Şairlerin Dilinden

Ekim 5, 2010 Divan Edebiyatı, L&M YAYINCILIK

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Türk milletinin geniş bir coğrafya ve uzun bir tarihe ait çeşitli medeniyet tecrübeleri ile siyasal ve toplumsal değişimlerini aynı sistem içinde yoğurarak ortaya koyduğu Divân Edebiyatı, hiç de öyle sanıldığı ve denildiği kadar, bugüne uzak ve bugünden kopuk değildir. Üzerindeki tarih küllerini süpürdüğünüz zaman karşılaşacağınız dekor ile kişiler, hadiseler ve yargılar, size mutlaka tanıdık gelecek, çevrenizde birer temsil bulacaktır. Çünkü bu edebiyet, atalarımızı bize gösteren bir ayna, onları bizimle konuşturan bir ilham ve aramızdakı tanışıklık bağlarını berkiten bir estetik heyecandan ibarettir.
Üzerinden asırlar geçmiş olsa da, bütün Osmanlı zamanlarının aşklarını, sevinçlerini, hüsranlarını, hicranlarını, talihlerini, vuslatlarını ve elemlerini Şairlerin Dilinden dinlemek isterseniz eğer, farklı bir iklime adım attığınızı farkedersiniz. Klasik zamanları ulaşılmaz bir zarafetle anlatan o söz sultanlarının beyitleriyle yoğrulmuş o yüksek medeniyetin efsane ve tarihinden, edebiyet ve şiirinden, lâtife ve nüktesinden, folklor ve sosyolojisinden, siyaset ve felsefesinden izler bulacağınız satırlar elbette size en iyi Şairlerin Dilinden anlatılabilir. Onlarla yakından tanışmayı; yahut bir parça da tarihte yaşamayı hiç merak etmiyor musunuz?
İyi şair, elbette çağlara sesini duyurabilen şairdir. Bizim de pek çok iyi şairlerimiz yetişmiştir ve hâlâ yetişmektedir. En iyi şairlerimiz de bütün önceki şairleri okuyan, tanıyan, öğrenen ve özümseyen şairler olacaktır. Klasik şiirin güzelliği yeniden gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Miski gizlemeye kimsenin gücü yetmeyecek ve çok değil, çeyrek yüzyıla kadar şairlerin dimağları yeniden aynı kokuyu hissetmeye başlayacaktır. Tabir-i caizse evden kaçan kızlarımız ait oldukları muhitlere dönmeye başlamıştır ve Osmanlı ile aramızdaki buzlar erimektedir.
Osmanlı toplumunu anlamak için Divân Edebiyatı’nı anlamak şarttır. Çünkü tarihin satır araları, çok defa şairlerin dilinden döküle gelmiştir. Divan Edebiyatı’nın masal bahçesine açılacak her kapı Şairlerin Dilinden bir tılsım ile aralanırsa o yolculuk yolculuk hazza dönüşecektir, emin olunuz.

Önsöz  Yerine

Vakti Osmanîde Serencâmı Edeb

Serim:

Şairler vardı…

Şiiri gönülde duyup fikirde hummaya dönüştürerek tam altı asır yaşamışlardı. Onlar, yürekleri Ürpertmekten ziyade zihni sarhoş etmek için mısralar yazarlardı. Aynı dilber için sevdaya tutulup sonsuz acılar çekerlerken, aynı medeniyetin genel kabulleri içerisinde bilimin, sanatın, felsefenin, edebiyatın tarihini oluştururlardı. Asırlar geçse de hiç değişmeyen acılarının terennümüyle akılları ürperten bu silsile, aynı kaderi yaşamak üzere halkedilmiş gönül erleri gibiydiler. Ancak asla özgür olamadılar ve önlerine konulan iki kara kaplı kitaptan biri, sevgililerin cevr ü cefa nizamnameleriyle; diğeri de kudemânın şiir üzerine verdiği fetvalar, kanunnâmeler ile doluydu. Yani gerek aşkın yolu yordamı, gerekse şiirin $ekil ve muhtevası kesin sınırlar ile belirlenmişti. Daha Önceki kaderdaşları olan üstadlarının kullandığı sınırlı malzeme üzerinde yeni binalar yapmaları; aynı kulvarda koşarak Önceki rekorları egale etmeleri gerekiyordu. Ne yarışmanın şartlan, ne de bina edecekleri sanat eserinin şeklini değiştirmeye yetkileri vardı. Elikolu bağlanmış koşucular, yahut mimarlar gibiydiler. Buna rağmen öyle mükemmel koşular çıkardılar ve öyle güzel abideler yaptılar ki âleme parmak ısırttılar

Düğüm:

Şairler vardı,,,

Kendilerine tevazu dairesinde yalnızca “şair”; yazdıkları şiirleri ihtiva eden defterlerine de “divân” diyen şairler. Onlar her sınıftan olabilmekle beraber şiirin genel kaidelerine uymak için belli bir kültür seviyesini aşmak zorundaydılar, Şiirin alt yapısını edinmek için birtakım gönül ve zihin tecrübelerini edinmeleri gerekiyordu. Yani dahil oldukları oyunun kurallarını baştan sona öğrenmek mecburiyetindeydiler ve bu da bir yüksek kültür ve entellektüel bakış açısı demekti. Ne yazık ki asırlar sonra bu meziyetlerinden dolayı suçlanacaklarını bilmiyorlardı. Bu halk çocukları, sırf okuryazar oldular, dünyayı öğrenecek bir kültür edindiler diye torunları tarafından “halktan kopmuş” olarak damgalanmayı hak etmişler miydi?

Ne müthiş bir gaflet ve ne hazin bir bakış zaviyesi!,.

Her şey Tanzimat ile başladı. Toplumun değişim sürecinde yeni edebî yönelişler gerektiğinde, ilk itham edilenler bu şairler oldular. Altı asırlık vetireleri birdenbire “eskilik yaftasıyla bitpazarı metaına dönüştürüldü. Çok geçmeden yeni yapılanmanın günah keçisi durumuna getirildiler. Gerçi onlar sözlerini tamamlamışlar ve söylenmedik söz bırakmamışlardı ama sanatlarındaki başarının birdenbire dışlanmasını da hak etmemişlerdi. Dünya görüşleriyle birlikte sanatlarındaki şekil ve muhtevalarının da hemencecik gözardı edilmesi elbette kasıtlı idi.

Tanzimat yıllan tükenip zaman biraz ilerleyince kudemânın şuarasına karşı ard niyetler de arttı, önce onlara bir yafta bulmak gerekiyordu. Divân yazdıkları, yahut –akıllara zarar bir hüküm ile sanatlarını sarayın divân denen toplantılarında icra ellikleri İçin (!) kendilerine divan şairi: sanatlarına da divân edebiyatı, havas edebiyatı, enderun edebiyatı, skolastik edebiyat, birçoğu medrese tahsili yapmıştır diyemedrese edebiyatı, İslam medeniyetinden kesif izler taşıdığı için ümmet edebiyatı vb, yakıştırmalar uygun görüldü. Oysa bu edebiyata verilebilecek en güzel ismi Fuad Köprülü bulmuştu: Klasik Türk Edebiyatı. Kendine mahsus kaideleri olduğu için bu isim ona daha uygun olabilirdi. Diğer isimlendirmelerde gizliden gizliye bir yabancılaştırma ve dışlama gayesi sezilirken bu isimde edebiyatın milliliği de gözardı edilmiyordu.

Klasik eserler, bugün dünyanın her yerinde birtakım problemlerle karşılaşmaktadır. Söz gelimi Shakespeare’in Hamleli bir İngiliz klasiğidir ve orijinal dilini anlamak her İngilizin harcı değildir. Goethe ve Faust için de durum aynıdır. Hangi Hindli yahut iranlı, Beydaba’mn Kelile ve Dimne sini, “Artık biz Sanskrilçe bilmiyoruz’ diye dışlamaya kalkar? Bütün bunlar, klasik eserlerin ve klasik sanatların ortak kaderi iken Fuzuli’yi. Bakîyi, Nef’î’yi, Nedim’i, Galib’i biz neden dışlayalım ve onlara arkeolojik kalıntılar muamelesi yapalım? Hele hele dili sebebiyle onu suçlayarak? Aydın olma şuuruna ermiş bir insanın oturup 300 500 kelimelik ki gerçekten de Fuzuli’yi, Nedim’i, Baki’yi anlayabilmek için Üniversite tahsiline 500 kelimelik bir repertuvarın ilave edilmesi yeterli olacaktır bir kültür birikimini edinmesi gerekirken hemen bu edebiyatın anlaşılmaz olduğunu öne sürerek bir kenara itivermesi, ya tembellikten; ya cahillikten olsa gerektir. Üstelik bir yabancı dili öğrenmek İçin onca maddi manevî çaba sarfeden İnsanımız, atalarımızın dilinde yer edinmiş, bilemediniz 500 kelimeyi öğrenmeye ya niçin eriniyor? Şiir eskiyi hal ırlatıyor diye mi? Oysa her şiir az çok geçmişle ilgilidir ve hatta bazıları insanlardan daha ziyade ilgilidir. Bugünün Batılı şairleri Yunan ve Hıristiyan mitoslarından faydalanmak için azami gayret sarfederken bizlerin, eski şiirimizdeki tarih! ve mitolojik birikimden salgın hastalık misil  kaçmaklı etmez anlaşılır şey değildir. Batılı ülkelerde böyle bir dil yahut eski medeniyet endişesi taşıyarak klasiklerine sırtını çeviren aydın, herhalde çıldırmış sayılır.

Batı musikîsi de tıpkı bizim klasik edebiyatımız gibi bir medeniyet belgesidir. Artık Batılı müzisyenler kendi halk türkülerini yapıyorlar diye batıda hiç kimsenin klasik musikîyi reddedebileceğini sanmıyorum. Batıda klasik tarzda bir senfoni, bit konçerto yazılmıyor diye klasik Batı musikisinin idam ipleri çekilmiyor, bilakis ona ilişmek isteyenler şiddetle karşılık görüyorlarsa: artık Türkiye’de kaside veya gazel yazılmıyor diye klasik şiirimize garazkarane tutumlar ile hücum etmenin mantığını anlayabilecek bir vicdan sahibi tanımıyorum. Klasik Ban musikisi de tıpkı klasik Türk edebiyatı gibi vaktiyle belli kurallarla kendini sınırlandırmış, ancak yine de büyük ilerlemeler kaydederek son sözünü söylemiş değil midir? O hâlde onu (klasik Batı musikisini) evrensel kabul ederek huzurunda secde edercesine eğilen birtakım yarı aydınlarımızın, klasik Türk şiiri söz konusu olunca bunu ilkel bulmaları hangi mantık ölçüsüne sigar?

Mehmed Kaplan bir makalesinde şöyle der: “Milletler, tarihleri içinde gelinirler. Tarih şuuru, en iyi, kültür eserleri vasıtasıyla edinilir. Başka milletlerin maddi ve manevi sömürgesi olmak istemiyorsak, milli kültürümüzü en küçük teferruatına kadar bilmek ve korumak mecburiyetindeyiz. Osmanlıyı yıkarsanız altından Bizans çıkar. Bizans. Hıristiyan ve Ortodoks olduğu için, Avrupalısı da, Rus’u da, Bulgar’ı da ona sahip olmak ister. Dünya Yahudilerinin bir olduğunu görmemek için aptal olmak lazımdır. Neden onlar kendi benliklerine, tarihlerine sahip çıkarlarken biz, tarih kültür ve sanatımıza yabancı kalalım?…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club