Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İstanbul’u Dolaşırken
İstanbul’u Dolaşırken

İstanbul’u Dolaşırken

Hilary Summer - Boyd, John Freely, Yelda Türedi

Hilary Sumner-Boyd ve John Freely’nin kaleme aldığı İstanbul’u Dolaşırken (Strolling through Istanbul) 40 yıl sonra Türkçe’de. Yayımlandığı 1972 yılından beri İstanbul’u tanımak isteyenler için…

Hilary Sumner-Boyd ve John Freely’nin kaleme aldığı İstanbul’u Dolaşırken (Strolling through Istanbul) 40 yıl sonra Türkçe’de.

Yayımlandığı 1972 yılından beri İstanbul’u tanımak isteyenler için eşsiz bir kaynak olan kitabı The Times “En iyi İstanbul gezi rehberi”, New York Times “roman gibi okunan bir gezi kitabı” olarak nitelemiş.

Yürüyerek, sokak sokak gezip bu şehrin semtlerini, tarihi yapılarını ve anıtları tanımak isteyenler, şehrin köşelerinde gizlenmiş küçük hikâyeleri merak edenler bu kitabı ellerinden bırakamayacaklar.

Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan bu gizemli şehri gezmek tarih içinde bir yolculuk aslında… İstanbul’u Dolaşırken bu yolculukta en yakın arkadaşınız olacak.

***

1

Köprüden Görünüm

Tarih ve Topoğrafya. Yedi Tepe

Bin dört yüz yıl önce bir şair, bu şehir sulardan bir çelenkle çevrelenmiş diye yazmıştı. O zamandan bu zamana çok şey değişti, ama modern İstanbul hâlâ ruhunu ve güzelliğini büyük oranda onu kuşatan ve bölen sulara borçlu. Bunu belki en iyi fark edebileceğimiz yer Galata Köprüsü, bütün şehir turları da oradan başlamalı. İstanbul’da daha panoramik yerler varsa da, hiçbirinde şehrin deniz ile iç içeliği bu kadar hissedilmiyor ya da denizciliğin şehrin karakterini ve tarihini ne denli etkilediği bu kadar iyi anlaşılmıyor. Bu nedenle ziyaretçilerin şehir gezisine ilk olarak Galata Köprüsü’nden başlamasını tavsiye ederiz. Ama bunu bir İstanbullu gibi yapmalısınız, köprünün altındaki kafelerden birine oturup çay ya da rakı keyfi sürerken Haliç’e bakın, onun Boğaz’la ve Marmara Denizi’yle kucaklaşmasını seyredin.

İstanbul dünyada iki kıta üzerinde kurulu tek şehirdir. Avrupa’nın güneydoğu ucundaki ana kısmı Asya’daki yerleşimden eşsiz Boğaziçi ile ayrılmıştır. Bunun yanısıra Haliç de Avrupa kısmını iki parçaya ayırır: sağ kıyıda eski imparatorluk şehri Stam-bol, solda ise Galata’nın liman bölgesi ile yukarıdaki tepelerde ve Boğaz’ın Avrupa kıyısının güney kısmında bulunan daha modern yerleşim yerleri. Stambol kuzeyde Haliç, güneyde eski adıyla Propontus, şimdiki adıyla Marmara ile çevrelenen üçgen bir yarımada şeklindedir. Bu yarımadanın ucundaki Sarayburnu’nda, Boğaz ve Haliç beraberce Marmara’ya akarak eşsiz güzellikte bir manzara oluştururlar. Üç bin yıl önce Altın Post’un peşinde Propontus’a yelken açan İason’a ve Argonot’lara da öyle görünmüş olmalıdır. Bugün ise lüks transatlantiklerle şehre yanaşan turistleri büyülüyor.

Sonradan büyük bir şehir haline gelecek olan ilk yerleşimin Saray-burnu’ndaki akropoliste MÖ yedinci yüzyılda kurulduğu söylenir, ancak buraya çok daha önce yerleşildiğini gösteren kanıtlar da mevcuttur. Bizantion şehrinin efsanevi kurucusu Megaralı Byzas MÖ 667’de akropoliste bir koloni oluşturmuştu. Söylenceye göre, Byzas Delfi’deki kâhine danışır ve kâhin ona “körler diyarının karşısına” yerleşmesini öğütler. Kastettiği, birkaç yıl önce karşı kıyıda kurulmuş olan Yunan kolonisi Halkedon’un sakinleridir. Halkedonlular Byzas tarafından seçilen yerin çok önemli artılarını göremediklerine göre, kör olmalıydılar. Burası Boğaz’ın ağzında, Karadeniz’den ya da antik adıyla Pontus’tan gelip Propontus’a ve Ege’ye giden tüm gemileri kontrol eden bir konumdaydı; Avrupa ve Asya’nın birleştiği noktada olduğu için de, giderek her iki kıtanın büyük ticaret yollarını kendine çekti. Üstelik üç taraftan denizle çevriliydi ve karadan saldırılabilecek kısa açıklık güçlü surlarla korunarak şehir istila edilemez kılınabiliyordu. Bundan dört yüzyıl önce Fransız yazar Gyllius’un söylediği gibi: “Diğer şehirler ölümlü olabilir, ama bana göre, bu şehir dünya üstünde insan oldukça yaşamaya devam edecek..”

Tarihinin hemen başından itibaren Bizantion önemli bir ticaret merkeziydi; şarapları ve balıkları ile bilinirdi. Anlaşılan şarabın tümü ihraç edilmiyordu, çünkü eski zamanlarda Bizantionlular akşamcılıklarıyla ünlüydü. Menandros Kitharistes adlı komedisinde Bizantion’daki tüm tüccarların ayyaş olduğunu söyler. Oyundaki Bizantionlu karakterlerden biri şöyle der: “Sabaha kadar vuruyorum içkiye, onca içkiden sonra sabah kalkınca en az üç başım varmış gibi geliyor omuzlarımın üstünde.” Her şehrin karakteri daha ilk zamanlarında biçimlenir.

Şehrin ilk bin yıllık tarihi Anadolu’daki diğer Yunan şehirleriyle aşağı yukarı aynıdır. MÖ 512 yılında Darius şehri ele geçirdi, şehir MÖ 479’a, Spartalı komutan Pausanias tarafından alınıncaya kadar Perslerin hâkimiyetinde kaldı. Bizantion daha sonra Atina İmparatorluğu’nun bir parçası oldu; her ne kadar MÖ 440 ve MÖ 411’de başkaldırdıysa da, her defasında yeniden Atinalıların eline geçti. MÖ 411’de şehri fetheden komutan Alkibiades’ti. MÖ 403’te Atinalıların mağlubiyetinin ardından, Bizantion Lysandros tarafından alındı ve bundan kısa bir süre sonra Ksenofon’un on bin kişilik ordusu şehre vardığında, hâlâ Spartalı bir valinin yönetimindeydi. Ksenofon ve adamlarına konukseverlikten o kadar uzak davrandılar ki o da misilleme olarak şehri işgal etti ve şehir sakinlerinden yüklü bir meblağ almadan ayrılmadı. MÖ dördüncü yüzyılın ilk yarısında Bizantion Atina ile zorunlu bir ittifak halindeydi, ama MÖ 356 yılında şehir ayaklandı ve bağımsızlığını kazandı. Buna rağmen, MÖ 340 yılında Makedonyalı Filip şehri kuşattığında, Atinalılar Demostenes’in ısrarı üzerine Bizantion’a yardım gönderdiler. Dönemin Atinalı bir yazarından öğrendiğimize göre Bizantionlu komutanlar ayyaş askerleri görev yerlerinde tutabilmek için surların içinde tavernalar inşa etmek durumunda kalmışlardı. Ama Bizantionlular iyi savaştı ve zorlu Makedon kuşatmasından başarıyla sıyrıldılar.

Bizantionlular Kral Filip’e canla başla karşı koydularsa da, oğlu Büyük İskender’e direnmeyecek kadar sağduyuluydular. İskender’in MÖ 334’te Granikos savaşını kazanmasının ardından Bizantion teslim oldu ve kapılarını Makedonyalılara açtı. İskender MÖ 323’te öldükten sonra, Bizantion onun imparatorluğunun çöküp dağılmasında ve Roma’nın doğuya doğru genişlemesinde rol oynadı. MÖ 179 yılında şehir Pergamon, Rodos ve Bitinya müttefik orduları tarafından fethedildi. Bundan bir yüzyıl sonra Bizantion, Roma ile Pontus Kralı Mitridates arasındaki mücadelede  piyon konumundaydı. Roma’nın nihai zaferi kazanmasıyla manda yönetimi altına girdi ve yaklaşık üç yüzyıl boyunca Pax Romana’nın kanatları altında barış ve refahın keyfini sürdü. Ama sonunda, MS ikinci yüzyılın son yıllarında bir kez daha tarihin gelgitleriyle sürüklendi; iç savaşta kaybeden tarafta yer almış ve İmparator Septimius Severus’un ordusu tarafından kuşatılmıştı. MS 196’da Bizantion’u ele geçiren imparator şehir surlarını yerle bir etti, askerleri ve kendine karşı çıkan yöneticileri öldürttü, şehri küller içinde bir yıkıntıya çevirdi. Ancak, birkaç yıl sonra bu derece stratejik bir şehri savunmasız bırakmanın ihtiyatsızlık olduğunu fark ederek şehri ve surları yeniden inşa ettirdi. Septimius Severus’un surlarının Haliç’te Galata Köprüsü’nün biraz doğusunda başlayıp Marmara’da bugünkü deniz feneri civarına kadar uzandığı düşünülmektedir. Böylece çevrelenen alan, akropolden ancak biraz büyük olan eski Bizantion’un iki katından fazladır.

MS dördüncü yüzyılın başında Bizantion Roma İmparatorluğu’ndaki çalkantılardan ciddi olarak etkilendi. İmparator Diocletianus’un 305 yılında tahttan ayrılmasından sonra tetrarşideki halefleri, iki Augustus ve onların atadığı Sezarlar imparatorluğun hâkimiyetini ele geçirmek için birbirleriyle acımasızca savaştılar. Bu mücadeleyi Batı İmparatoru Constantinus 324 yılında Doğu İmparatoru Licinius’u yenerek kazandı. Son savaş Bizantion’un karşı kıyısında, Hrisopolis’in [Üsküdar] üstündeki tepelerde yapıldı. Ertesi gün, 18 Eylül 324’te Bizantion teslim oldu ve kapılarını Roma İmparatorluğu’nun artık tek hükümdarı olan Constantinus’a açtı.

Zaferinden sonraki iki yıl içinde Constantinus gelecek bin yılın tarihini etkileyecek büyük planını tasarladı: Roma İmparatorluğu’nun Bizantion başkent olmak üzere yeniden yapılanması. Constantinus kararını verdikten sonra eski şehri imparatorluktaki rolüne yakışacak şekilde yeniden inşa etmeye, genişletmeye ve süslemeye girişti. Çalışmalar imparatorun şehrin sınırlarını bizzat çizmesiyle 4 Kasım 326’da başladı. Constantinus’un şehri kara tarafında çevreleyen surları Haliç’te bugünkü Atatürk Köprüsü’nün batısında başlayıp Marmara Denizi’ne doğru büyük bir yay çizerek uzanıyor ve Samatya Koyu’nda sonlanıyordu. Constantinus’un şehri, Septimius Severus’un şehrinden en az beş kat daha büyüktür ve karşılaştırılamayacak kadar daha azametli olacaktır.

İnşa programı süratle ilerledi ve dört yıldan daha kısa bir sürede imparatorluk başkenti tamamlandı. 11 Mayıs 330’da Hipodrom’da yapılan bir törenle, Constantinus kısa bir süre sonra Konstantinopolis olarak anılacak olan Yeni Roma şehrinin açılışını yaptı. Bundan üç yıl sonra eski Bizantion bininci yılını doldurmuş olacaktı.

Constantinus’un hükümdarlığını izleyen yüz yılda şehir hızla büyüdü ve kısa zamanda kurucusu tarafından saptanmış sınırların dışına taştı. Beşinci yüzyılın ilk yarısında, II. Theodosios imparatorken, Constantinus’un eski surları Trakya’ya doğru bir mil ileride yeni ve çok daha güçlü surlarla değiştirildi. Bu surlar günümüze kadar eski şehrin büyüklüğünü belirlemiştir, öyle ki müteakip genişleme Marmara, Haliç ve Boğaziçi kıyıları ile sınırlanmıştır. Surların çevrelediği alan Eski Roma’da olduğu gibi yine yedi tepeyi içine alıyordu, Bizanslılar için bunun mistik bir önemi vardı. Her ne kadar bu yedi tepenin hatları modern yollar ve binalarla belirsizleşmişse de, hâlâ seçilebilirler ve eski şehri incelemek için uygun referans noktaları oluştururlar. Yedi tepeden altısı Galata Köprüsü’nden görülebilir ve Haliç boyunca görkemli bir sıra oluştururlar; her biri bir Bizans kilisesi ya da Osmanlı camisi ile taçlandırılmıştır, Stambol’un silüetine imparatorluk havası verirler.

Büyük Constantinus’un iktidarını izleyen iki yüzyıl içerisinde Roma İmparatorluğu’nda büyük değişiklikler oldu. I. Theodosius’un 395 yılındaki ölümünün ardından imparatorluk iki oğlu arasında bölündü, Honorius Roma’da Batı’yı yönetirken, Arcadius başkenti Konstantinopolis’te Doğu’yu yönetti. Bir sonraki yüzyılda İmparatorluğun batı kısmı barbarlar tarafından istila edildi ve 476 yılında Batı’nın son imparatoru tahttan indirildi, böylece Konstantinopolis’teki hükümdar İmparatorluktan kalanların tek hâkimi oldu. Bu, kısa zamanda İmparatorluğun karakterinde ciddi değişikliklere yol açtı, çünkü ülke artık büyük oranda Yunanca konuşan Hıristiyanların yaşadığı topraklardan oluşmaktaydı. Her ne kadar Latince altıncı yüzyılın başına kadar resmi dil olarak kaldıysa da, İmparatorluk giderek Yunan ve Hıristiyan kimliğine bürünüyor, Atina ve Roma’nın klasik geleneğiyle bağlarını koparmaya başlıyordu. Sonraları büyük kilise adamı Gennadios  şöyle yazacaktır: “Helen dilini konuşuyor olsam da Helen olduğumu asla söylemem, çünkü ben Helenlerin inandıklarına inanmıyorum. İsmimi inancımdan almak isterim ve eğer biri bana ne olduğumu sorarsa, ‘Hıristiyanım’ diye cevap veririm. Babam Tesalya’da oturmuş olsa da ben kendime Tesalyalı demem, ama Bizanslı derim, çünkü ben Bizantion’luyum.”

527 yılında tahta geçen İustinianos’un iktidarı sırasında şehrin tarihinde yeni bir çağ başladı. Tahta geçmesinden beş yıl sonra İustinianos hiziplerin Hipodrom’da başlattığı ünlü Nika isyanı ile neredeyse devrilecekti, isyan yoğun yıkımdan ve pek çok can kaybından sonra nihayet bastırıldı. İsyanın bastırılmasının hemen ardından İustinianos şehri eskisinden de büyük ölçekte inşa etmek için kolları sıvadı. Birkaç yıl içerisinde yeniden inşa işi tamamlandığında Konstantinopolis dünyadaki en büyük, en muhteşem metropol ve ilk altın çağına başlayan bir imparatorluk başkentiydi. İustinianos’un yeni şehrinin görkemli tacı ise tekrar diriltilen Ayasofya kilisesi idi. Eski şehrin merkezi ve sembolü olan Ayasofya heybetli görünüşüyle hâlâ akropolisin üzerinde azamatle yükselir.

İustinianos’un iktidarı sırasında generalleri imparatorluğun kaybedilmiş topraklarının çoğunu yeniden fethetmeyi başardılar, 565 yılında imparator öldüğünde Bizantion’un sınırları Fırat’tan Cebelitarık’a, Herakles sütunlarına kadar uzanıyordu. Ama altın çağ çok sürmedi, İustinianos’un ölümünden sonraki yaklaşık elli yıl içerisinde imparatorluğu parçalanmaya yüz tutmuştu, dışardan Lombardların, Slavların, Avarların ve Perslerin saldırılarına maruz kalırken, içeride kargaşa, veba ve toplumsal huzursuzluk ile boğuşuyordu. İmparatorluk 610-641 yılları arasında hüküm süren İmparator Herakleios sayesinde parçalanmaktan kurtuldu. Bir dizi başarılı seferle Persleri, Avarları ve Slavları yenilgiye uğratan Herakleios son elli yılda kaybedilmiş toprakların çoğunu geri almayı başardı. Ancak Herakleios’un ölümünden kısa süre sonra Bizans İmparatorluğu’nun doğusu, yedinci ve sekizinci yüzyılda  Konstantinopolis’i de kuşatacak olan Araplar tarafından istila edildi. Yine de Bizantion Arapların ilerleyişini durdurdu ve doğu Avrupa’da  sıçrama tahtası edinmelerine engel oldu; aynı sıralarda Araplar batı Avrupa’da da Charles Martel tarafından sonunda durdurulmuşlardı. Dokuzuncu ve onuncu yüzyılda Bizans İmparatorluğu Balkanlarda büyük bölgeler ele geçiren Bulgarlar tarafından istila edildi. Bulgarlar iki kez Konstantinopolis’i kuşattılar. Ama her iki seferde de şehri yüzyıllardır düşmanlarından koruyan büyük Theodosios surları sayesinde yenilgiye uğratıldılar.

Bütün bu savaşlara rağmen Bizantion hâlâ güçlüydü ve on birinci yüzyılın ortalarına kadar sağlam durumunu korudu, kontrol ettiği alan Anadolu’dan batı İran’a, Balkanlardan güney İtalya’ya kadar uzanmaktaydı. Ama 1071 yılında IV. Romanos tarafından yönetilen Bizans ordusu Malazgirt savaşında Selçuklu Türkleri tarafından korkunç bir yenilgiye uğratıldı ve doğu Anadolu’nun büyük kısmı geri dönmemek üzere yitirildi. Aynı yıl Normanlar Bari’yi işgal ederek İtalya’daki Bizans yönetimine nokta koydular. Artık İmparatorluğun sonunu getirecek güçler bir araya gelmeye başlamıştı.

Bu yenilgilerden on yıl sonra Aleksios Komnenos Bizans tahtına çıktı. Bunu takip eden yüzyıl boyunca o ve halefleri, yani ünlü Komnenos hanedanı, İmparatorluğu düşmanlarına karşı başarıyla savundu. Sözkonusu dönemde İmparatorluk, orduları Anadolu’ya ilk kez I. Haçlı Seferi sırasında 1097 yılında geçen Batı Avrupalı Latinlerin giderek artan baskısını  hissetmekteydi. Zaman geçtikçe Latinlerin Kutsal Toprakları Sarazenlerden kurtarmak değil, toprak ve servet elde etmek peşinde oldukları iyice anlaşılmıştı. Elbette onları en çok çeken ganimet zengin ve muhteşem Konstantinopolis’ti. Komnenos hanedanlığının sona erdiği 1185 yılında Normanlar artık Selanik’i ele geçirmiş, başkente doğru ilerleyişlerine başlamış bulunuyorlardı. Yirmi yıl sonra 1203 yılında, Dördüncü Haçlı Seferi’ne katılan Latin orduları Konstantinopolis’e ilk saldırılarını gerçekleştirdiler. Bu girişimleri sonuçsuz kaldıysa da, bir sonraki yıl gerçekleştirdikleri ikinci saldırıda şehri ele geçirmeyi başaracaklardı. 13 Nisan 1204’te Haliç kıyısındaki surlarda gedikler açan Haçlılar buradan hücum ederek şehri aldılar. Ardından Konstantinopolis’i yakıp yıkmaya giriştiler, şehrin zenginliklerini, sanat hazinelerini, kutsal emanetlerini  yağmalayıp büyük çoğunluğunu gemilerle batı Avrupa’ya gönderdiler. Haçlıların Konstantinopolis’i yağmalayışını Fransız şövalye Villehardouin şöyle anlatır: “Kutsal emanetler tüm Hıristiyan âlemindekinden daha fazlaydı desem, anlatmaya yeter de artar – dünyanın dört bucağında üretilmiş, saymakla bitemeyecek kadar altın, gümüş, kıymetli kumaşlar, eşya ve taşlar. Ben, Geoffrey de Villehardouin, Champagne Mareşali, inanıyorum ki dünyanın yaratılışından beri bu şehrin yağmalanmasına benzer bir şey görülmedi.” Bizanslı tarihçi Niketas Honiates ise üzüntüsünü şöyle dile getirmektedir: “Ah, şehir, şehirlerin gözbebeği şehir, tüm dünyada senden bahsedilir, kiliselerin destekçisi, imanın önderi ve ortodoksluğun rehberi, eğitimin koruyucusu, bütün iyiliklerin meskeni. Rabbin öfkesinin kâsesinde kalanları içtin ve böylece bir zamanlar Pentapolis’e yağandan daha kızgın ateşler seni yokladı.”

Latin krallar 1204’ten Mihail Paleologos’un şehri zaptedip Bizans İmparatorluğu’nu yeniden tesis ettiği 1261’e kadar Konstantinopolis’te hüküm sürdüler. Ama artık İmparatorluk geçmişte olduğundan kat be kat küçüktü, Trakya, Makedonya ve Mora Yarımadası’nın çoğunu halen elinde tutsa da, Anadolu’daki topraklarının büyük bir kısmını Osmanlılara, Avrupa’daki topraklarını ise açgözlü Latinlere kaptırmıştı. Takip eden yüzyılda elinde kalanları da kaybetti, Türkler Avrupa’ya geçmiş, Balkanlarda ilerlemeye başlamıştı. On beşinci yüzyılın başında Bizans İmparatorluğu neredeyse onu uzun yıllardır korumuş surların içinde yitip giden eski Konstantinopolis ve banliyölerinden ibaretti. Yine de yılmaz Bizanslılar elli yıl daha dayandılar, başkenti fethetmek isteyen Türklerin pek çok saldırısını bertaraf ettiler. Ama on beşinci yüzyılın ortasına gelindiğinde, artık şehrin çok uzun süre dayanamayacağı apaçık ortadaydı, Osmanlı İmparatorluğu şehri tamamen çevreliyordu.

13 Şubat 1451’de II. Mehmet genç yaşta tahta çıktı ve neredeyse hiç beklemeden şehrin tarihinde son kez kuşatılması için gerekli hazırlıklara başladı. 1452 yazında Boğaz’ın dar bir yerinde, 1395’te Sultan I. Bayezit tarafından yaptırılmış olan Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. Bu iki hisar Konstantinopolis’in Karadeniz ile bağlarını tamamen kesiyor, böylece başkentin ablukaya alınmasında ilk önemli adım atılmış oluyordu. Mart 1453’te Osmanlı donanması  Marmara Denizi’ne açıldı, Bizantion’un Batı ile bağlarını da kopartıp ablukayı tamamladı. Daha sonra, Nisan’ın ilk haftasında, Sultan Mehmet Trakya’daki ordularını harekete geçirdi ve şehrin surları önünde konuşlandırdı, artık yedi hafta boyunca sürecek kuşatma başlamıştı. Sayıca ona bir oranında azınlıkta olan Bizanslılar ve İtalyan müttefikleri, güçleri ve erzakları tükeninceye dek şehri kahramanca savundular. Sonunda, 29 Mayıs 1453’te Türkler  tahrip ettikleri surlarda açtıkları bir gedikten şehre girdiler. Son Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Dragas kalan askerleriyle birlikte düşen şehrinin surlarında öldürülünceye kadar cesurca savaştı, uzun ve şanlı Bizantion tarihine kahramanca bir son yazdı.

Artık Fatih diye anılan Sultan Mehmet, çağın âdetine uyarak fethin ardından askerlerinin üç gün şehri yağmalamalarına izin verdi. Hemen ardından şehri yeniden inşa etmeye başladı, hem kuşatma sırasında hem de fetihten önceki çöküş döneminde oluşmuş yıkım ve yaraları onarmaya girişti. Aşağı yukarı bir yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet Üçüncü Tepe’ye, şimdi Beyazıt Yangın Kulesi’nin bulunduğu alana bir saray inşa ettirdi. Birkaç yıl sonra ise çok daha büyük bir saray yaptırdı: kubbeleri ve kuleleri halen Birinci Tepe’yi, şehrin eski akropolünü süsleyen Topkapı Sarayı. 1470’te kendi adını taşıyan büyük cami tamamlandı. Büyüklükte Ayasofya ile yarışan Fatih Camii, bünyesinde medreseler, hastane, konukevi, aşevi, kütüphane, hamam gibi dinî ve insani vakıf eserleri barındıran bir külliyenin merkezidir. Vezirlerinin çoğu Fatih’i örnek almış, kendi cami ve hayır kurumlarını inşa ettirmiştir. Bunların her biri kısa zamanda bulundukları mahallin merkezi haline gelmiş, hep birlikte yeni Müslüman İstanbul’un gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Fatih şehre Anadolu ve Trakya’dan getirttiği Türkleri, Rumları ve Ermenileri Stambol ve Galata çevresine yerleştirerek fetihten önceki onyıllarda azalmış olan nüfusu da artırmıştır. Aynı yüzyılda, Fatih’in oğlu ve halefi olan Sultan II. Bayezit’ın saltanatında, Osmanlı İmparatorluğu İspanya’dan gelen çok sayıdaki Yahudi mülteciye kollarını açmış ve mültecilerin çoğu İstanbul’a yerleşmiştir. On altıncı yüzyılın başında İstanbul mamur bir şehirdir, bir kez daha büyük bir imparatorluğun başkentidir.

Fetihten sonraki yüzyıl boyunca Türk orduları Balkanlar ve Yakın Doğu’da fırtına gibi esti, korsanlık faaliyeti sürdüren Osmanlı donanması Akdeniz’i egemenliği altına aldı. On altıncı yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu doğuda Bağdat’tan batıda Cezayir’e ve aşağı Mısır’dan Rusya’nın güney sınırlarına kadar uzanıyor, adeta Bizans İmparatorluğu’nun İustinianos günlerindeki büyüklüğü ile rekabet ediyordu. İmparatorluk gücünün doruklarına, 1520-1566 arasında hüküm süren Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatında ulaştı. Süleyman zafer dolu pek çok seferde ordularına şahsen komuta etti, sadece Viyana ve Malta’yı alma girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Bu noktalar, Türklerin Avrupa’ya doğru genişlemesinde kuzey ve batı sınırları olacaktı. Zafer dolu seferlerin ganimetleri, fethedilen topraklardan alınan haraç ve vergiler imparatorluğu muazzam zenginleştirdi, bu servetin büyük kısmı Süleyman ve vezirlerince İstanbul’u camiler, saraylar ve hayır kurumlarıyla donatmak için kullanıldı. Bu yapıların en büyük ve en güzeli, Mimarbaşı Koca Sinan’ın Sultan Süleyman için inşa ettiği, 1557’de tamamlanan Süleymaniye Camii’dir. Haliç’e bakan bir sırtın tepesinde, Galata Köprüsü’nün Eminönü tarafındaki ucunun biraz batısında yer alan bu muhteşem yapı, şehrin silüetini belirler. Ayasofya nasıl Bizantion’un İustinianos saltanatındaki zaferinin sembolü olmuşsa, Süleymaniye de Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağının sembolüdür. İnşa tarihleri arasında bin yıldan uzun bir zaman olan bu iki büyük yapı Stambol’da birbirlerinden yalnızca bir mil uzaklıkta dururlar. Galata Köprüsü’nden her ikisine baktığımızda, bu eski şehrin iki kez bir dünya imparatorluğunun başkenti olduğunu hatırlarız.

Bu ikinci altın çağ ilkinden daha uzun sürdü, Süleyman’ın ölümünden yüzyıl sonra, on yedinci yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu hâlâ güçlüydü ve genişlemeye devam ediyordu. Ama çöküşün belirtileri görülmeye başlamıştı bile. Süleyman’dan sonraki yüzyılda Osmanlı orduları ve donanması pek çok yenilgiye katlanmak zorunda kaldı, Transilvanya, Macaristan ve İran’da toprak kaybetti. İmparatorlukta içten bozulmanın belirtileri de mevcuttu, hem Hıristiyan hem de Müslüman tebaalar yanlış yönetimden ve hükümetin her kademesine yayılmış olan yozlaşmadan muzdaripti. Bu bozulmanın temel sebeplerinden biri sultanların kendileriydi, Süleyman’ın halefleri savaş meydanlarında ordularını yönetmek yerine Harem’de kadınlarıyla zaman geçirmeyi tercih ediyorlardı. On yedinci yüzyılın sonunda İmparatorluk bilfiil kadınlar tarafından yönetilir olmuştu, sultanın annesi ya da gözdesi olan bu kadınlar ülkeyi büyük yıkımlar pahasına kendi kişisel amaçlarına göre yönetiyorlardı. 1623-1640 yılları arasında hüküm süren, henüz on dört yaşındayken tahta çıkıp güçlü ve yetkin bir hükümdar olduğunu ispatlayan Sultan IV. Murat döneminde durum biraz düzelir gibi olmuş, bir süreliğine imparatorluğun çöküşü durdurulmuştu. IV. Murat Süleyman’dan bu yana savaş meydanlarında ordusuna önderlik eden ilk sultandı ve 1638 yılında Bağdat’ı yeniden ele geçirmesi ile zirveye çıkan pek çok başarılı seferi olmuştu. Ama Murat’ın otuz yaşındaki zamansız ölümüyle eski savaşçı Osmanlı ruhunun dirilişi kısa sürede sona ermiş oldu ve onun saltanatından sonra çöküş daha da hızlandı.

Yine de, Osmanlı İmparatorluğu hâlâ geniş ve zengindi, kurumlarından bazıları hâlâ sağlıklıydı, bu nedenle zirveye ulaştıktan sonra daha yüzlerce yıl dağılmadan varlığını sürdürdü. Osmanlı orduları Balkanlarda birbiri ardına yenilgiler yaşasa da, İstanbul uzak sınırlardaki bu kayıplardan çok az etkilendi ve başkente servet akışı devam etti. Sultan Harem’de gönül eğlendirirken, ailesi ve İmparatorluğun önde gelenleri şehri yine muhteşem cami ve hayır kurumlarıyla donatmaktaydı.

Ama on sekizinci yüzyılın sonunda İmparatorluk artık temel sorunların göz ardı edilemeyeceği bir hale düşmüştü ve Saray dahi durumun fakındaydı. Avrupalı güçler karşısında alınan yenilgiler sonucu, aşağılayıcı barış anlaşmalarıyla Balkanlardaki topraklarını büyük oranda kaybetti. İçeride de anarşi ve ayaklanmalarla zayıflamıştı. İmparatorluk halkları öncekinden de büyük sıkıntılar çekmekteydi. Bu, sosyal ve siyasi huzursuzluğa yol açıyordu, En çok Hıristiyan tebaa rahatsızdı ve artık bağımsızlık hayalleri kurmaya başlamışlardı.

Sözkonusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu batı Avrupa’daki gelişmelerden, özellikle de Fransız Devrimi’ne yol açan liberal fikirlerden giderek daha çok etkilenmeye başlamıştı. Sonunda bu, Osmanlı İmparatorluğu’nda reforma yol açtı. Batılı fikirlerin derinden etkilediği ilk padişah, 1789-1807 arasında hüküm süren  III. Selim’dir. Selim Osmanlı ordusunu Batı modellerine göre yeniden yapılandırarak ve eğiterek geliştirmeye ve modernize etmeye girişti. Böyle yaparak imparatorluğun yabancı güçlerin eline geçmesini engellemeyi ve içerdeki isyan ve huzursuzluğu durdurmayı ümit ediyordu. Ama Selim’in çabaları dirençle karşılaştı, ordunun seçkin birliklerini oluşturan ve yeni reformlarla ayrıcalıklarının tehlikeye girdiğini düşünen Yeniçerilerce engellendi. Yeniçeriler sonunda 1826 yılında, II. Mahmut tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. Bunun ardından padişah İmparatorluğun bütün temel kurumlarında bunları Batılı tarzda yeniden yapılandıran kapsamlı bir reform  programı başlattı. Bu program Mahmut’un hemen ardından gelen halefleri I. Abdülmecit ve Abdülaziz döneminde de devam etti. Tanzimat adı verilen reform hareketi 1876 yılında ilk Osmanlı anayasasının yürürlüğe koyulmasıyla ve ertesi yıl 19 Mart’ta ilk kez toplanacak olan bir parlamentonun kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Ama bu parlamento kısa ömürlü olmuş, 13 Şubat 1878’de, Sultan II. Abdülhamit’in baskı dolu uzun saltanatının ikinci yılında  kapatılmıştır. Ancak, reformcu güçler artık kalıcı olarak dizginlenemeyecek kadar gelişmişti. Yarattıkları baskı, 1909’da Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ve anayasa ile parlamentonun restorasyonuna yol açmıştır. Ama bunu takip eden on yıl, büyük umutlarla başladığı halde, Türkiye için acı ve elem doludur. Ülke kendini 1. Dünya Savaşı’nın kaybedenleri tarafında bulmuş, ardından galip Müttefikler Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalanları aralarında paylaşmaya girişmiştir. Türkiye 1919’da Yunanlar tarafından işgal edildiğinde, vatanlarını korumak için savaşan halkının kahramanca çabaları ile kurtulmuştur.

1922’de Türkiye’nin zaferiyle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’nda lider, daha sonra Atatürk (Türklerin babası) adıyla anılacak olan Mustafa Kemal Paşa’ydı. Daha savaş sonuçlanmadan Atatürk ve arkadaşları Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından doğan yeni cumhuriyetin temellerini attılar. 1922’de saltanat kaldırıldı ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti resmen kuruldu,. Kemal Atatürk ilk cumhurbaşkanıydı. Atatürk hayatının geri kalan son on beş yılında daha modern ve batılı bir hayat yolunda halkına önderlik etti. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de öldü, halk ardından saygıyla yas tuttu; halen bu ülkenin atası sayılmaktadır.

1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bir Anadolu şehri olan Ankara başkent ve meclisin bulunacağı yer olarak seçilmiştir. Kısa zaman sonra büyük Avrupa güçlerinin büyükelçilikleri toplanıp İstanbul Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’ndeki [Grand Rue de Pera] eski binalarını bırakarak Ankara’daki yeni meskenlerine taşındılar. Böylece bin altı yüz yıldır ilk kez İstanbul artık bir imparatorluğun başkenti değildi. Şimdi, neredeyse doksan yıl sonra, tarih onu muhteşem binalarla süsleyen zengin ve güçlü imparatorlardan yoksun bırakarak İstanbul’un yanından geçip gitmiş bulunuyor. Tepeleriyle başbaşa kalan kent, kimilerine göre anılarıyla yaşamakta. Ama ne anılar!

Şehrin imparatorluk geçmişinden kalan anıtların büyük çoğunluğu, özellikle de Haliç kıyısındaki altı tepenin üstündekiler Galata Köprüsü’nden görülebilir. Birinci Tepe’de, yani Bizantion’un eski akropolünde hem Topkapı Sarayı’nın bahçeleri ve köşkleri hem de Ayasofya’nın dört minare ile çevrelenmiş muhteşem kubbesi yer alır. İkinci Tepe’deki en belirgin anıtsal yapı barok Nuruosmaniye Camii’dir. Üçüncü Tepe hayır kurumlarının küme küme kubbeleriyle çevrelenmiş Süleymaniye ile taçlanır. Bu iki tepe arasında, Galata Köprüsü’nün Stambol ucunda Yeni Cami’yi ve onun biraz batısındaki pazar alanında bulunan daha küçük bir camiyi, Rüstem Paşa Camii’ni görürüz. Üçüncü ve Dördüncü Tepeler Roma dönemine ait Bozdoğan Kemeri ile bağlanır; ama bunu görmek için Galata Köprüsü’ndeki yerimizi bırakıp Haliç’in iç tarafına, Atatürk Köprüsü’ne doğru yürümeliyiz. Dördüncü Tepe’nin üzerinde yükselen Fatih Camii’nin minare ve kubbeleri Haliç’in yaklaşık ortalarında gözükmektedir. Yavuz Sultan Selim Camii Haliç’in yukarısında, Beşinci Tepe’nin üzerinde yer almıştır. Uzakta, Altıncı Tepe’nin üstünde, Haliç kıyısına bir mil mesafede bulunan ve Theodosios surlarının hemen içinde kalan Mihrimah Camii’nin sadece minaresini görebiliriz. Haliç’in diğer tarafında şehrin silüetine ortaçağ Ceneviz kolonisi Galata’dan kalmış son hatıra olan konik çatılı koca Galata Kulesi hâkimdir.

Haliç’in Boğaz’la birleştiği ve Marmara’ya aktığı yere baktığımızda, bir adacık üzerine kurulu ünlü Kızkulesi’ni görüyoruz: şehrin su çelenginin başını bekleyen küçük bir gözetleme kulesi sanki. İleride, Asya kıyısında, öğleden sonra güneşi Üsküdar’da ya da Altın Şehri anlamındaki eski adıyla Hrisopolis’te camlara vurmakta. Güney’de ise bizim Galata’dan baktığımız noktanın görüş alanı dışında Kadıköy, yani Bizantion’dan on, on beş yıl önce kurulmuş eski Halkedon uzanmakta. Galata Köprüsü’nde oturduğumuz kafede rakımızı ya da çayımızı yudumlayarak, gözlerimizi bir kez daha yedi tepesi imparatorluk anıtlarıyla taçlandırılmış Stambol’un gri ve harap güzelliğinde gezdiriyoruz. İşte böyle anlarda biz de Delfi’deki kâhinin sözlerine tüm kalbimizle katılırız: Bu büyüleyici yerin karşı kıyısına yerleşenler kesinlikle kör olmalı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Gezi Kitapları Turizm
  • Kitap Adıİstanbul'u Dolaşırken
  • Sayfa Sayısı492
  • YazarHilary Summer - Boyd / John Freely
  • ÇevirmenYelda Türedi
  • ISBN9786054518005
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviPan Yayıncılık / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur