Günümüz İnsanına Fususu’l-Hikem

Ağustos 8, 2012 İnsan Yayınları, İslam Felsefesi, Tasavvuf

Tasavvuf düşüncesinin temel eserlerinden olan Fusûsu’l-Hikem, sûfîlerin bilgi ve varlık görüşünün zirvesidir. Bu eser, bir şerh geleneğinin merkezini oluşturur ve tasavvufun seyrini kendisinden sonra büyük oranda etkilemiştir. Fusûs, klasik anlamıyla bir tasavvuf eseri değildir. İçerdiği yüksek hakikatler ve dilinin ağırlığından dolayı, şüphesiz anlaşılması zor bir eserdir. Bundan dolayı İslâm literatüründe, hakkında en fazla şerh yazılan eser olma özelliğine sahiptir. Bu özelliğinden dolayı da bugüne kadar bu hikmet dolu eser, sadece belli bir seviyeye hitâb edegelmiştir.

İşte elinizdeki bu çalışma, Fusûs‘u her kesimden, her yaştan, her meslekten insanın anlayabilmesi amacıyla, Hamza Kılıç tarafından hazırlanmıştır. Bu çalışmada, Fusûs, muhtevasının özü ve anlamı korunarak yeni bir üslup ve anlatımla ortaya konuyor. Böylelikle eser, anlaşılmaz ya da zor anlaşılan bir kitap olmaktan çıkarak, herkesin rahatlıkla okuyup anlayacağı bir eser hâline gelmiştir.

İbn Arabi’nin, sevgili Peygamberimiz (s.a.)’den aktararak bizlere ulaştırmak istediği kusursuz, olağanüstü bilgileri öğrenmek istiyorsanız, bu eseri mutlaka okuyun. Göreceksiniz ki Fusûs’u okumak ve anlamak hiç de zor değilmiş.

***

ÖNSÖZ

âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c) hamd olsun. Ve selâm olsun, âlemlere rahmet olarak gönderilen O’nun sevgili resûlü Muhammed Mustafa (s.a.s) Efendimize, bütün peygamberlere, evliyâ ve şehîdlere. Ehl-i Beyt, Âl-i Abâ, Şehîd-i Kerbelâ’ya.

Ben bir Fusûs hastasıyım. Onunla tanışmam kırk yıl evveline rastlar. Bir arkadaşım önermişti. Aldım; ama ancak birkaç sayfa okuyabildim. Sıkıldım ve kütüphanemin bir köşesinde unuttum. Yıllar sonra tekrar karşıma çıktı. Yine okumayı denedim; ama kitaptaki cümleler bir saç yığını gibi kafamın içinde kümelendi. Bitirmeden yine bıraktım. Zâten okuduğum eserin çevrisini yapan Sayın M. Nuri Gençosman beyin önsözünde belirttiği “Şurası muhakkak ki bu gibi eserlerden muayyen bir kültür seviyesine erişmemiş olanların faydalanması imkânsızdır…” ve yine “…Fusûsu’l-Hikem‘den yarınki nesle bir şey verebilmek çaresizdir…” sözleri moralimi bozmuştu.

Zannedersem 1980 yılı Ramazan ayı idi. Bu defa büyük bir kararlılıkla kitaba yeniden başladım ve bir ramazan boyu okuyup bitirdim. Bir şeyler anladım mı? Zannetmiyorum. Çünkü cümleler o kadar karmaşık, o kadar çözülmesi zor kelimelerden oluşuyordu ki, bir öğretmen olmama karşın, önünde diz çökmekten başka çarem kalmıyordu.

Takip eden yıllarda defalarca ve defalarca okudum. Her okuyuşumda anlayışım daha da gelişti. Sonra anladıklarımı küçük noılar hâlinde yazmaya başladım ve onları bir dosyada muhafaza ettim.

Son yıllarda yazdığım eserin konularıyla ilgili bilgi edinmek için titizlikle sakladığım o notlara başvurdum. Aldığım notları ve kurduğum cümleleri okuyunca, Nuri Gençosman beyin yukarıdaki sözlerinin tam tersini düşünmeye başladım. Neden aydın insanlarımız ve özellikle gençler bu eseri kolaylıkla ve rahatlıkla okuyup faydalanmasın? Bu fikir beni tetikledi ve üç yıl süren bir çalışma sürecim başladı. Ve en sonunda bu eşsiz eseri, bugün için anlaşılır duruma geçirebildim.

