Cümle Kapısı

Ocak 9, 2013 Deneme(Yerli), Timaş

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim ben. Muhal farz bile olsa ”Her şeyi özetleyecek bir cümle” tutkum, mana biriminin cümle olmasından. karmaşık cümlelerle konuşmayı sevmem, öyle düşünmemden. Başka türlü anlatamıyorum, bu yüzden mazurum ben.

Faturaların, makbuzların, ihbarnamelerin arkasına.

Mektup zarflarının, davetiyelerin, program kartlarının boşluklarına.

Peçetelerin üzerine.

Kitapların, kenar sularına, kapak içlerine.

Defterlerin, sahifelerine değil kıyılarına köşelerine.

Yazılıp da bırakılmış; bilinç kendine bile hırsız, kim bilir bazıları hatırlanmışta sonradan unutulmuş bunca cümleyi bir yerlerden bulup da çıkarmam. Burada böyle bir kapı açmam.

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı

Sonra, sebebi malum sırrı meçhul, yani bana muamma, tutup bu kapıyı kapatmam.

Eğer beni okuyanla paylaşım isteği ve daha yakından tanışma beklentisinden değilse, defterimde kalan cümlelerden kurtulma isteğimden.

Bir şey değil, yeni bir şey söylemek için.

İçindekiler

I    Gemilerin Geçtiği Umman

“Adı: Muhammed. Babası: Ali. Memleketi: Tebriz.” 11 “Öyle Günler Gelecek ki…”  21

Gemilerin Geçtiği Umman 37

II    Zindan Risalesi Kavram  59

I- Batı  63

Kilise   63

Fransız İhtilâli ve Bastille   67

“Özgürlük Savaşçıları”  74

Rusya a 77

Moskova Mahkemeleri   83

“Lânetliler”  87

Aykırı Suçlar   93

II- Doğu   99

İslâm Dünyası   99

Osmanlı  106

Saray ve Zindan   113

Tanzimat, Meşrutiyet, Mütareke   118

Nazım Hikmet, Kemal Tahir  125

Sinop Cezaevi  130

“Toplumsal Gerçekçiler”   135

Necip Fazıl ve Cezalandırılan Müslümanlar   139

İslâm Âlimleri   143

Türkçüler   147

Yassıada   152

Bir Şair   157

Aşk ve Izdırap 160

Bitiş  165

Gerekçesiz Aşk: Piraye   169

III    Sevgilim İhanet Babalar ve Oğullar   179

Ölümümden Kimse Mes’ul Değildir, Garip ki

Ben de Mes’ul Değilim  197

Sevgilim ihanet  214

Son İçin Güzelleme   223

IV    İçdökümü

İçdökümü   233

V Cümle Kapısı     245

Gemilerin Geçtiği Umman

“Adı: Muhammed. Babası: Ali. Memleketi: Tebriz.”

Açık ve sade anlatmak gerek.

İki bin üç yılı Nisan ayının ilk gününde Konya toprağına ayak bastığımda, bir tel kopup da ahengin ebediyyen kesilişinin üzerinden hayli zaman geçmişti. Bir haylidir dilim tutulmuş, lâl ü ebkem kesilmiştim.

Bir yitiği, bana ait bir parçayı bulmak için yüz vurmuyordum eşiğine tapusuna, kaybetmeye alışalı çok zaman olmuştu. Ben sadece, bir şeyi tümüyle bırakıp da geriye dönmek için düşmüştüm kapısına. Ona, onlara ait olması gereken bir şeyi. Alın emanetinizi, diyecektim, ben taşıyamadım. Alın emanetinizi. Hikâyem, bırakmak için geldiğim şeyi tümden bulup da geri dönmemin hikâyesi. Geniş ve sarı ova ve sınırsız gibi görünen gök altında.

Önce Ankara’da. Gül ağacından bir teşbihin nasıl kokulandırıldığını öğrenmek için girdiğim bir bozkır mescidinde, var olabileceğini tahmin bile etmediğim bir çiğdem kokusuyla karşılaştığımda başladı yolculuk. Ruhumun şehirli yanıyla kıraçlığı arasında ben, bir türlü bir karar hali alamamışken. Öyle görünüyor ki bundan sonra da alamayacakken. Yani sular pek durulacak gibi görünmüyorken. Aslında ne geldiğimi ne de gideceğimi arıyordum. Lâkin seng-i ibret ne kadar kanarsa, o kadar sessiz ve derinden kanadığımı -Allah biliyor ya-artık saklamadığım uzun bir kışın sonunda Konya’ya çevirdim yolumu. Kabe’ye yüz vuran Mecnun-ı bîçare değildim elbet ama Mevlâna iyi gelir diyordum.

Toprağına ayak bastığım anda hangisini edeceğimi kestiremediğim dualar vardı “sınanmayı kaldıramayan” kalbimde.

Avluya girdiğimde başladı Nisan yağmuru.

Nisan yağmuru. Bir tarafı şifa, bir tarafı ölüm.

Nisan tası. Mevlevi geleneğince, Nisan yağmurlarını toplayıp da sadre şifa niyetine dağıtmak için kullanılan bereketi bol bronz tasın adı.

Nisan yağmuru hep aynı kalıyor da, galiba sorulması gereken soru şu: Ben neyim? Yılan mı, istiridye mi? Nisan yağmuru, yılanın ağzında zehre dönüşüyor da, istiridyenin kamında sedef oluyor. Ben neyim ben? Cemâlinin heybetinden hevesle geçmiştim de celâlinin fırtınası yolumda patlayınca, dibe vurmuştum. İkisinin aynı şey olduğunu anlayamayacak, anlasam da belli ki taşıyamayacak denli hamdım ben. Cemâlinin yansımasını gördüğümde “Daha yok mu” dediğim hikâyemde celâlinin yansımasını gördüğümde ancak “Yeter ne olur” diyebilenlerden olduğum için kaybedenlerden olan ben.

Mevlâna’nın eşiğinden içeri attım adımımı. Bir yangın yerinden arda kalmış olmalıydım.

Beni bekliyor muydu, bilmiyordum.

Beklentiyle onun gerçekleşmesinin çatışmasından çoğu kez gerçek mağlup çıkar. Ama sonbahar yaprağı rengindeki puşidelere sanlı saf saf sandukalar arasında ve altın rengi sarışınlığında Mevlâna gerçekten muhteşem. Bunu anlamak için karşılaşmak lâzım. Karşılaştığım şey, kendi kısır ve aciz hayalimin sınırlan ile sınırlı değildi. Mevlâna; temsili resimlerinde, sonradan çizilmiş minyatürlerinde tahayyül edildiği gibi şişman ve saçlan beyazlamış, omuzlan çökük ve ihtiyar bir adam değil. Benim gördüğüm, bütün enerjisini gri renkteki gözlerinden bir cezbe ışığı halinde etrafa saçan, duru saz benizli, elli yaşın çok üzerinde fakat çok genç bir adamın, öyleyse dünya zamanıyla yaşı olmayan bir adamın resmiydi. İnce ama yapılı, heybetli fakat çok zarif. Ve mutlaka şehirli. Öylesine soylu, öyle seçkin.

Kim bilir! Belki benim çizdiğim Mevlâna da Romalı ressamların çizip de imparatorlarına götürdüğü resimler gibidir. İmparator heyecanla sorar: Gösterin bakalım kimmiş bu Mevlâna, görelim. Aylarca uğraşarak aslına en uygun portreyi çizmiş olmakta iddialı ressamların her biri eserlerini açıp da ortaya koyunca görülür ki her biri kendi resmini çizmiş. Ayna. Belki bu yüzden benim çizdiğim Mevlâna da en fazla benim içimdekine benzemektedir. Olsun. Ben öyle gördüm ya! Size öyle diyorum ya!

Fakat Konya’da beni en fazla vuran şey Şems’in, Mevlâna’ya, birkaç dakika da olsa, uzaklığında, karanlığında ve muammasındaki yalnızlığı oldu. Tabii onu da her zamanki gafletimle türbenin içindeyken değil, Konya toprağından ayrıldıktan neden sonra anladım.

Şems ki Mevlâna’yı Mevlâna yapandır. Şems ile karşılaşıncaya kadar Mevlâna bir âlimdir. Konya’nın sevgilisi, olgun ve makul baş müderrisi. Aklın ve onun çocuğu olan bilimin dairesi içinde dolaşan mantıklı bir İslâm âliminden bir cezbe adamı çıkaran Şems’tir.

Şems ansızın gelir. Yaşı kırkı bulmuş olan Mevlâna’nın belki de hiç beklemediği ve ümit etmediği anda. Ama kırk peygamberi bir yaştır. Üstelik son fırsattır.

Çalınır kapı. Ardına kadar açılır kapı. Girer içeri sessizce yolcu. Geçiyordur. Uğramıştır. Kalır.

Gariptir Şems. Bu aniden gelen mağrur adam, mağrurluktan başka bir imlâyla mağrurdur. Sahte tevazuyu kibr ile eş tutar ve ondan bu yüzden nefret eder. Kabiliyet bir Allah vergisiyse onu saklamanın da sahtecilik anlamına geldiğini düşünerek mağrurdur. Dili bu yüzden bu kadar keskindir. Kaide dışı ama harikuladedir. Üstelik her kelâmında “belâ”ya bir davet vardır.

Karanlık ve siyaha ait yabancı. Durak şaşırtan yolcu. Yolcuyu yolundan eyleyen dilber.

Kimliği belirsiz.

Ama olsun: Şems’in saçlan Tebriz’in gecesidir. Yüzü İsfahan’ın güneşi. Mihr ve mah onun kelâmından dökülür. Çünkü Şems hatırlatır. Ezelde büyük bir karşılaşma olmuştur. Bu onun hatırlamasıdır. Sen neden böylesin? Ve: Şems, ey seyyârelerin en tekinsizi. Çarpacak bir beni mi buldun? İyi ki beni buldun. Hoş âmedî! Hoş âmedî!

Şemstir. Şems güneş demektir. Öyle bir taşkın yaratır ki Mevlâna’nın engin denizlere benzeyen ama henüz rüzgâr görmemiş sakin ve emniyetli ruhunda, Ay’ın küçük denizler üzerinde yarattığı gelgitlerin onun taşkını yanında esamisi bile okunmaz. Çünkü…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>