İki Kişilik Yalnızlık

Eylül 17, 2009 Alfa Yayıncılık, Roman (Yerli)

iki-kisilik-yalnizlik-cep-boy-sinan-akyuz

İki kişilik yalnızlık…
Yaşanmış bir öykü…
O öyküden yola çıkılarak yazılmış bir roman…
‘Sözleri bitmiş’ bir çift…
“İlk yıllar ne güzeldi!” diye düşünen, mutsuz bir kadın…
“Yalvarırım beni dinle!” diyen bir adam…
Karı kocanın arasına giren kara bir gölge…
Birbirine yabancılaşan, karanlığın dehlizlerinde birbirini kaybeden iki insan…
Ve yavaş yavaş çöken, “iki kişilik yalnızlık”…

Okudukça yazılanların gerçekten yaşanmış olduğunu tekrar tekrar düşünmekten, hüzün ve öfkenin sınırlarında gidip gelmekten ve “Bunlar gerçek olmamalı!” demekten kendinizi alamayacaksınız.

“Yaşadığım gerçekler beni sevdiğim erkeğin peşinden sürükledi.

Peşinde sürüklendiğim sevgim ise bana ihanet etti. Birçok evli kadına ihanet ettiği gibi. İçimdeki o güzelim neşeli kız çocuğu genç bir kadına dönüşemeden, çok bilmiş bir kadın oldu. Çoğu zaman bu bilmiş kadından nefret ettim. Çünkü o neşeli kız çocuğunu her defasında susturmasını bildi o çok bilmiş kadın. Sevdiğim erkeği, onunla birlikte çıktığım bir yolculukta bir süre sonra kaybettim. Daha sonra ona kızgın oldum hep. Ona defalarca söylemiştim; ne olursa olsun elimi bırakma diye. Sensizlikten korkarım diye…”

SÖZÜMÜZ BİTTİ
“Sus,” dedi kadın, kocasına. “Tüylerimi diken diken ediyorsun. Birlikte bir ömrü paylaştık, bir türlü biz olamadık nedense?”
“Saçmalıyorsun,” dedi adam. “Aklını basına topla…”
“Evlenmek sana göre değilmiş,” dedi kadın. “Yeni yeni anlıyorum bu gerçeği.”
“Güldürme beni,” dedi adam. “Ben evlilik için en doğal adaydım oysa. Can atan, çırpman bir aday.”
Kadın, “Sen artık benim tanıdığım adam, kocam değilsin. O geçmişte kaldı. Hâlâ gerçeği görmek istemiyor musun? SÖZÜMÜZ BİTTİ.”
Kadın, yavaşça kocasından çözüldü. Birkaç karış öteye gitti. Ağlamak İstiyordu ama gözlerinden bir damla bile yaş gelmedi. Belki de ilk kez ağlamayı, rahatlamak için yeterli bulmuyordu. Başka bir şeyler yapmak İstedi. Sıçradı ansızın oturduğu yatağın içinde. Başını kocasına çevirdi. Boş gözlerle ona bakın.
“Anlaşıldı,” dedi öfkeli bir ses tonuyla. “Meğer kuşkularım doğruymuş. Beş yıl önce seni terk etmeliydim. Ama çocuklarımız için yapamadım. Dürüst olmanın tadına varamıyoruz şimdi. Dürüst olamamamızın acısı içimi yakıyor. Ne olur! Sürükleme beni de ardından. Bulaştığın pisliğe beni de ortak etme. Senden son bir ricam var. Senin olmadığın yeni hayatımda, ‘sorumsuzluk satın almak istiyorum’. Çocuklara babalık görevlerini yap hiç olmazsa. Onların bize ihtiyacı olduğu dönem şimdi. Tek başıma iki çocuğun sorumluluğunu taşıyamam. Beni hiçtir zaman düşünme. Kendime karşı kaybettiğim saygıyı ancak sensiz tekrar bulabilirim.”
Kadın biraz daha uzaklaştı adamdan. Adam, karısına sokulmaya çalıştı. Kadın, kocasını itti. “Uzak dur benden. Yılan gibi soğuk geliyorsun artık.”
Adamın boşlukta kalan kolu, yavaş yavaş aşağı indi. Bir şey söyleyemedi. O sırada duyulan ezan sesi bile dağıtmaya yetmiyordu karanlığı. Karların aklığı parlatmasa, zifiri karanlık olacaktı gecenin sonu.
“Bak,” dedi adam başını karısına çevirdiğinde. “Yalvarırım sana, dinle beni. Anlatacaklarım çok önemli…”
“Önemli olduğundan hiç kuşkum yok,” dedi kadın sakince. “Önemli olan şu anda ezanın okunması. Bu gece ellerin bana istemeden de olsa dokundu. Namaz kılmayacak mısın? Git banyoya. Temizlen. Abdestini al…”
“Peki, dediğin gibi olsun,” diye cılız bir ses çıktı adamdan.
Adam yataktan doğruldu. Sessizce banyonun yolunu tuttu. Kadın, kendisi ile baş başa kalmışn. Bir an için üşüdüğünü hissetti. Geceden beri yorgun ve uykusuz kalan vücudunun üstüne yorganı çekti, “ilk yıllar ne güzeldi,” diye düşündü.