Bu eser nasıl hazırlandı?

Fusûs, bugüne kadar elliden fazla kişi tarafından incelenerek çeşitli dillere çevrilmiştir. Bunlardan tahminen on kadarı da Türkçe’dir. Ancak en son yazılmış bir eserde bile, cümlelerin çoğu anlaşılır olmasına karşın, verdiği bilginin anlaşılması açık ve net değildir.

Biz Fusûs’u Arapça aslından kelime kelime tercüme edip, sonra o kelimeleri birleştirip, anlaşılması zor ve çözülmeyen cümleler hâline de getirerek benzerleri gibi bir kitap yazmadık. Biz eserin orijinal metnini Türkçeleştiren bütün yazarların eserlerini inceleyerek verilmek istenilen bilgiyi değerlendirdik. Ve sonra da bu bilginin özünü ve anlamını bozmadan ve değiştirmeden sizlere temiz ve anlaşılır bir anlatımla sunduk. Bunu yaparken, eserin orijinal manasına ve vermek istediği bilgi ve mesaja ters düşecek hiçbir şey yapmadık.

Sizlere Fusûs‘un ilk tercümesini yapan Sayın M. Nuri Gençosman’nın ve son tercümesini yapan Sayın Ekrem Demirli’nin eserlerinden örnekler vereceğim. Bu örneklerdeki ifadelerle, bizim ifadelerimiz arasındaki farkı görecek ve verilen bilgiyi rahatlıkla anlayacaksınız. İşte ilk örnek:

“Allah kâinatı ancak kâinat ile yahut onun suretiyle idare eder. Nastl ki çocuğun varlığı babanın vücûduna; rnüsebbibler, kendi sebeblerine; meşrutlar; şartlarına; ma’lûller illetlerine; medluller, delillerine; muhakkaklar hakikatlerine bağlıdırlar. Bunların varlıkları ancak kendilerini meydana getiren müessire dayanır.” (M. Nuri Gençosman, Fusûs’ül-Hikem, İst. 1971, s. 221)

“Allah da, âlemi ancak âlemin kendisiyle ‘ya da suretiyle’ yönetir. Dolayısıyla Allah âlemi ancak âlemle yönetmiştir. Bu durum, çocuğun babasının yaratılışına ya da nedenlilerin nedenlerin, şartlıların şartların, sonuçların sebeplerin varlığına, delillendirilen şeylerin delillere, incelenen şeylerin hakikatlere bağlı olmasına benzer. Bütün bunlar, âlemdendir ve Hakk’ın âlemdeki yönetim tarzı budur.” (Ekrem Demirli, Fusûsu’l-Hikem, İst. 2006, s. 219)

Yukarıdaki iki paragraf aynı bilgiyi vermek üzere hazırlanmıştır. Almak istediğiniz bilgiyi alabildiniz mi? Biz ise, bu bilgiyi şu cümlelerle verdik:

“Allah âlemi ‘âlem ile’ ya da âlemi; ‘âlemdeki varlıklarla’ yönetir. (Örek vermek gerekirse) Bir bebeğin dünyaya gelebilmesi için anne ve babanın varlığı şarttır. Yani bir sebeb, bir vasıta gereklidir. Bunun gibi; tüm evrende, şarta bağlı olanlar kendi şartlarına, sebebe bağlı olanlar kendi sebeblerine, nedenler nedenlerine, kanıtlanmış şeyler kanıtlara ve gerçekler ise yine kendi gerçeklerine göre oluşurlar: Alemdeki tüm işler, olaylar bu kurala göre olur ve işte Hakk’ın yönetim tarzı da bu şekildedir.” (s. 297)

Başka bir örnek:

“Sonra bilmeliyiz ki muhakkak emir bizim bildiğimiz gibi onun sûretiyle, onun zuhûrundan olduğu için, Hakk Teâlâ bizi kendi ilminde hadis de fikir ve nazar üzere havâle kıldı ve muhakkak ayetlerini bize, yine bizde gösterdiğini söyledi. Bu sebeble biz kendimiz ile ona istidlâl ettik ve şu hâle göre biz onu bir vasıf ile vasıflandırmadık, yalnız biz bu zâtî olan ‘Vücûb-i Hass’tan başka bir vasıf olduk ve biz onu bizim ile bizden bildik.” (Gençosman, s. 24)

“Sonra bilmelisin ki, burada ifade ettiğimiz gibi sonradan olan Zorunlu Varlık’ın suretine göre ortaya çıktığına göre, Allah Teâlâ kendisini bilmede bizi sonradan olana yönlendirmiş ayetlerini bize onda gösterdiğini bildirmiştir. Biz de kendimiz vasıtasıyla O’nun varlığına hükmettik. Hakkı hangi nitelikle nitelemişsek, biz o niteliğin kendisiydik. Zâtına özgü zorunluluk bunun dışındadır.” (Demirli, s. 29)

Biz hu konudaki bilgiyi şu şekilde aktardık:

“Sonra bilmelisin ki, burada ‘sonradan yaratılanlar’ diye ifade ettiğimiz varlık, gerçek varlık olan Hakk’ın açığa çıkmış bir görüntüsüdür. Bu nedenle Hakk, kendisiyle ilgili bilgi edinebilmemiz için bizi, yine yaratmış olduğu varlıklara yöneltip, onlara bakıp düşünmemizi istedi ve ayetlerini / Kendi gerçeklerini bize, yine bizimle gösterdi.

Bu sebeble biz, Zâtı ile ilgili bilgi dışında, O’nun varlığını, kendimiz vâsıtasıyla biliriz ve dolayısıyla biz Hakk’ı, hangi niteliklerle tanımlıyorsak, aslında kendimizi tanımlıyoruz demektir. Böylece biz, O’nu kendimizle ya da kendimize bakıp tanırız.” (s. 26)

Bir örnek daha verelim:

“Hâlbuki her mevsûf için bir sıfat gerekir ki, bu sıfatın icâbı olan şeylerin hepsi de sıfata tâbi olsun. Sen muhakkak nefes alıp veren kimsede, bu nefes sıfatının neyi gerektirdiğini bilirsin.” (Gençosman, S. 143)

“Bir şey bir özellikle nitelendiğinde, özelliğin gerektirdiği bütün sonuçlar niteliğe uymalıdır. Nefesin sahibine neleri gerektirdiğini öğrenmiş olmalısın.” (Demirli, s. 156)

Bizim ifadelerimiz ise herkesin anlayacağı şekildedir:

“Eğer bir varlık (Örneğin nefes alıp verme gibi) bir sıfata / özelliğe sahipse, bu özelliğin kendisinde aktif hâle geçebilmesi için, o özellikle ilgili tüm sistemin hazır olması gerekir ki bu özelliğe tam olarak sahip olabilsin. Sen soluk alıp veren kişide bu nefeslenme işleminin nasıl gerçekleştiğini bilirsin.” (s. 213) Ve son bir örnek:

“Her bir gökten ve meleklerden olan şeyler de onlardandır. Şu halde onlar ‘Unsûriyyûn’dur. Onların üstünde olan şeyler de Tabiiyyûn, yani tabiat âlemine mensub mahlûklardır. İşte bundan dolayı Allah onları yanı Mele-i a’lâ denilen yüce felekleri daima savaş ve mücâdele âlemi olarak vasfeyledi. Çünkü tabiat karşılıklıdır. Nisbetlerden ibaret olan ilâhî isimler arasındaki karşılaşmayı nefes meydana getirdi. Sen bu hükmün dışında olan zâtı görmez misin ki kendi hakkında ‘Âlemlerden ganîdir’ buyurdu.” (Gençosman, s. 144)

“Her gökten oluşan her melek o dumandan oluşmuştur. Öyleyse onlar, unsur kaynaklı, üzerinde bulunanlar ise doğa kaynaklı şeylerdir.

Bu nedenle Allah onları, yani yüce topluluğu didişme özelliğiyle nitelemiştir; çünkü doğa, birbirine zıttır. İlâhî isimlerdeki -ki onlar bağlardır- karşılığı da nefes sağlamıştır. Bakınız bu özelliğin (doğa ve unsurlar) dışında olan Zât’ın âlemlere muhtaç olmadığı nasıl zikredilmiştir” (Demirli, s. 156)

Yukarıdaki cümlelerin ifade ettiği bilgiyi alabildiniz mi? Oysaki biz verilmek istenilen bilgiyi kısa vc en anlaşılır cümlelerle ifade ettik.

“Ve her gökte oluşan melekler de bu dumandan oluşmuştur. İşte bu melekler tabiatla ilgili kuvvetlerdir. Bu nedenle Yüce Allah onları birbirine zıt / karşıt karakterde yarattı. (Biri negatif ise, diğeri pozitiftir, biri çeker, diğeri iter, bir ısıtır, diğeri soğutur; biri hızlandırır, diğeri yavaşlatır.) Bu zıtlıklar, İlâhi isimlerde de vardır. (Mukbi/ağlatan. Mudhik’güldüren, Muhyî/dirilten, Mumît/öldüren isimlerinde olduğu gibi.) Bütün bu zıtlıklar Rahmânî Nefesten kaynaklanan özelliklerdir. Ancak Allah’ın, Zât, yani sadece Allah konumunda ne âlemlere ne de isimlerine ihtiyacı vardır.” (s. 214)

İşte örneklerdeki gibi biz, Fusûs‘u her kesimin rahatlıkla anlayabileceği bir eser hâline getirdik. Artık Fusûs, en azından anlatılmaz ya da zor anlaşılan bir kitap olmaktan çıkmış, lisede okuyan gencimizin bile rahatlıkla okuyup anlayacağı bir eser hâline gelmiştir. Az da olsa tevhîd eğitimi almış olan okuyucular için ise, gizli ve anlaşılmaz hiçbir cümle kalmamıştır.

Ahmed Avni Konuk beyefendinin Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi adlı eserinden oldukça etkilendik vc ilhâmlar aldık. Ondan aldığımız ilhâmla kurduğumuz bazı cümleler, tabii ki bize değil, o şahsa aittir.

Hiç hata yapmadık mı? Hayır diye bir iddiamız olamaz. Mutlaka ki hatalarımız olmuştur. Hatalarımızdan dolayı önce Yücc Allah’tan, sonra da büyük şeyh İbn Arabi Hazretlerinden bağışlanma dileriz. Maksadımız az hata ile çok faydalı olmaktır.

Başta bu eserin gerçek sahibi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimize, sonra O’nun tercümanı Biiyük Şeyh İbn Arabî’ye ve bu eseri açıklayanlardan bir olan Pîr Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî Hazretlerine selâm olsun. Sonra da hangi dilden ve nasıl yazılırsa yazılsın, bu büyük esere hizmet eden tüm yazarlara selâm olsun.

Bu eseri hazırlamamda bana destek olan Gönül Sultanım Hüseyin Sabri Soyyiğit Efendime ve tasavvufî fikirlerinden faydalandığımız H. Fehmi Kumanlıoğlu Efendi’ye selâm olsun. Ayrıca yine selâm olsun Ahmed Avni Konuk Beyefendi’ye, Selahattin Bey’e, Asliye Tavşanlı Hanımefendi’ye, Osman Nuri Gençosman, Ekrem Demirli, Abdulhalim Şener, Ersin Balcı beylere. Ve daha isimlerini buraya yazamadığım tüm Fusûs dostlarına selâm olsun. Allah hepinizden razı olsun. Sizlerden bilgi ve ilhâmlar aldım ve bu eseri hep birlikte tamamladık.

Celle Celâluhu (c.c) sözcüğü ile Sallallâhu Aleyhi ve Sellem (s.a.s) sözcüğünü birer kez kullandık. Eserde geçen her Allah ve Muhammed kelimeleri için geçerli olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederiz. Saygılarımla.

GİRİŞ

Bismillâhirrahmânirrahîm
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla

toplumlar arasındaki farklılıklar nedeniyle, dinler ve mezheblcr farklı farklı olsa da, Yüce Zât’ın sonsuz kaynağından yansıyan hikmetleri yaratılmışların kalbine indiren Allah’a hamd olsun. Ve esenlik ve selâm olsun, O’nun ikrâm hâzinelerinden aldığı emir ve hikmetlerini sağlam ve cömertçe insanlığa ulaştıran Hz. Muhammed’e ve O’nun yakınlarına.

Hicrî 627. yılının Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da bir rüyada Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed efendimizi gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana; “Bu Fusûsul-Hikem / Hikmetlerin Özü kitabıdır. Bunu al ve halka açıkça anlat ki bu hikmetlerden herkes yararlansın.” dedi.

Ben de, “Allah ve Resûlü’nün emirlerine uymak, emir sahibi olanların emrine itaat etmek gerekir” diye düşündüm. Yüce Peygamber’in bana bildirdiği gibi hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadan bu kitabı insanlara ulaştırmak umudumu gerçekleştirdim. Niyetim karşılıksız ve arı, amacım temizdi.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat