Deniz: Güneşin Çocukları

Ağustos 13, 2010 Belgesel Roman, İMGE KİTABEVİ YAYINLARI, Siyasal Hayat

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Kısa süren yaşamlarını ülkenin bağımsızlığına ve halkının
mutluluğuna adayan 68 Kuşağı’nın yürekli gençlerinin umut ve mücadele
dolu günlerinin ve onların yürekli önderlerinin destansı hikâyesi;
cellatlarının bile önünde saygıyla eğildiği Deniz Gezmiş ve
arkadaşlarının ibret dolu katlediliş öyküleri ve Amerikan
Emperyalizmi’nin ülkeyi köleleştirme planlarına çanak tutan
işbirlikçilerin yüz kızartıcı biyografileri.

Deniz: Güneşin Çocukları sadece bir roman değil, yakın tarihimizin en karanlık labirentlerine
yapılan nefes kesici bir yolculuktur.
Bir avuç inanmış yüreğin, dünyanın en büyük ve saldırgan gücüne karşı
başlattığı ölümüne bir direnme savaşının destanıdır.

Tek bir cana dahi kıymayan, kişisel en ufak bir çıkar peşinde koşmayan
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının haksız yere katledilmelerinin
belgesi, bu olağanüstü hayatların ustaca kaleme alınmış romanıdır.

1

Sonbahar Ankara’yla vedalaşmaya hazırlanıyordu. Koca şehir, safran sarısı bir toz bulutunun işgaline uğramıştı sanki. Yağmurun ıslattığı ölü yapraklar, ilikleri donduran rüzgârın da etkisiyle, oradan oraya savruluyor ve şehri hastalıklı bir renge boyuyorlardı

Kayaş treninin acı bir çığlığı andıran tiz düdüğü, adeta istasyonun kükürt ve is kokan kasvetli havasını parçalamış, dakikalardır birer ölü gibi duran kalabalığın kanım kaynatmıştı. Simdi, Cebeci istasyonu heyecanlı bir koşuşturmaya teslim olmuştu.

Telaşla sağa sola koşturan ve az önceki ruh hallerinden eser kalmayan yolcular, şimdi birbirlerini itip kakarak kara vagonlara doluşmaya çalışıyorlardı.

Lokomotif o korkunç çığlığını koyuverip, etrafına buharlar saçarak ağır ağır hareket elliğinde, raylara insan çivisini yerleştirmiş olan Binali de, korku ve heyecan dolu bakışlarla kendisini izleyen arkadaşlarının yanına Tren, batan güneşin kızıl ışıkları altında girikçe küçülüp tamamen gözden kaybolunca, uç kafadar merakla tekrar raylara doğru koştular. Tonlarca çeliğin ağırlığıyla yamyassı olan çivi, ilkel bir bıçağa dönüşmüş, rayların üzerinde ışıl ışıl parlıyordu.

Hâlâ sıcaktan, diye bağıran Binali, eserini incelemesi için Adnan’a doğru uzattı.

Adnan, bıçağa dönüşmüş çiviyi dikkatle inceledikten sonra.

Cillop gibi olmuş valla, diyerek takdir dolu bir ıslık öttürdü.

Bu arada, Yavuz hiç konuşmuyor, sessizce onlara bakıyordu. Binali bıçağı Adnan’ın elinden alıp Yavuz’a uzam. Yavuz bıçakla hiç ilgilenmedi; sanki başka bir âlemde yaşıyor gibiydi. Bir adım geri çekildi ve ağlamaklı bir ses tonuyla,

Sizinle buralara geldiğim için babam ağzıma sıçacak, dedi.

Binali ona hiç yanıt vermedi. Doğruca gitti ve ilerideki bir taşın üzerine oturdu. Bıçağı da maharetli bir atışla çamura sapladı. O sırada Adnan suratında kurnaz bir gülümsemeyle bir Yavuz’a, bir Binali’ye bakıyordu. Yavuz başı önünde, ağladı ağlayacak, ayakkabılarının burnunu inceliyordu. Sessizliği yine Adnan bozdu

Baban nereden bilecek buraya geldiğimizi aslanım.

Adnan’ın söyledikleriyle sakinleşeceğine iyice kötüleşen Yavuz, birdenbire salya sümük ağlamaya başladı.

Sümbül Teyze bizi gördü; yarın babama yetiştirir her şeyi.

Adnan gözlerini belerterek sordu. Onun sesinde de belli belirsiz bir panik havası vardı şimdi.

Sümbül kim lan, şu sizin hizmetçi karı mı yoksa? Adnan’ın yanıtlamasına fırsat bile bırakmayan Binali.

Ne sandın ya oğlum, aynen o ispiyoncu karı işte, diye yapıştırdı cevabı. Sanki arkadaşlarının çaresizliğiyle eğleniyormuş gibi bir hali vardı.

O zaman hepimiz birden boku yedik, diyen Adnan, çaresizce iki elini beline dayadı ve hâlâ burnunu çekiştirmekte olan Yavuz’a çıkıştı.

Öküz gibi trene bakacağına, niye söylemedin oğlum Sümbül karısının bizi dikizlediğini?

Yavuz, bıraktığı yerden tekrar zırlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında ne söylediği de anlaşılmıyordu artık Binali oturduğu taştan kalkıp pantolonunu silkeledi ve bıçağı kemerine taktı.

Haydi, gidelim artık, dedi. Ne demişler? Başa gelen çekilir.

Binali önden gidiyor, diğer ikisi ise süklüm püklüm onu takip ediyorlardı. Önce yırtık bir tel örgüyü aştılar, sonra da çamurlu bir çukuru. Caddeye çıktıklarında ayakkabılarının altı bir karış çamur olmuştu. Binali kemerindeki bıçağı çıkarıp ayakkabılarında ki çamuru temizledi ve bıçağı Adnan’a uzattı. Adnan yoldan gelip geçenlerin tuhaf bakışları altında işini bitirip bıçağı Yavuz’a aktardığında, Binali çoktan evin yolunu tutmuştu Adnan da onun peşinden seğirtti. Titreyen elleriyle çamurları yarım yamalak temizleyen Yavuz, neden sonra koşarak yetişti onlara. Emanetini geri alan Binali, yerden bulduğu bir kesekâğıdı parçasıyla bıçağını temizledikten sonra, onu tekrar kemerine taktı.

Vitrin ışıkları bir bir yanıyor, karanlık caddeler otomobil farlarıyla aydınlanıyordu, Perşembe Pazarı’nı arkalarında bırakıp bulvara çıktıklarında. Binali neşeyle gülümsedi ve Yavuz’u dirseğiyle dürtüp, Melek Sinemasının duvarını boydan boya kaplayan afişi gösterdi.

“Çirkin Kral”, elinde mavzeri, beyaz atına binmiş, her zamanki gibi, hüzünlü bir ifadeyle gülümsüyordu.

Bak, Yılmaz Güney’in yeni filmi gelmiş, dedi gururla.

Binali oldum olası kendisini onun yerine koyar, mahallede film çevirdiklerinde de hep Yılmaz Güney olurdu.

Adnan hiç oralı bile olmadı.

Site Sineması’na Malkoçoğlu gelmiş, ben ona gideceğim, dedi.

Binali ters ters baktı ona; böyle konuşmasına gıcık olmuştu. Zaten Cüneyt Arkına da sinir oluyordu. Herifin kasıla kasıla konuşmasına, bir yumrukta on kişiyi devirmesine, kaleden kaleye kuş misali uçmasına da ifrit oluyordu.

Keyfin bilir, diye kestirip attı.

Kuşçular Kahvesi’nin önü yine ana baba günüydü Binali, amcasına görünmemek için Adnan’ı kendisine siper etti hemen. Yavuz, âdet olduğu üzere yine gerilerde kalmış, nal topluyordu. Tehlikeyi atlatan Binali, Yavuz’a doğru ıslık çalıp bağırmaya başladı.

Hadisene oğlum, kaldır biraz kıçını!

Yavuz hemen çağrıya uydu ve koşar adım arkadaşlarına yetişti. Hep birlikle cezaevinin önünden ürkek adımlarla, ama hızlıca geçtiler. Devriyeler her zamanki gibi düdük öttürüp duruyorlardı, iki çocuk mahkûm, jandarmaların gözetiminde çöp döküyorlardı. Kendileriyle aynı yaştaki bu sübyanları her gördüğünde yüreği sızlardı Binali’nin.

Odun ardiyesini geçip mahalleye vardıklarında. Yeni Cami’nin imamı Kör Hafız, akşam ezanını okumaya başlamıştı bile.

Yavuz, Foto Serap’ın vitrininden gülümseyerek bakan kendi fotoğrafını görünce, kederle derin bir iç geçirdi. Arkadaştan onun hâlâ hiç kırdığını sandılar ve birbirlerine bakıp kıkırdadılar Adnan, Binali’ye göz kırpıp.

Dayakları sonra da böyle resimdeki gibi sırıtabilecek mi bakalım? diye fısıldayınca, Binali de her zamanki gibi lafı gediğine koyuverdi.

Sen onu bırak da, kendi halini düşün oğlum Yavuz eczanenin camına bakarak alelacele saçını

başını düzeltti. Elleriyle üstünü çırptıktan sonra da arkadaşlarına veda bile ermeden sallana saikına apartmanın kapısından içeri girdi. Adeta bir sarhoş gibiydi Binali’yle vedalaşan Adnan da, koşarak onun peşine takıldı.

Sokağın ortasında tek başına kalan Binali, bıçağını apartman inşaatının önündeki keresle yığınının arasına saklayıp kös kös evinin yolunu tuttu.

Kasabı, bakkalı ve manavı tek tek arkasında bıraktıktan sonra, berberin bulunduğu köşeyi dönüp, karanlık sokağa daldı. Her şey berberin köşesinde bitiyor ve yine orada başlıyor gibiydi, köşenin öbür tarafında koca koca apartmanlar, ışıklı geniş caddeler ve göz kamaştıran bir zenginlik vardı. Burası ise bambaşka bir âlemdi Asfaltın, sokak lambalarının ve apartmanların bittiği, karanlığın, çamurun ve sefaletin başladığı bir dünya

Binali Dersimliydi; kapkara zeytin gibi gözleri ve siyah kıvırcık saçları vardı Boyu yaşına göre uzun sayılırdı. Yüzünde hiç de çirkin durmayan koca kulakları, aslında ona sevimli bir hava bile katıyordu. Okulda hem zeki hem de çalışkan olmakla beraber, yaramazlığı ve haylazlığı da kimselere kaptırmazdı. Arkadaşları arasında, cesareti nedeniyle haklı bir şöhrete sahipti ve sanki her taşın altından çıkmazsa olmazdı.

İki ağabeyinden büyük olanı gazinolarda, pavyonlarda garsonluk, küçük olanı ise babasıyla birlikte sebze halinde at arabasıyla nakliyatçılık yapıyordu. Babası ablasını okutmadığı için, kızcağız evde kısmetini bekliyor, annesi de nedense, oldum olası yatak döşek hasta yatıyordu.

Binali, Ayhan Amcası gibi güvercinlere meraklıydı bir de. Bazen Kuşçular Kahvesi’ne gider, saatlerce paçalı, tepeli, perçemli güvercinleri izlerdi. Amcası ona beyaz bir güvercin hediye edeceğine söz vermişti, ama tabii okullar tatil olunca.

Binali kırık dökük bahçe kapısını aralayıp sessizce içeri süzüldü. Avlu sidik ve çürümüş et kokuyordu. Pencereden sızan solgun ışığın aydınlığında köpeği Çirkin’i gördü. Kendisi gibi kara kuru olan köpek, onu görünce neşeyle kuyruk sallamaya başladı. Binali onun kara başını okşadı ve yapış yapış diliyle ellerini yalamasına izin verdi.

Dut ağacının dibine de işedikten sonra, doğruca kapıya gitti. Hiç öyle kapı tıklatma falan gibi bir âdeti yoktu Binali’nin; soğukkuyu lastiklerini kapının önünde çıkarıp palas pandıras içeriye dalıverdi.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club