İLK YILLAR NE GÜZELDİ!
Yağmur çiselemeye başlamıştı. “Hadi koş,” dedi Zehra, Ayşe’ye. “Koş, yoksa sırılsıklam olacağız.”
Gülüşerek kol kola çalıştıkları bankanın kapısından içeri girdi iki genç kız. Öğle yemek saati arasının bitmesine bir dakika kala Zebra, bankonun arkasındaki masasına oturmuştu. Uç ay olmuştu Zehra bankada çalışmaya başlayalı.
Bîr altmış boylarında, sarı saçlı, mavi gözlü, güzel sayılabilecek genç bir kızdı. Aynı zamanda zekiydi ve neşeli bir yapısı vardı. Dost canlısıydı. Her şeyden önce yaşama olumlu bakmayı bilirdi. Sevdiklerine karşı aşırı bağlı ve sadıktı. Şimdilik zararsız gözüken bu huyu gelecekte karşılaşacağı savaşlarda belki de en büyük zayıflıklarından bir tanesi olacaka. Bir ay sonra yirmisine basacak olan Zehra, parıldayan gözlerle oturduğu masadan Ayşe’ye dönerek, “Ne güzel değil mi?” diye sordu. “Tam bir ay sonra yılbaşı. Sanki hayat yeni yılla birlikte en baştan başlayacak. Yeni yılın İlk günü benim doğum günüm. Bu cümleyi kaç kez duydun benden, değil mi’”
Bunun üzerine iki genç kız gülüşmeye başladı. Ayşe, Zehra geldiğinden beri ne çok eğlenmeye başladığını düşündü. Sonra kaşlarını sinirliymiş gibi çatarak, fakat dudaklarında ki kıvrılmalara engel olamayarak, “Sanırım üç aydır her gün,” dedi.
Ayşe sonra arkadaşının elini tutarak, “İnşallah bin dokuz yüz seksen bir yılı sana mutluluk, huzur ve yakışıklı bir koca getirir. Ama bankacı da olmasın. Mühendis olsun. Mavi gözlü olsun. Uzun boylu olsun.”
Zehra hafif sitemkâr bir tavırla, “Kendi hayallerine beni de dahil etme,” dedi. Hem ben evlenmeyeceğim. Aşık olmayacağım. Çünkü bu dünyada benimle aynı şekilde nefes alan tek bir erkek yok.”
“Aslında böyle diyenden korkmalı. Görünüşe bakılırsa, benden önce evleneceksin sen,” diye cevap verdi hınzırca gülümseyen Ayşe.
Tam bir hafta sonra Zafer para yatırmak için aynı bankada sırasını beklerken, o mavi gözleri gördü. O bakışmayla Zafer ve Zehra’nın kaderleri buluşmuştu.
Zafer, yirmi dört yaşındaydı. Sık koyu renk saçlı, esmer tenli ama belki de en önemlisi büyük siyah gözleriyle, güzel bakan bir adamdı. Tıp fa kültesi son sınıf öğrencisiydi. Zafer zekiydi, ağırbaşlıydı, biraz utangaç sayılırdı, insanlarla konuşmayı severdi. İnsanları dinlemeyi de severdi. Ama bazen dinlediklerinin etkisinde fazlaca kalırdı ki, şimdilik zararsız gibi görünen bu özelliği belki de gelecekte karşılaşacağı en büyük sorunların temelinde yatan bir zayıflık olacaktı.
Zafer bekârdı. O zamana dek evlenmeyi hiç ama hiç düşünmemişti. Birkaç ilişkisi olmuştu elbette, ama hepsi de ciddi bir anlam kazanamadan bitivermişti. Hem üniversitede okuyor, hem de babasının kumaş alıp sattığı dükkânda çocukluğundan beri çalışıyordu.
Ama bu iş şu sıralar ona çocukluk yıllarında verdiği hazzı vermiyordu. Özellikle son bir yıldır kendisini okul ve okul bitene kadar çalışmak zorunda olduğu baba işi arasında boğulmuş hissediyordu. Sırası geldiğinde parasını yatındı ve kın bit kez daha, belki biraz daha uzun görme umuduyla bankaya daha önceki ziyaretlerinden tanıdığı Ayşe’nin yanına gitti. Tam Ayşe, Zafer’i masasının önündeki koltuğa buyur etmiş, Zafer de kendi kendine ne kadar saçma hareket ettiğini düşünüp, “Bir merhaba demeye geldim, gidiyordum,” cümlesini söylemeye hazırlanmıştı ki, Zehra zarifçe Ayşe’ninkiyle neredeyse bitişik olan masasına oturup yine zarifçe gülümsedi. Bu gülümseyişi takiben Zafer kendini Ayşe’nin karşısında Zehra’nın çaprazındaki misafir koltuğuna otururken buldu.
“Ali Amca nasıl? Hiç uğramıyor kaç haftadır bankaya,” diye sordu Ayşe. Daha Zafer cevap veremeden, “Sahi sizin okul ne zaman bitiyor? Aman doktor olmak çok zormuş. Ali Amca anlafiyordu, gece gündüz nasıl çalıştığınızı. Gözleriniz kan çanağına dönüyormuş. Ama pek de övünüyor sizinle. Haklı tabii, haklı,” diye devam etti bilmişçe Ayşe.
“Babam iyi. Selamları var. Okul da yaklaşık bir yıl sonra bitiyor inşallah. Sonra ihtisas, şark görevi, ağır bir yol bekliyor beni,” dedi gülerek Zafer.
Sonra da daha ileriki zamanlarda o anı düşündüğünde kendisini bile şaşkına çevirecek bir çabuklukla, “Hanımefendi yeni mi başladı işe?” diye sordu Zehra’ya dönerek ve o andan itibaren gözlerini onun gözlerinden bir türlü ayıramayarak.
Cevabı da doğal olarak Ayşe’nin yerine Zehra verdi. Hayatında gördüğü en güzel bakan adama bakarak, “Tam üç ay oldu işe başlayalı. Sanırım sizinle rastlaşmadık hiç,” dedi.
“Sanırım,” dedi Zafer duyduğu sesin hayatında duyduğu en tadı ses olduğunu düşünerek ve babasıyla çalıştığına bu kez içten bir kez daha şükrederek.
Zehra ve Zafer Mayıs ayının ilk haftası bin dokuz yüz seksen bir yılında, Zafer’in okulunun bitmesine neredeyse iki ay kala evlendiler. Tabii bu evliliğin gerçekleşmesinde belki de en büyük pay Ayşe’nin olmuştu.
Çünkü o karlı bin dokuz yüz seksen Aralık ayının ilk günlerinden sonra Zafer bankaya daha sık uğrar olmuş, üçü birlikte öğle yemeklerine çıkmaya başlamışlar, iş çıkışı pek çok kez sinemaya gitmişlerdi. Ve en sonunda da Zafer Ayşe’ye, Zehra konusunu açmışın. Ayşe, Zehra’ya konuyu ilk defe açtığında ise Zehra önce büyük tepki göstermiş, Ayşe’ye bir daha bu konuyu açmamasını tembihlemiş ve Zafer’den kaçmaya başlamıştı. Ama bu kaçış uzun sürmeyecekti. Çünkü Zehra o güzel bakan gözleri, o gözlerin içine bakarak konuşmayı, gülmeyi, o gözlerin kendisine bakmasını gerçekten de özlemişti. Bunu fark ettiği andan itibaren de Ayşe’ye kendisini evliliğe ikna etmesi için, güya isteksizce, izin vermişti.
Zafer ve Zehra herkese göre dünyanın nadir şanslı çiftlerinden biriydi. Birbirleriyle gerçekten çok iyi anlaşıyor, aynı esprilere saatlerce gülüyor, birbirlerine her an sevgiyle bakıyor, şefkatle yaklaşıyor, pek çok zaman aynı şekilde düşünüyor, fikir ayrılıklarında birbirlerini sakince ikna etmeye çalışıyor ve birbirlerine karşı saygı sınırını asla aşmıyorlardı Kendilerine göreyse bu dünyada birbirini en çok seven çift onlardı.
Zafer, bir başka erkeğin bir kadını kendisinin Zehra’yı sevdiği kadar sevemeyeceğine inanıyor, Zehra da aynı şeyi kendi sevgisi için düşünüyordu. Bu sevgi herhangi bîr biçimde son bulabilir miydi?
“Hayır,” diyordu Zehra bir arkadaşına, “Hayır,” diyordu Zafer bir arkadaşına.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat