplaşıyor. Toplumsal tabularla kurumları kökünden sarsarak. Baskıyla özgürlük ikilemi arasında sıkışıp kalmış insanın dramını anlatırken, okuru hem Anadolu’nun kışla kentlerinde hem eski Beyoğlu’nun büyülü dünyasında dolaştırıyor. Yüzbaşının Oğlu alaycı ve son derece samimi, sivri dilli bir roman.

***

1

Hikâyemi anlatmaya annemin ölümüyle başlıyorum. O gün okumayı sökmüştüm. Okula yazıldığım yılın or­talarına doğruydu. Belki biraz geç kalmıştım ama artık benim için de harfler karatahtada karmaşık çizgiler ol­maktan çıkmış, anlam kazanmışlardı, İşaretparmağımı üzerlerinde gezdirerek teker teker okuyabiliyordum on­ları. BABA BANA TOP AL! AL SANA TOP! YAŞA BA­BA YAŞA! Ve gerçekten de o güne dek oynadığım las­tik toplardan farklı, pompayla şişirilen meşin bir top al­mıştı babam. Topçu subayıydı. Kışladan bir top da ala­bilirdi, ağzından hiç düşürmediği deyimle, “Maksat ik­tisat” deyip o top sesini andıran kahkahalarından biri­ni patlatarak. Babamın, hele içki sofrasındayken pat­lattığı kahkahalardan ibaret değildi çocukluğumun ses­leri, gerçekten top atıldığı da olurdu. Ramazan boyun­ca iftan haber vermek için değil; manevralar başladı­ğında kışladan karşı tepeleri vururdu toplar. Yazın gü­neşin yakıp kavurduğu, kışın karla kaplı tepeler toz du­mandan görülmez olurdu. “Boşuna atıp duruyoruz işte” derdi babam, “ne düşman var tepelerde, ne in ne cin! Milletin parasına yazık”. Eli sıkıydı evet, ama cüzdanı da fazla kabarık sayılmazdı. Hem şakanın sırası değil­di, daha yeni cenaze kalkmıştı evden.

Annemin tabutunu musalla taşma koyanlar arasın­da merhumenin bir tek yakını yoktu ama babamın iç­ki arkadaşlarıyla silah arkadaşları vardı. O gün, anne­min hiçbir akrabası olmadığını, çünkü yetim büyüdü­ğünü, babamın onu çok genç, hatta çocuk yaşta bir ye­timhaneden alıp evlendiğini bilmiyordum. Annemin öl­düğü yaşı çoktan geride bıraktım, babamdan da fazla yaşadım. Her ikisinin de üzerimde fazla haklan oldu­ğunu söyleyemem. Zaten annemi yalnızca beyaz, elmacıkkemikleri biraz çıkık, yuvarlak bir yüz olarak anım­sıyorum. Bir de geceleyin başucumda karanlığa üfleme­den önce kulağıma fısıldadığı duaları aklımda. Yatıştı­rıcı bir sesi vardı, yumuşacık. Ya da çocukluğumun kar­lı gecelerinde uykuya dalmadan önce bana öyle gelir­di. Babamın top gibi patlayan kahkahalarından da, iç­kiyi fazla kaçırdığında iyice cıvıklaşan sesinden de çok farklıydı. Şimdi düşünüyorum da, hayatını çok sonrala­rı merak edip araştırdığım annem, “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” demeye dilim varmıyor ama hiç yaşamamış gibi ölen Anadolu kadınlarındandı. Faz­la güzel sayılmazdı. Bendeki fotoğrafında biraz zoraki gülümsüyor. Kara gözleri hafif çekik, bakışları dalgın. Terk edilmişliğin, yetimliğin onulmaz acısı sinmiş yüz çizgilerine. Alnı geniş ve ferah. Belki saçlarını, uzun siyah saçlarını arkada topuz yaptığı için öyle görünü­yor. Şöyle bir güzel salsa onları, omuzlarına dökse. Ba­bamın dinlerken ağladığı şarkıdaki gibi “tarumar” et­se. Derken, bir kahkaha patlatmasa da, şöyle doya doya gülse. Kendini bıraksa biraz, öyle pencerenin önünde, karşıdaki çıplak, boz tepelere dalıp gitmese. Elindeki gergefi artık işlemese. Konu komşuya gitse biraz, gar­nizon lokantasında babama eşlik etse. Göle karşı birlikte kadeh tokuştursalar. Babamın sofra arkadaşlarıyla söylediği şarkılara o da katılsa.

Şimdilerde oldukça sık bakıyorum bu fotoğrafa, oy­sa üzerimde taşımama rağmen, yıllarca bir kentten bir başka kente, bir kadından ötekine savrulurken aklı­ma bile getirmediğim çok oldu. Demek ki yalnızca anı­lar değil, eski fotoğraflar da naftalin kokan sandıklar­dan çıkarılmak için bazı yaşlan bekliyor. Zaman anne­min suretini belleğime nakşetti zaten, böyle ikide bir fotoğrafına bakmama gerek kalmadı. Yine de, neden bilmem, belki bu dünyadan iz bırakmadan geçtiğini kabullenemediğimden, bir zaman olmuş o da yaşamış diyebilmek için yanımdan ayırmıyorum fotoğrafım; baba­mın kafayı bulunca tekrarlamaktan bıkıp usanmadığı deyimle böyle “zırt pırt” bakıyor, gözlerinden, kara saç­larından, kara kaderinden bir anlam çıkarmaya çalışı­yorum. Bir zamanlar alfabedeki kara biçimlerden de bir anlam çıkarmaya çalıştığım gibi. BABA BANA TOP AL! Gerçekten de, annemin cenazesinin kalktığı gün, sözü­nün eri olduğunu kanıtlamak için mi, yoksa bana acıdı­ğından mı bilmem, meşin bir top almıştı babam. Lojma­nın duvarına şut atarken annemi bir daha göremeyece­ğimi bilmiyordum. Babam elimden tutup zorla sürüklemeseydi sanırım cenazeye de gitmezdim. O meşin top­tan alırdım öcümü, şutladıkça lojmanın yeni boyanmış sarı duvarından seken, kelle gibi yuvarlanıp giden, pe­şinden koşturdukça hızlanan toptan.

Annemin böyle ansızın, babamın görevi gereği yeni taşındığımız taşra kentinde çok sık kullanılan deyim­le “durduk yerde” ölüvermesi elbette beklenmedik bir olaydı. Gençti daha, hamarattı. Evi derleyip topladık­tan sonra kerevete bağdaş kurup oturur, sanki bu dün­yadan erken gideceğini sezmiş gibi, kanaviçeye serviler işlerdi. Onun servilerini, Osmanlı çinilerindeki renk ve biçimleriyle anımsadığımda yalnızca kötü kaderi gelmi­yor aklıma, geceleyin eve körkütük dönen babanım çın­gıraklı çeyiz sandığım açıp annemin göz nuru el işleri­ni koklayarak ağladığım da anımsıyorum. Masa örtüleri­ni sermeye kıyamazdı annem, hem babamın emir eri sa­kar adamın tekiydi, ortalığı derleyip toplarken bakarsın kirletiverirdi o canım işlemeleri. Temizliği annemle bir­likte yaparlardı, alışverişeyse Ahmet yalnız gönderilirdi. Ne annem ne babam, hatta ne de muhacir kökenli ba­baannem adıyla çağırmazlardı emir erini. Memet derler­di, Memet aşağı, Memet yukarı. O da, babaanneme bile, “Emret komutanım” diye karşılık verir, Memet diye çağı­rtmaktan hiç gocunmazdı. Kışlada bir dolu vardı bu Memet’lerden, hem komutanın emir eri olmak eğitime çık­maktan da, kışlada gün saymaktan da yeğdi.

Doğrusu Azrail’in böyle tez yetişip anneciğimin canı­nı alması için görünür bir neden yoktu ortada. Anevriz­ma dediler, aort daman patlamış. Öyle durduk yerde nasıl patlar bir damar anlayamadım. Hadi ben neyse, doktorlar da anlayamadı. O zaman “anevrizma”nın da, “aort”un da anlamını bilmiyordum elbette. Öğrenmem için aradan yıllar geçmesi gerekti. Yaşlandıkça fark et­tim bedenin kırılganlığını; doktorların elinden çektiğim çile sayesinde hayatta en hakiki mürşidin ilim değil, lastik tekerlekli arabasıyla her gün kapımızın önünden geçen Turşucu Hurşit de değil, zaman olduğunu öğren­dim. Akreple yelkovanın yarışı örseledi dört bir yanımı, takvimden koparılan her yaprakla ölüme biraz daha yaklaştım. Anneme kavuşmama az kaldı. Kendi gelme­den önce bana annemin suretinde görünen Azrail’le başbaşayım artık, nicedir onunla düşüp kalkıyor, onunla yaşıyorum. Onda tüketiyorum annemin erken ölümüyle bana bağışladığı ömrünü. Annem usulca yaklaşıyor, or­talığa çekidüzen verdikten sonra kerevetin üzerine çıkı­yor. Ne tuhaf, çocukluğumun evindeyim yine ama çocuk değilim. Olan biten her şeyi, tıpkı geçmişteki gibi gö­rebiliyorum. Babaannemin komşulara annemi çekiştir­diğini bile duyuyorum babamın kahkahaları arasında. Subay lojmanlarının en üst katındaki evimizden kar­şı tepeleri ve gölü görüyorum. Aşağıda babamı her gün kışlaya götüren cip duruyor ama emir eri yok. Sırra ka­dem basmış Ahmet, hangi cehenneme gittiyse babaan­nemin çağırmalarına bile kulak astığı yok. Oysa bir ko­şu alışveriş yapıp gelmesi, annem mutfakta yemek ya­par mezeleri hazırlarken içki sofrasını kurması gerek. Sonra da, “Başka bir emriniz var mı komutanım?” diye babama, babam ortalıkta yoksa babaanneme sorduktan sonra ayak altında dolaşmaması, ancak bu işler bitti­ğinde sır olması gerek, böyle güpegündüz, vakt-i kera­hetten önce değil. Derken, yusyuvarlak, gümüş bir tep­si biçiminde ay doğuyor. Annemin sabırla işlediği ger­gefte, servilerin ardından doğuyor ay. Ve şavkı annemin yüzüne vuruyor.

Annemin tam olarak ne zaman ve nerede öldüğü be­nim için uzun süre bir sır olarak kaldı, gerçeği öğren­diğimdeyse çok geçti artık, “Ölenle ölünmez” diyen ba­baannem hayatta değildi, ölenle ölmeyeceği her halin­den belli olan babamsa son yolculuğuna çoktan çıkmış­tı. İlkokulda ezberlediğim o şiirdeki gibi, “Çocuktum top oynadım acıktım” demeyeceğim ama fazla da eşe­lemedim olayı; herkes gibi, komşular ve babamın silah arkadaşlarıyla içki arkadaşları gibi, hatta emir eri Ahmet gibi, bana anlatılanlarla yetindim. Çocuk aklımla fazla akıl yürütecek durumda değildim. Babam, “Zırla­yıp durma, erkek adam ağlamaz” deyince gözyaşlarımı içime gömmek zorunda kaldım. Babaanneminse etekle­ri zil çalıyordu. Gelinini günahı kadar sevmediği, oğlu­na layık görmediği öylesine belliydi ki, “Allah taksiratı­nı affetsin” derken hiç tanımadığı bir başkasını kaste­diyordu sanki. Gözlerinde o zaman pek anlam vereme­diğim, ama şimdi gerçeği bildiğim için bana çok doğal gelen bir korku, dahası bir tedirginlik sezdiğimi anım­sıyorum.

Ağzımda “hayat”ın tadı, okuldan yeni dönmüştüm. Öğretmenimiz okumayı söken her çocuğa yamalı boh­çayı andıran o eski püskü, siyah el çantasında özenle taşıdığı “hayat” şekerlerinden verirdi. Ortası delik yüz parayı bastırdın mı bakkaldan da alabilirdin şekeri, ama ödül olarak yenilen “hayat”ın tadı başkaydı. Hem tren yoluna dek gidip raylara koyduğumuz yüz paralar, üzerlerinden lokomotif ve vagonlar geçtikten sonra, iyi­ce büyümüş, neredeyse tanınmaz duruma gelmiş olur­du. Değerlerinin de büyüdüğünü zannedip kumbara­ya atardık; ne de olsa, “maksat iktisattı”, o yaşta baş­ka bir maksadımız olamazmış gibi, İçini yer, ne yemesi neredeyse çiğnemeden yutar, kâğıdını da biriktirirdik. Çok şey biriktirmedim hayatta, annemin servileri ha­riç her şeyi, daha sonradan merak sardığım pul kolek­siyonumu bile elden çıkardım da, “hayat” şekerlerinin kâğıtlarını, o eprimiş, renkleri birbirine karışmış dört köşe kâğıt parçacıklarını atmaya kıyamadım. Hâlâ sak­larım sandıkta. Onlardan ayrılırsam “hayat”tan da ay­rılırım endişesiyle belki, belki bana dünyayı, başka ül­kelerle başka hayatların da olabileceğini öğrettikleri için. Beni engin okyanuslara, balta girmemiş ormanla­ra, uzak mor dağların da ötesindeki çöllere çağırdıkları için. Kimi zaman rengi atmış hayvan resimleri de olur­du “hayat” kâğıtlarında, başlarından su fışkırtan bali­nalar, gür yeleli aslanlar, benekli leoparlar, bakışları babaannemin bakışlarına benzeyen kartallar… Seriyi tamamlayınca bir kutu bedava “hayat” kazanırdın. Ha­yat kazanılan bir şeydi evet, şimdi hayatını kazanmak isteyenin gerçekte onu kaybettiğini biliyorum ama ne kazanacak ne de kaybedecek bir şeyim kalmadı artık. Günler, göl kıyısındaki o küçük kentte, kışlayla okul, tren yoluyla lojman arasında geçen, yazlık sinemalarda gördüğüm Ayşecik filmleriyle şenlenen çocukluğumdan uzak, annemin ay yüzüyle o öldükten sonra artık top gibi patlamayan babamın kahkahalarından da uzak, burada da geçip gidiyor işte. Gecelerse bitmek bilmiyor.

Öğretmenimin verdiği şekerle sevincim ikiye katlan­mıştı o gün. Hem hayatla aramdaki en büyük engeli aşıp okumayı sökmüş hem de kovandan bal çalan ayı­lı “hayat”la seriyi tamamlamıştım. Aklım kazandığım şekerlerdeyken annemin hayatını kaybettiğini söyledi­ler. Sonraları şiir okuma yarışmasında bana birincilik kazandıracak o dizelerdeki gibi uyumuş, bir daha uyanamamış. Diyeceğim annemin de, “Otuzbeş Yaş” şairi­nin dediği gibi, bir namazlık saltanatı oldu taht misa­li musalla taşında. Tabutu önünde saf tutanların arasındaydım, babamın yanında. Babaannemse geride, ce­naze namazı kılmaya hakkı olmayan kadınlarlaydı. Su­bay eşleriydi çoğu ve annemi hep küçümsemiş, ona te­peden bakmışlar, bir kez olsun konkene ya da çaya da­vet etmemişlerdi. Fısıldaşıp duruyorlardı aralarında. Hiçbirinin tek damla gözyaşı dökmediğini bugünmüş gibi anımsıyorum. Babam üniformasını giymiş, çizme­lerini parlatıp sinekkaydı tıraş olmuştu. Anlaşılan ka­rısını bir şehit gibi uğurlamak istiyordu son yolculuğu­na. Silah arkadaşları sivil giyinmişlerdi. Alay komu­tanı da son anda katılmıştı aralarına. Yüzbaşı babam, ilk kez kendisinden yüksek rütbeli birinin önünde ol­manın keyfini yaşıyordu. Bunu, çocuk aklımla fark et­miş değildim elbette, ama şimdi çarşı camiinin avlu­sundan kaldırılan cenazeyi hayal ettikçe, babamın için­de bulunduğu ruh halini de tahmin edebiliyorum. Ka­rısını kaybetmiş yaslı bir kocadan ziyade rütbesi gere­ği bir taburu değil de koskoca bir alayı komuta ediyor­muş gibi davranıyordu. Silah arkadaşları onun bu taf­rasından rahatsız olmuşa benziyorlardı. Sofra arkadaş­ları da, savcı (o zamanki adıyla müdde-i umumi) başta olmak üzere cemaatin içinde yerlerini almışlardı. Onla­rı dikkatle inceleseydim yüzlerindeki ifadeden bir şey­ler çıkarabilirdim belki. Örneğin savcının neden ikide bir iç çektiğini, “Lâ havle velâ kuvvete” diye mırıldandı­ğını merak edip cenaze kalktıktan sonra bu sözlerin ne anlama geldiğini babaanneme sorabilirdim. Ama, de­dim ya, şekerlerdeydi aklım; annemin, zavallı anneciği­min ölümünde değil, imam, “Hatun kişi niyetine el Fa­tiha” dediğinde ben de herkesle birlikte avuçlarımı açıp duaya başladım. Arkada, cami avlusunun duvarı dibin­de siyah başörtüsüyle yere saplı bir hançer gibi dimdik duran babaannemden öğrendiğim ilk ayetten sonrası­nı getiremedim. Aklımda Afrika’nın balta girmemiş or­manlarında daldan dala atlayan kırmızı kıçlı maymun­lar, pençelerindeki tavşanla havada fır dönen kartal­lar, göğüslerini yumruklayan goriller, kaplanlar, gerge­danlar ve kavak boyunda zürafalar vardı. Karga gak­larken, “Çık bu dala bak”; leylek derken, “Hani ba­na çekirdek” der gibiydi. Ve babamın dediğine bakılır­sa civar dağlarda sayılan giderek çoğalan ayılar dolaşı­yordu. Rastlantı bu ya, onlardan biri “hayat” şekerimin kâğıdında kovandan bal çalıyordu, bir başkasınıysa ba­bam avlamış, postundan annesine yumuşacık, güzel mi güzel bir namaz seccadesi yapmış; kafasını da, içine sa­man doldurup konuk odasındaki büfenin üzerine, dü­ğün fotoğraflarının tam yanına koymuştu. O zamanlar benim için dünya, babamın yaş günümde hediye ettiği, ne var ki ancak heceleyerek okuyabildiğim Hayvanlar Âlemi adlı kitaptan ibaretti, insanlarla pek ilgilendi­ğim yoktu. Daha sonraları, babamın içki sofralarından aşina olduğum yüzleri hayvanlara benzetme alışkanlı­ğımın nedeni de bu olsa gerek. Şimdi böyle düşünüyo­rum evet, oysa annemin öldüğü yıl dünya sözcüklerden çok resimlerden ve seslerden ibaretti, yüzlerden değil. Anlamdan önceydi ses, Turşucu Hurşit’in kavanoz do­lusu lahana, hıyar, biber, domates turşularıyla sokak­tan geçerken bağırışı, annemin dua ederken dudaklarının arasından çıkardığı Asıltı, yağmurun damda tıkırtı­sıyla rüzgârın göl boyunca salınan kavaklardaki hışırtı­sı, babamın top gibi gürleyen kahkahası, bütün bunlar ve hâlâ kulaklarımda çınlayan, geceleyin uykumu bö­len sesler el yordamıyla keşfetmeye çabaladığım dün­yanın bir parçasıydılar.

Neyse ki fazla sürmedi namaz; oysa ramazan boyu babaannem başını seccadeden hiç kaldırmaz, sabaha dek teravih namazı kılardı, babam yan odada sofra arkadaşlarıyla kafayı çekerken. Aralarında başöğretmen de vardı, sınıf öğretmenimize âşıktı sanırım, tabii bu aşkın anında dillere düşeceğini, zürafa boyunlu, oku…

Yayım tarihi
  • Kitap AdıYüzbaşının Oğlu
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarNedim Gürsel
  • ISBN9786050918236
  • Boyutlar, Kapak13 x 19 cm , Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2014-01

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur