Beyoğlu’nda Fısıltılar

Aralık 22, 2010 Can Yayınları, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Fransa’da yazarların ilk romanlarına verilen çok saygın Gironde ödülünü kazanan David Boratav, Türk okuru için de güzel bir sürpriz.

Londra’da uykusuzluk çeken bir adam. Eşi tarafından terk edilmiş.
Oğlu ilgisiz. İçinden çıkılmaz bir hastalığın pençesinde yaşamı tamamen anlamsızlaşmış. Babasının ölümüyle, biraz da tereddüt ederek, İstanbul’a, Beyoğlu’na dönmek durumunda kalıyor; on bir yaşından beri adım atmadığı memleketine. Esrarengiz bir şiirin peşinde, artık yabancısı olduğu kentin karmaşasına daldığında, Boğaz, rakı ve bu toprağın nefesi onun tüm varoluşunu sarsacaktır.
Köksüzleşme ve köklere dönüş, dünya yurttaşlığı, sürgün ve iltica gibi günümüz romanına özgü önemli izlekleri barındıran roman, aynı zamanda, yakın tarihimize hümanist açıdan bakan lirik bir şiir, hem bir yetişkinin hem de bir çocuğun gözünden aktarılan bir aile tarihinin de anlatısıdır.

Hastalık

Aylardır uykusuzluk çekiyordum. Uykudaki o cansızlık ve bilinçsiz olma halinin getirdiği şey artık bana haramdı. Bir yeraltı geçidindeydim. önümde uzayıp giden acımasız ve çıkış kapısı olmayan bir yorgunluk tünelindeydim. Arada bir içim geçiyordu ve o an vücudumu uyku sayılabilecek bir sessizlik sarıyordu ama insanların istirahat dediği şeyin keyfini çıkaramadan çabucak kendime geliyordum.

Duyularım uyuşmuştu, Uyanıklık zamanımın bir kısmını sigara içerek, bir kısmını da iştahımı kaybetmekle geçiriyordum. En küçük bir hava akımına, buzu çözülmüş yiyeceklerdeki bakterilere, toplu taşıma araçlarında yolcuların öksürüklerine karşı hassaslasın işti m. Gecesi gündüzüyle aylar süren uykusuzluktan sonra pusulası ve omurgası olmayan bir gemiye dönmüştüm. Bir enkaz değildim henüz değildim ama yalnızlığı, sessizliği ve geceyi iyi bilen ve her bakımdan çökmüş o haliyle sahile vurmuş eski bir petrol gemisine benzeyen bir insandım. Perişan halimin arasında sabırsızlıkla bu kâbustan bir çıkış yolu ya da ne şekilde olursa olsun bir soluklanma beklerken, bir yandan da bir sonun, belki de benim sonumun yakın olduğuna dair inancım gitgide netleşiyordu.

Son zamanlarda üst üste her gece fal taşı gibi açılmış gözlerimi tavandaki bir ayrıntıya dikerken, Celal Tur’la ilk karşılaşmamı her seferinde biraz daha net hatırlamaya başlamıştım. On iki on üç yaşındaydım. Babamın yeğenlerinden Celal Paris’te Saint Jacques Sokağı’ndaki dairemize ziyarete gelmişti. Mutfakta, uykusuzluk çeken ve şiirdeki deyişle “fazlasıyla ağır bir uyku yoğunlaşması “yüzünden uykuları heder olan bir adamın geceleri hakkında yüksek sesle nefes nefese kısa bir metin okumuştu. Bu deyimi şimdi yeniden hatırlamıştım. Böyle bir uykuya, daha doğrusu uykusuzluğa, donuk beyaz ve uçucu bir madde gibi bedenin dışında yoğunlaşmış konsantre süte benzer bir hava veriyordu. Babam cümlenin son derece Fransızcaya özgü sesini sevmiş ve Celal’e tekrarlatmıştı, Celal de biraz gizemli bir tavırla ona bunun ikide birde okunmaması gereken bir şiir olduğu cevabını vermişti.

Peki ama neden? diye sormuştu babam, bu kadar ciddiyet onu eğlendirmişti.

Celal, bu zahir şiiri diye cevap vermişti Türkçe. Zahir şiirdi.

Celal Tur mükemmel Fransızca konuşurdu ve tıpkı babam gibi, nadir bulunan kitaplara meraklıydı. Zahir şiiri Seina rıhtımlarında bir Türk sahafın raflarında keşfedilmiş ilginç bir şeydi, sahaf üstüne basa basa şiiri ezberlemeye kalkmak gibi kötü bir fikre kapılanların uyku yüzü görmeyeceğini söylemişti. Bu şiiri okuyanın başına şiirde anlatılan durum aynen gelirmiş, sanki tek fasiküllük kitapçıktaki birkaç mısrada bir odada ne kadar karanlık mevcutsa hepsini dağıtma gücü varmış gibi, uyumak isteyen ama yorgunluktan bitap düşen kişiyi uyku tutmaz, gün ağarana kadar gözkapaklarım kapansın diye boşuna beklermiş. Hafif şaşı bakan ve fıstık unu kokan Celal, yıllar sonra onu kuzey Londra’da rutubetli bir dairede suskun ve kırılganlaşmış bir halde yeniden buluncaya kadar, benim için o eşsiz cümle parçacığının, kendi çöküşümün bir arazı olmaktan çok kronikleşen marazı haline gelen o fazlasıyla ağır uyku yoğunlaşmıştım.Babam Celal’in hediyesini kabul etmiş ama kapağını açmamıştı. Kendisi Borges okumuştu ve yazarın zahir hakkında verdiği tanımdan haberi vardı, Borges’e göre zahir, Müslüman ülkelerde insanların “asla unutulmamak gibi korkunç bir güce sahip olan ve kendisine bakanı delirten varlık ve nesneleri” işaret ettiği “Allah’ın doksan dokuz adından biriydi”. Kitap masaya bırakılmış, kapağı açılmadan kalmıştı. Onlar tartışmalarına devam ederken, ben biraz korkuyla karışık bir büyülenmeyle kitabı seyretmiştim.

Babam, sen bana kitabı satan adamın bir Türk olduğunu söylememiş miydin? diye sormuştu. Adam bizim günlük dilimizde zahir’in “görünen” anlamına geldiğini biliyor olmalı. Bir zahir şiiri sonuçta Fransızların dediği gibi bir nevi allanıp pullanmış bir tuzak olmalı.

Gizli tabanı olan bir kutu, evet… Bir çeşit göz boyama. Panzehirine gelince, unutmak en iyi ilaçtır, diye cevap vermişti Celal.

O gece zahir mitolojisi hakkındaki tartışmanın ardından Celal salonda uyumuştu. Ben babamın açmadan kütüphanesine yerleştirdiği şiirin kötücül etkilerini kovmayı kafama taktığımdan gözümü kırpmamıştım. Saatlerce yatağımda dönüp durarak dikkat kesilmiş, kalkıp pencereden baktıktan ve Saint Jacques Sokağı’nın hareketsiz olduğunu gördükten sonra gün ağarana kadar tekrar yorganımın altına süzülmüştüm. Beni dinleyecek birine zahir’e yakalandığımı (nezle kapmış ya da nazar değmiş gibi) ve bu durumda kitabın uğursuzluk getirdiğinin kanıtlanmış olduğunu söylemek için uygun bir zamanı beklemiştim. Bahtsız kurbanı olduğum hastalığı orasından burasından uydurmaya çalışırken, annemin kızgın ama sonuçta kederli bakışları karşısında uykusuzluktan ölüp gideceğime ciddi ciddi inanarak sonunda sızmıştım. Sabah geç bir saatte salonun kapısını ittiğimde, misafirin çarşaflarının toplanıp kanepenin koluna konduğunu görmüştüm. Celal gitmişti  onu ancak kırk yıl sonra görecektim.

Duvarda bir noktadan başlayıp elektrik prizinin arkasına yerleşen bir çatlağın çizdiği yolu incelerken bu tür hüzünleri hatırlamak ne kadar da kolaydı. Çocukluk bu küçük çatlaklarla doluydu, hatta bunlarla besleniyordu. Ama ben masallara inanmıyordum, hele travma bozukluklarına hiç; tersine sağlığın bozulmasının kader olduğuna, çöküşün kaçınılmazlığına, hızına inanıyordum Beni rahatsız eden şey tıbbı teşhise gelen bir hastalıktı, bir sendromdu; yıllarca geceleri çalışmıştım ve bu gece çalışmalarıyla geçen yıllarımın durumumun kötüleşmesiyle çok yakın ilgisi vardı. Bu hastalığın bugün artık hiçbir şiirsel tarafı kalmamıştı; ona Yengeç diyordum, çünkü dosdoğru gitmek yerine yan yan yürüyordu.

Çalıştığım laboratuvar beni istatistik veriler toplamakla görevlendirmişti, hesapları önce delikli kâğıtlar üzerinde, sonra ekranda taramaya dayanan ve karmaşık makinelerin yanı başında bir insan olarak bulunmanın dışında, işi sağlam tutmak için dakiklik gerektiren bir işti. Gece çalışması ilk gece raporuyla gün batarken başlıyor ve son sabah verileri sayesinde diyagramların tamamlanmasıyla şafakta bitiyordu. Birbiriyle bağlantılı ama düzgün bir sıra izlemeyen bir dizi etkinlikle görevliydim; olayların karşılaştırma yoluyla denetimi, veri tabanına göndermeler, alındının kaydı, vs. İşim bitince Olympia’daki evime dönüyordum. Ev sessizdi, anahtar kilidin içinde dönüyor, vücudum belli hareketlerle içeri…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club