Yüzyılların Sırları

Şubat 11, 2013 ANATOLİA KİTAP, Dinler Tarihi, Mitoloji

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Efsanelerden füsunlardan ibaret; mitolojilerle yazılmış kadim tarih ve düşüncelere bir dikleniş bu kitap! Fizik ve fizik ötesi birçok yolculuk. Tevafuklarla yazdırılan bir kitap. İlahi hakikatleri gömenlerle hesaplaşma, akabinde “bilginin” ve “hikmetin” bahar kervanlarıyla yağmur olup dökülmeden önceki ilk katreleri… Halkbilimci Hakan Yılmaz Çebi , “risalet tohumu rehberleriyle” sözlü ve yazılı edebiyatımızda sırrını kısmen veya hiç bilmediğimiz naftalinli gerçekleri, Ney’e sırlanan namelerden icazet alarak okuyucularının belleklerine nefesliyor. Hz. Musa’nın azığındaki “ölü balığın” Hızır’la buluştuğu iki denizin birleştiği yerde dirildiği gibi beynimizdeki balıkları/uyutulan nöronları “ab-ı hayat” suyuyla YUŞA TEPESİNDE (!) buluşturuyor…

***

Kitabın Hikâyesi…

Eğitimci-Yazar Kemal Çitfçi ağabeyin arabasındayım, yıllardır Bilim ve Kâinat dergisinin genel yayın yönetmenliğinin yanı sıra, pek çok ilmi çalışmanın içinde olması sebebiyle de her zaman olduğu gibi sohbeti ilmi mevzularda kavileştiriyoruz.

Sohbetimizin bir yerinde her zaman alışık olduğum kutudaki küçük sakızlar yerine her gün binlerce kişinin ambalajından çıkardığı bazen içindeki manileri okuyup, bazen okumadan atıp çiğnemeye başladığı bildiğimiz şekersiz pek bilinen markalı sakızlardan birini ikram edince şaşırıyorum. Lakin sakız elime geldiği andan itibaren sanki radarların yakaladığı yabancı bir unsur gibi tüm benliğim nedense bu sakıza dikkat etmemi öneriyordu. Zaten o günü tekrar hatırladığımda; gün boyu, bugün özel bir şeyler olacak diye istim üstünde geçirdiğimi de hatırlıyorum…

Kalbime gelen ihbar-ı gaybi ile dikkat edilecek unsurun manide olduğu hissettiriliyordu.

Dakikalar yol boyu akadursun Kemal ağabeyin tefekküre dayalı sohbetinin manevi lezzetini yaşayamıyor; söylediklerini de can kulağıyla dinleyemiyordum.

Kendisinin, yaşadığım bu halet-i ruhiyeyi fark etmemesi için elimden geleni yapıyordum. Bedenen arabada ruhen farklı bir paralelde gibiydim ve ruhi bedenimi adeta sefer görev emri almaya hazırlıyordum.

Yarım kulakla da olsa sohbeti dinlediğim bir anda, sakızı ambalajından çıkarmaya, maninin yazıldığı o küçücük kâğıdı açtım gözlerimle hızlı hızlı okumaya başladım. Tüm dikkatimi son mısralara vermem gerektiğini de içsel olarak hissediyordum.  Tahmin ettiğim gibi ilk iki mısra “yağdı yağmur çaktı şimşek/sen de kendini şair mi biliyorsun…” nevindendi. Ancak “üçüncü mısra” tüm dikkatimi toplamama yetti:

“Hazır ol, yakında başlayacak 22’nin hükmü”

Akabinde, dördüncü mısra ise yine “çakan şimşek ve şair” muhabbetine has idi.

Lakin “üçüncü mısra” da geçen mesaja dönersek:

“Hazır ol, yakında başlayacak 22’nin hükmü”

Ne demekti şimdi bu?

O küçük ancak benim için âdete “görev kâğıdıyla” günlerce beraber gezdik. Zihnimin bir oyunu olmasın, bu kelimelerin ne alakası var burada diye cüzdanımdan çıkarıp çıkarıp okudum. Okudukça içimi derin bir sessizlik kapladı. Oysa bu tarz sırlı mevzuları, konuya vakıf olabilecek dostlarıyla sık sık istişare eden ben, bu defa kimseye “22 ve hükmü” mevzusunu açmadım ya da açamadım.

Uzun zaman içimde kaldı bu mevzu, hatta sefer görev emrini kaybetmem gerekir gibi bir hisle o mısraın geçtiği kâğıdı da bile bile kaybettim.

Zaman zaman o dörtlüğün  “3. Mısraının” sadece bana has bir mesaj olup belki de bu maninin o mısraının o firmanın hiçbir sakızında olmadığını da düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum… Zira hadiseler yaşandıktan sonra bu tarz düşünmeme sebep olacak tecrübelerim olmuştu. Tabii bunları o zamanlar fark edemiyorsunuz, herkesin sizinle aynı şeyi gördüğünü veya okuduğunu sanıyorsunuz hayatın içinde ortak paydaların içinde dahi özel hesaplar var (!) En önemlisi belki de içine bilmeden girmeniz gereken İLAHİ ÖRTÜLÜ HARPLER var…

Bir defasında defalarca nereye gittiğini dikkatle okuduğum otobüsün, Eminönü yerine Taksim’e gitmesi üzerine kendime müthiş derecede kızmış, yahu bari bir tane harf benzer hatta harf sayısı benzer üstelik o kadar dikkatli nereye gittiğini okudun deyip kendime hayli kızmıştım. Taksim’e gitmem gereken çok önemli bir olayı yaşadığımda ise İlahi bir sinyalizasyonun algılarımla nasıl oynadığına bir kez daha şahit olmuştum.

Tabii önemli olan bu algılarla Rabb’imizin yed-i kudretinde(kudret eli) oynanması; maazallah Şeytan ve avenesinin değil tabii.

NİHAYET “22”NİN SIRRI İLE YÜZLEŞİYORUM

Kader bu ya;

22 ile yüzleşme günü gelmiş olacak ki, “Meciddun Dağı’ndaki Sır Tek Dünya İmparatorluğu” kitap çalışmamın baskı işlemleri için Kum Saati yayınevinin merdivenlerinden çıkıyorum.

Dosyamı teslim ettiğim yayınevinin sahibi İlhan Ağabeyle konuşuyoruz,

- “Meciddun Dağı’ndaki Sır -TEK DÜNYA DEVLETİ-” demişsin bu dosyaya. Dosyaya şöyle bir göz attım, tasavvuf kitabı mı bu?

İlhan Bahar ağabeyin, dosyayı daha baştan aşağı incelemeden yaptığı açıklama biraz keyfimi kaçırsa da;

- Tasavvuf nefis terbiye öğretisidir, disiplinidir. MECİDDUN DAĞINDAKİ SIR isimli çalışmamız, ilk bölümlerde metafizik istihbarata dayalı bir dosyadır. Bu bilgilerin yanında yer alan diğer bölümler ise AÇIK İSTİHBARAT verileri dediğimiz verilere dayanıyor, dedim.

Bu açıklama üzerine gözünü aniden her tarafı yamulmuş ayakkabılık mı kitaplık mı diye karar veremeyeceğim metal bir rafa dikti ve en altında çöpe atılacakmış gibi duran toz içinde bir dosyayı bana getirdi.

Dosya üzerine 1992 tarihi düşülmüş. Daktiloyla yazılmış sayfaların sonuna gazete ve dergilerden bir sürü resim kesilip yapıştırılmış. Sayfalardaki yazıları şöyle bir gözden geçirdiğimde Halk Bilimci olarak bildiğim mitoloji ve efsaneleri ilginç bağlantılarla ilahi bir temele bağlıyordu. Ayrıca dünyanın başına gelmiş tufanlar, İlk insan fosilleri ile ilgili açıklamalar, buz adamlar, jeomanyetik kutuplar, Hermes- Hz. İdris Peygamber mi, Zeus-Zülkarney mi bağlantılarının yanısıra, Kıyamet takvimi vb. derken bir de ne göreyim;

“22. KATEGORİ 22’NİN SIRRI!”

Aha…

22’nin sırrı?

Evet, yanlış anlamadınız “22’nin sırrı” dedim…

Bir solukta okudum…

Elimi terleyen alnıma kavuşturduğumda,  Elhamdülillah 22’nin sırrını da çözdük dedim.

3 KARLI GECE…

Sağ olsun İlhan Ağabey hem üzerinde çalıştığım dosyayı basmaya karar verdi hem de 22’nin sırrını bulduğum bu garip dosyayı incelemem için bana teslim etti.

Eve girer girmez adeta eve kapanmam istenircesine günlerce İstanbul’a yoğun kar yağdı. Evimin olduğu Beylikdüzü’nde elektrikler kesildi, neredeyse iki gün boyunca hiç elektrik gelmedi. Ve ben evde tek başıma mum ışığında sabah akşam notlar ala ala o dosyayı didik didik okudum.

“OĞLUM ÖTELERE GİTTİ”

Dosyanın sahibi Ahmet Battaloğlu’na ulaşmak için dosyanın önsözünü adeta iz tarlası gibi kullandım. Önce, numaraları silik bir telefon numarasını ihtimal hesaplarıyla doğrusunu bulana kadar aradım ve annesine ulaştım. O yaşlı, ancak ilahi sese sahip kadıncağız oğluyla görüşme isteklerime, hep “ Oğlum ötelere gitti evladım, ben sizlere de çok dua ediyorum,”   ifadeleriyle cevap verdi. Öteler neresi teyzeciğim, dediğimde ise hep “öteler evladım çok öteler” diyordu da başka bir şey demiyordu…

Daha sonra bu telefon numarasını ve telefon numarasının olduğu sayfayı da kaybettim, adeta bir süre bu dosyayla ilgili hafızamı da. Bir yıla yakın uzun bir zaman geçti, sonra dosyayı tekrar gömdüğüm karanlık dolaptan çıkardım. Ne kadar enteresandır ki her okuduğumda kendime göre başka bir şeyler bulur oldum.

Ahmet Battaloğlu’na yeniden ulaşma trafiğini başlattığımda bu defa elimde telefon da yoktu, kendisine dilerse bu dosyayı kitap olarak çıkarmasına yardımcı olacağımı söyleyecektim. Ciddi bir editasyona ve ek bağlantı yapacak dosyalara ve konu tasnifine ihtiyaç vardı. Bu haliyle değerli bir derlemeydi.

Önsöz de teşekkür ettiği şahıslardan yola çıkarak kendisine ulaşmayı düşündüm. Aradan onca yıl geçmişti KİTSAN’dan bazı kişilere teşekkür ediyordu, buraya ulaştığımda tanımadıklarını söylediler kala kala en son Yalçın Kaya diye bir ismi araştırmaya başladım. Tabii Cağaloğlu ve çevresinde aramalıydım, nitekim öyle yaptım bu şahsın sahaflıkla uğraştığı anlaşılıyordu lakin onu da bulamadım. Bir ara dosyaya bakarken Kaya soyadının üstünden silik de olsa bir ok çıkarılarak birkaç satır üstte “sıra” kelimesinin yazıldığı dikkatimi çekti. Ben bu kelimeyi üsteki düşük bir cümleye ait sanıyordum. Ani bir uyanışla, Sakın bu isim Yalçın Sırakaya olmasın dedim…

Daha önce sahaflık yapmış Yalçın diye bir arkadaşım vardı lakin soy ismini bir türlü hatırlamıyordum. Bu dosyayı aldığımdan beri hafızam bir canlanıyor bir de adeta uykuya geçiyordu. Uykuya geçmesini beklemeden süratle Yalçın’ın sahaflık yaptığı eski işyerinin olduğu Özbekler Çarşısı’na gittim, soy ismini sorduğumda anladım, çok şükür ki aradığım adam oydu.

Ertesi gün Kıraç belediyesindeydim zira Yalçın’ın yeni görevi, Kıraç Belediye Başkan Danışmanlığı’ydı, hemen durumu anlattım. “Biz onu meczup görürdük, çoğu zaman bizlere kesik kesik çok ilginç şeyler anlatır ancak anlattıkları bir bütünlük kurmadığı için anlayamazdık,” dedi.  Bıraktığı dosya da öyle ancak bir editasyondan geçip, gerekli analizler yapılıp, başlıklarda çıkarılırsa pek çok hakikat anlaşılacaktır dedim, o da teşvik etti. “Bu pazılı doldurmak” sana verilmiş, dedi.

Yanından ayrılmadan evvel, Ahmet Battaloğlu’nun nerede olduğunu araştıracağının sözünü aldım…

Ben, “uzun süre bulamayacaktır, baksana Annesiyle görüştüğümde çok ötelere gittiğini söylüyordu,” diye düşünürken Sevgili Yalçın, kısa süre sonra arayıp, “Hakan, maalesef öleli bayağı olmuş,” dedi.

O anda beynimde annesinin o sözleri çınlamaya başladı:

“Oğlum, ötelere çok ötelere gitti evladım.”

Mekânın Firdevs-i Ala olsun Ahmed ağabey, ötelerde görüşmek üzere…

Hakan Yılmaz Çebi
Yeşilışık

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>