Ermeniler Zamanı Unutma!

Eylül 10, 2009 Aktüel Siyaset, BUHARA YAYINCILIK

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

0000000278724_2_1

SUNUŞ
21. yüzyılda bile Müslüman Türk milletinin önünde engel teşkil eden haksız, hukuksuz, dayatmacı bir iftiranın dünya kamuoyundan düşmemesi insanlık için ne büyük bir ayıp ve de ne büyük bir acıdır.
Ermeniler 600 yıl boyunca Osmanlı Devleti topraklarında dinlerine.dillerine gelenek ve göreneklerine müdahale edilmeden.hak ve hukukları gözetilerek eşit vatandaşlar olarak yaşamışlar; Osmanlı Devletine denli uyumlu ve huzurlu yaşadıklarından dolayı da kendilerine Milleti Sadıka (sadık millet) denmiştir.
Bu topraklarda yaşayan bir çok etnik gruba devlet dairelerinde idareler verilmiş, yönetim kadrolarına alınmış, doktorlar, sanatçılar, tercümanlar, müzisyenler yetişmiş, Bu devletin ferdi olarak hiçbir ayrım yapılmamış, Ancak Osmanlı topraklarında huzur içinde yaşamını sürdüren Ermenilerin kendi içlerinde/aralarında başka hesaplan varmış ki, kendilerine tanınan bu hak, hukuk ve adaleti hiçe sayarak, daha fazla tolerans ve itiraz düşüncesiyle, 3 Mart 1878′de Ayastefenos Antlaşması gereği, Osmanlı Devletinin topraklarını bölüp kendi devletlerini kurmak için Rusların, İngilizlerin ve Fransızların da desteklediği bu antlaşma ile, Osmanlıyı daha zor durumda bırakacak faaliyetlere başlamışlardır.
Batı medyası, Ermeni haklarını savunma konusunda lobiler oluşturdu. Bunun arkasından İsviçre’de Hınçak komitesi kuruldu ve kısa bir zaman içerisinde İngiltere’ye taşındı. İngiltere’de de aynı faaliyetler hızla devam etli.
Kur’an ayetlerinde “Siz onların dinine dönmezseniz, onlar sizi dost edinmezler” buyurulduğu gibi, bu da Müslüman Türk milletinin bir kaderidir. Biz onları dost gördüysek de onlar bizi arkadan vurdular ve vurmaya da devam ediyorlar,dün öyleydi bugünde öyle.
İngiltere’de liberallerin seçimi kazanmasıyla birlikte 1880 yılında Hmçaklar tanınmış ve siyasi bir kimliğe kavuşmuş oldular. Hınçakların ilk hayali Ermenistan devletini kurmaktı .Sözde Ermenistan’ı kurmuşlar ama bu sözde devletin sınırları içerisine Osmanlı topraklarına ait olan Erzurum, Van, Sivas, Diyarbakır Bitlis olduğu gibi, Malatya, Hakkari, Bingöl, Amasya, Tokat, Ordu, Giresun da dahil ediliyordu. İste o zamandan beri sürüp gelen zorbalıklar günümüzde de devam etmektedir.
Osmanlı topraklan içerisinde yaşayan Ermeniler kendilerine tanınan bunca hak ve yapılan iyiliklere rağmen Osmanlı Devletini arkadan vurmaya Devleti Aliye’yi zayıf düşürmeye ve yıkmaya olanca güçleriyle çalıştılar. Ta ki 21 Temmuz 1905′te haksız ve hukuksuz isteklerine karşı çıktığı için adına Kızıl Sultan lakabı taktıkları Abdülhamit Han’a cami çıkışında suikast düzenlediler.Bu suikasttan Abdülhamit Han kıl payı kurtulurken 26 kişi hayatını kaybetti ve 58 kişi yaralandı.
Bu olaydan sonra açık açık devleti parçalamak isteyen çetelerin olduğunu belirleyen ve bu mücadelerin de Namusa,Cana ve mala saldırarark,katliamlar ve yağma yaparak sürdürüldüğünü gören Osmanlı Devleti,artık Ermenilerle arasına büyük bir nifak girdiğini anladı ve Ermeniler için zorunlu göçler başladı.Yıllarca bir arada yaşamış bu İki toplumda Ermeniler için alınan kararın müsebbibi Rusya, Fransa.İtalya ve Hınçak ve Taşnak örgütleriydi.
Birçok entrikalarla,hiç bitmeyen soykırım hırslarıyla Osmanlı Devletinin bölünmesine parçalanmasına sebep olan Ermeniler bugün de, Türkiye topraklarında yaşadıkları halde hala aynı kini gütmektedirler. Dün Taşnak. Hınçak’lardı, bugün Alevi Sünni, Türk Kürt çatışmaları çıkarmak için var güçleriyle çalışıyorlar.Vatan savunmasını etnik meseleler haline getirmeye dünya kamuoyunda mağdur olduklarını ve haksızlıklara uğradıklarını savunanlar maalesef zorba olduklarını,İnsanlık dışı, utanç verici tecavüzler ve katliamlar yaptıklarını söylemiyorlar. Dünün Osmanlı Devleti bugünün Türkiye’si ve Aziz                                   Türk Milleti onurlu,gururlu,misafirperver,vatansever,mazlumu ve mağduru koruyan bir millet olarak tarihte hep anılacaktır.
Bu kitabı kaleme alan yazar Haluk Kırcı *ya ve yayınlayan Buhara yayınevi sahibi Abdülkadir Uslu’ya teşekkür ediyor çalışmalarının ve başarılarının devamını diliyoruz.

Prof.Dr.Çetin AYGÜN

BAŞLARKEN
Tarihçi değilim. Tarih ilmi hakkında eğitim almadım; akademik yeterliliğim veya kariyerim yok. Buna rağmen, yaşayıp gördüğüm bir olaydan sonra Ermeni meselesi konusunda araştırma yapmayı ve bunun sonuçlarını yazmayı kendime görev addettim.
Bu meseleyi “görev” saymama sebep olan olayı, 2004 yılında Ukrayna’daki bir cezaevinde yaşadım. Kamuoyunca bilinen gelişmelerden sonra firar ederek gittiğim Ukrayna’da Interpol marifetiyle yakalanmış ve Türkiye’ye iade edilmek üzere cezaevine konulmuştum. Detaylarını “Firar Zamanı” adlı kitabımda anlattığımı gibi, Donestsk Polis Cezaevinin hücresinde bir Azerbaycanlı Türk ile beraber kalırken yanımıza Gürcistan vatandaşı, uyuşturucu müptelası ve hırsız bir Ermeni verilmişti. Albert ön adlı, 35 yaşlarındaki bu Ermeni, tanışmamızın üzerinden saatler geçmeden, Rusça konuşarak bizi anlaştıran Azeri Türk’ü Karagöz İsmailoğlu aracılığıyla Ağrı Dağı (onların deyimiyle Ararat)’nın kendilerine ait olduğunu söylemiş, böylece bütün hışmımı ve tepkimi üzerine çekmeyi başarmıştı.
O hırsız Ermeni ile karanlık, pis, merhametin ve medeniyetin uğramadığı Ukrayna cezaevinde 20 gün kadar kaldım. Değişik vesilelerle, Ermeni Türk ilişkilerini ve geçmişi konuştum. Sonunda görüp anladım ki, dişe değecek bir eğitimi olmayan, hap ve uyuşturucu kullanan, vücudundaki jilet yaraları ile psikopat kimliğini açık eden o adam, bizim okumuş yazmışlarımızdan daha fazla tarih şuuruna sahipti. Ona göre, Ermeniler kadim ve medeni bir milletti. Biz Türkler ise iki milyon Ermeni’yi kesmiştik ve topraklarının büyük bölümünü işgal etmiştik.
Bu adamın iddiaları tarihin bütün gerçeklerini inkâr etmek anlamına gelmekteydi. Şöyle ki:
Tarih boyunca Ermeniler, yaşadıkları dönemlerin olağan siyasî ve toplumsal düzeni olan derebeylik, yani belirli bölgelerde belirli ailelerin nüfuz sahibi olmaları sistemi dışında, hiçbir zaman bağımsız, birleşik ve sürekli bir devlete sahip olmamışlardır.
Ermeni tarihçilerin Ermeni Krallıkları olarak niteledikleri Ermeni Beylikleri, aslında her zaman bir “suzeraine” bağlı “vassallar” olarak yaşamışlar ve yabancı devletlerarasında tampon bölgeler oluşturmuşlardır. Ermeni Beylikleri ya da Prensliklerinin birçoğu da bölgeye hâkim olan yabancı devletlerce kurdurulmuş, Ermenileri kendi saflarına çekmek ya da bir diğer güce karşı kullanmak isteyen hâkim devletler, kendilerine yakın buldukları Ermeni ailelerini bu beylik ya da prensliklerin başına getirmişlerdir. Örneğin Arap halifeleri, Bagrat ailesinden Aşot’u ve Ardruzuni ailesinden Haçik Gaik’i prens yapmışlardır. Prens ya da Bey unvanı verilen Ermeni Ailelerinden bazılarının da Ermeni değil, Pers soylu olduklarını belirtmek gerekir.
Bu husus Ermeni tarihçi Kevork Aslan’ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:
“Ermeniler, derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar. Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle bağlarını siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur.”
Bizanslılar, 452 yılında Chalcedoine (Kadıköy) meclisi toplantısından sonra Ermenilerin inançlarına müdahale etmek ve onların milliyet şuurlarını ortadan kaldırmak için her türlü baskıyı yapmışlar ve hatta onlara sürgün hayatı yaşatmışlardır. Ermeniler, bundan yaklaşık altı yüz yıl sonra Selçuklu hakimiyeti altına girdikten sonra ise tam manasıyla hürriyete ve adalete kavuşmuşlardır.
Ermeni Tarihçisi Matieus, Selçuklu Türkleri idaresindeki Ermenilerin huzurlu hayatını şöyle anlatır: “Melikşah’ın saltanatı, Allah’ın lütfüne mahzar oldu. Hakimiyetindeki uzak ülkelere kadar yayıldı ve Ermenilere huzur verdi. Dünyanın hâkimi Melikşah, sayısız askerlerden mürekkep ordusu ile Romalıların memleketlerini fethe girişti. Kalbi Hıristiyanlığa şefkatle dolu idi. Geçtiği ülkelerin halkına bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayet, kendi arzusu ile onun idaresine girdi. Bütün Ermeni ve Rum beldeleri, onun kanunlarını tanıdı”
Malazgirt Savaşı esnasında Bizans ordusundaki Ermenilerin ordudan ayrılıp Türklerin yanında yer aldıklarını ve Anadolu Selçuklular tarafından fethedilirken Türklere yardım ettiklerini, bizzat Ermeni tarihçiler yazmaktadırlar.
O Ermeni’ye verdiğim cevaplar bir yana, Türkiye’ye döndükten sonra yazar Orhan Pamuk’un bir ödül uğruna: “Türkler bir milyon Ermeni’yi öldürdüler…” şeklindeki sözleriyle yeniden başlatılan “Ermeni Meselesi” ve “Soykırım” tartışmalarının alevlendiğine şahit oldum, İşin acı ve insanın yüreğini burkan tarafı ise Ermeni Diasporası’nın borazanları, Marksist kılıç ortakları, ödül avcıları, yabancı istihbaratların   paralı uşakları, kuyruk acıları derinlerden gelen bir takım nesepsizler… ağız birliği etmişler ve Ermenistan ile emperyalizmin “plağını” çalıp duruyorlardı.
Tabii bütün bu güruhun tezleri, hayali suçlamaları, tamamen tahrif edilmiş bilgileri, utanmaz itirafları ve sahtekârlıkları yeni değildi; ilk de değildi, son da olmayacaktı. Fakat bu görüşleri bilmek, anlamak ve idrakine varmak da yeterli değildi. Asıl olması gereken, bütün bu yapılanlarla nereye varılmak istendiğini anlamak, kavramak ve eğer doğru tabirse, millet olarak ona göre “gard” almaktı. Tabii “gard” alabilmek için de ”meseleyi” derinlemesine, doğru ve iyi bilmek gerekiyordu. Çünkü yıllardan beri “ayaklarımıza dolanan” birçok millî problemimizin menşeinde bu “meselenin” net ve inkâr götürmez izlerini görmek mümkündü.
İşte bütün bu gerçekler ışığında oturup düşündüm ve sonunda ciddi, tutarlı, güvenilir ve objektif kaynaklara dayanarak “Ermeni Meselesi ve Tehciri” konusunda araştırma yapma kararı aldım. Belirleyip ulaşabildiğim kaynakları cezaevine getirtip dikkatlice okudum. Sayfalar dolusu notlar aldım. En sonunda ise elde ettiğim bilgi birikimini, özellikle genç insanlarımıza yönelik olarak, kitaplaştırmaya yöneldim. Ayrıca belli bir tarihi sürece ilişkin, önemli, çarpıcı, bir o kadar da ibretlik ve öğretici olayları “OKUMA PARÇASI” başlığı altında bölüm aralarına yerleştirdim.
Başta ifade ettiğim gibi, tarihçi veya akademisyen değilim. Onun için ömürlerini arşivlerde dirsek çürüterek geçiren, bilgiye ulaşmak ve bilgiyi yayınlamak için yıllarını veren, emek sarf eden, bu uğurda saçlarını ağartan ilim erbaplarından, böyle bir cürette bulunmuş olmaktan dolayı özür diliyorum.
Amacım kimsenin emeğine saygısızlık yapmak değil. Bu çalışmayla hedeflediğim şey, ülkemizin gelecek on yıllarını stratejik, ekonomik ve siyasi (belki de askeri) olarak etkilemeye devam edecek olan bu meseleye kalemimle dikkat çekmek, katkıda bulunmak, yetişen Türk neslini uyarmak ve bilgilenmelerine yardımcı olmaktır.

Kitabımı kaleme alırken, uzun dipnotları yazmaktan özellikle kaçındım. Bunu yaparken istedim ki, kitabı eline alan okuyucunun dikkati dağılmasın, konu hakkında en azından genel hatlarıyla bilgi edinebilsin.
Saygılarımla;

F Tipi Cezaevi
2008

“BİZİM   DÜŞÜNCELERİMİZDE,   HİSLERİMİZDE, SİNEMİZDE BÜYÜK BİR BOŞLUK VARDIR; O DA TARİH BİLİNCİ BOŞLUĞUDUR. BİZ TARİHE TAPAN, FAKAT TARİH BİLMEYEN BİR TOPLUMUZ…”
Prof. Dr. Kemal KARPAT

“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR. TARİHİ YAZAN, TARİH YAPANA SADIK KALMAZ İSE DEĞİŞMEYEN HAKİKAT, İNSANLIĞI ŞAŞIRTACAK BİR MAHİYET ALIR.”

Gazi M. Kemal ATATÜRK

ERMENİ TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ
Ermenilerin köken problemleri vardır.
Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurduğu bir isimdir. Çünkü çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. binyıldan itibaren, onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hâkimiyeti altında bulunan’ ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti.
Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.6. yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, HintAvrupa kökenli dillerden olduğunu açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.
Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club