Şeytanı Uyandırma | John Verdon | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

AKLINDAN BİR SAYI TUT’un yazarından, yine aklın sınırlarını zorlayan bir roman.

Asla o karanlık odaya girme. Sabaha çıkmak istiyorsan şeytanı uyandırma.

Hiçbir cinayet kusursuz değildir. Özellikle Dahi Dedektif Dave Gurney bir olaya müdahil olup hiç kimsenin göremediği detayları ortaya çıkardığında, çıkışı olmadığı düşünülen labirentin çıkışını ustalıkla bulduğunda Gurney, bir seri katil üzerine belgesel hazırlayan genç bir kıza danışmanlık yapmayı kabul eder. On yıl önce yaşanan bu olaylarda kurbanların hepsi keskin bir nişancı tarafından zifiri karanlıkta, pahalı Mercedes arabalarını kullanırken, aynı açıdan ve noktadan kusursuz biçimde vurulmuş ve bedenlerinin yanına birer oyuncak hayvan bırakılmıştır. Asla aydınlatılamayan bu cinayetlerin üstüne bir perde çekilmiştir ve kimse bu perdeyi kaldırabilecek kadar cesaretli değildir. Tek bir kişi dışında.

Gurneyin, kimseye izini belli etmeyecek kadar dahiyane bir plan yapmış olan bu caniyle oynayabileceği tek bir oyun vardır. Ölüm oyunu: Kendini hedef göster, o sana gelsin.

Zeki bir adamı karmaşık bulmacalar çözerken izlemek müthiş bir keyif. Gurney işte bu yönüyle farkını ortaya koyuyor.
New York Times

Her sayfada artan gerilimle, bir psikopatın iç dünyasının derinliklerine ineceksiniz.
Publishers Weekly

Şaşırtıcı bir son ve tam bir şaheser. Tırnaklarınızı kemirtecek kadar heyecan verici.
New York Journal of Books

G i r i ş

Kadın durdurulmalıydı.

imalar işe yaramamıştı. Tatlı dille yapılan ikazlar dikkate alınmamıştı. Daha sert girişimlerde bulunulmalı, çarpıcı, yanlış anlaşılması imkansız bir şey yapılmalı, böylece durum net biçim­de açıklanmalıydı.

Açıklamanın tam istenildiği biçimde anlaşılması hayati dere­cede önemliydi. Kuşkuya, sorulara yer bırakılmamalıydı. Poli­sin, medyanın ve bu acemi işgüzarın mesajı mutlaka anlamaları, önemini kavramaları sağlanmalıydı.

Önündeki san deftere düşünceli bir tavırla bakıp ardından yazmaya koyuldu.

Derhal tasarladığınız projenizden vazgeçmeniz gerek. Yapmayı planladığınız şeye karşı hoşgörüyle yaklaşılması im­kansız. Projeniz dünyanın en zarar verici insanlarını yücelt­mekledir. Suçluları göklere çıkartmak suretiyle benim adaleti sağlama çabalarım olaya alınmaktadır. Utanç verici aşağılık kişiler bu projeyle hak etmedikleri sempatiyi kazanmaktadır­lar. Buna izin verilemez. Buna izin vermeyeceğim. Başarıya ulaşmamın sağladığı huzurla on yıldır uyuyordum. Dünyaya verdiğim mesajın, sağladığım adaletin huzuruyla doluydum. Beni yeniden harekete geçmeye zorlama. Bedeli çok ağır olur.

Yazdıklarını yeniden okudu. Sonra başını yavaşça iki yana salladı. Üslubu beğenmedi. Sayfayı yırtıp sandalyesinin yanın­daki kağıt parçalayıcıya yerleştirdi. Sonra da boş sayfaya yeni­den yazmaya koyuldu:

Yaptığın işe son ver. Derhal vazgeç. Aksi takdirde yeniden kan dökülecek. Hem de çok daha fazla. Seni uyarıyorum. Hu­zurumu bozma.

Bu daha iyi olmuştu. Ama yine de istediği gibi değildi. Üzerinde çalışması gerekiyordu. Söylemek istediğini biraz daha netleştirip, üslubu sertleştirmeliydi. Kuşkuya yer bırakma­dan. Kusursuz hale getirerek.

Ve bunun için çok az zamanı vardı.

1. Bölüm

Bahar

Kapılar açıktı.
Dave Gurney durduğu kahvaltı masasının yanından baktığın­da kalan son kar birikintilerini görebiliyordu. Buzulları andıran kar birikintileri iyice küçülmüş, çevrelerini kuşatan ağaçların arasında yer yer göze çarpar olmuşlardı.

Eriyen karlarla yeniden ortaya çıkan toprak mis gibi kokuyor, yazdan kalan yabani otların büyük çiftlik evinin mutfağına ka­dar yaklaştığı daha net biçimde görülüyordu. Doğanın uyanışının kokusu eskiden üzerinde mucizevi bir etki yaratırdı. Ama şimdi neredeyse hiç etkilenmedi. Hatta hoşuna bile gitmemişti. Güzel­di elbette ama önemsizdi.

“Dışarı çıkmalısın ” diye seslendi Madeleine mısır gevreği ka­sesini lavaboda yıkarken. “Dışarı, güneşe çıksana. Hava harika.” “Evet, görüyorum,” dedi ama kıpırdamadı.

“Kahveni dışarıda iç,” dedi karısı kaseyi kuruması için evyeye koyarken. “Güneşten de faydalanırsın hem.”

“Hımm.” Başını anlamsızca sallayarak elindeki fincandan bir yudum aldı. “Bu her zamanki kahve mi?”

“Neden? Kötü mü?”

“Kötü demedim ki.”

 “Evet, aynı kahve.”

Gurney iç çekti. “Galiba grip olacağım. Birkaç gündür hiçbir şeyden tat alamıyorum.”

Madeleine ellerini evyenin kenarına yaslayıp ona bakarak, “Daha fazla dışarı çıkman gerek,” dedi. “Uğranacak bir şeyler bulmalısın kendine.”

“Doğru.”

“Ben ciddiyim. Bütün zamanını evde dört duvar arasında ge­çirmemelisin. Hasta olursun. Zaten oluyorsun da. Elbette hiçbir şeyin tadı eskisi gibi olmaz. Connie Clark’ı aradın mı?” “Arayacağım.”
“Ne zaman?”
“Aramak istediğimde.”

Bu isteğin yakın zamanda geleceğini de sanmıyordu. Son gün­lerde hep böyleydi. Aslında altı aydan beri böyleydi. Son derece tuhaf bir cinayet vakası olan Jillian Perry cinayetinin çözülme aşamasında yaralanınca sanki normal yaşamdan elini eteğini bü­tünüyle çekmişti. Günlük vazifelerini, planlamalarını, insanlarla ilişkilerini, telefon görüşmelerini, her türden sorumluluklarını bir kenara bırakmış gibiydi. Geldiği noktada ajandasında bir sonraki sayfanın boş olması en çok tercih ettiği şeylerin başında gelir ol­muştu. Ne bir randevu ne de söz veriyordu. Bu içine kapanıklığı da özgürlükle eşdeğer görüyordu.

Diğer yandan bu ruh halinin hiç de iyi olmadığını görebi­lecek bir tarafsızlığa da sahipti. Çünkü böylesi bir özgürlükle huzur bulamayacağının bilincindeydi. Bu baskın ruh hali huzur vermek bir tarafa, tahammül etmeyi bile son derece zorlaştırı­yordu.

Yaşam biçiminin bozulup, her şeyden elini ayağını çekmesine neyin neden olduğunu biliyordu elbette. En azından yaşadıkları­nın nelere sebebiyet verdiğinin listesini yapabilecek durumday­dı. Ve bu listenin başında da komadan çıktığından beri devam eden kulak çınlaması vardı. Büyük bir olasılıkla çınlama koma­dan çıktığında değil ondan iki hafta önce, kendisine, küçücük bir odada, son derece yakın bir mesafeden üç el ateş edilmesinden sonra başlamıştı.

Kulaklarındaki bu inatçı sesin (kulak, burun, boğaz uzmanları bunun aslında bir ses olmadığını, daha ziyade beynin yanlış bir şekilde ses olarak algıladığı sinirsel bir anomaliden kaynaklan­dığını izah etmişlerdi) tarifi çok zordu. Yüksek perdeden, alçak sesli, sürekli devam eden müzikal bir nota gibiydi. Bu rahatsızlı­ğa daha ziyade rock müzisyenleriyle savaş gazilerinde rastlandır­dı. Anatomik açıdan sebepleri kesin bir şekilde tanımlanamayan, zaman zaman hafiflese de bütünüyle tedavisi bulunmayan bir ra­hatsızlıktı bu. “Açık konuşmak gerekirse, Dedektif Gurney,” de­mişti doktor. “Yaşadığınız travma ve sonrasındaki koma haliniz düşünüldüğünde kulaklarınızdaki bu hafif çınlama dışında başka bir arıza kalmadığına sevinmeniz lazım.”

Buna Dave de karşı çıkamazdı elbette. Ama bunu bilmek çev­rede en ufak bir ses bile yokken kulağının çınlamasının neden olduğu rahatsızlığı gidermiyordu. Özellikle geceleri büyük sorun oluyordu. Gündüzleri, en fazla yan odada tıslayan bir çaydanlı­ğın sesini andıran çınlama sinsice bekleyip gecenin sessizliğinde beynini kemiriyordu.

Sonra rüyalar vardı bir de. Hafızasında hastane günlerinin canlandığı kabuslar. Kollarını kıpırdatamadığını, nefes almakta zorluk çektiğini gördüğü bu kabusların etkisi uyandıktan sonra bile uzun süre devam ediyordu.

İsabet eden ilk kurşunun parçaladığı sağ bileğinin üst kısmın­da hâlâ hissiz bir bölge vardı. Burayı sık sık kontrol eder, hatta bazen saat başı dokunur, her seferinde bu hissizliğin biraz olsun azalmasını umut ederdi. Bazen de tam tersi olur, karamsar günle­rinde, biraz da korkarak, hissizliğin yayılıp yayılmadığını kont­rol etme ihtiyacı duyardı, tkinci kurşunun isabet ettiği midesinin yan tarafına da durup dururken ani, şiddetli sancıların saplandığı oluyordu. Ayrıca kafatasını yaran üçüncü kurşunun isabet ettiği alnının üst kısmında hiç bitmeyen kaşıntı misali, sürekli bir sız­lama hissediyordu.

Belki de bu derece ağır yaralanmanın en rahatsız edici yan etkisiyse kendisini sürekli silah taşımak zorunda hissetmesiydi. Görevdeyken, talimatlar öyle gerektirdiği için silah taşımıştı el­bette. Ancak polislerin çoğunun aksine silahlara düşkün biri de­ğildi. Yirmi beş yıllık hizmetinin ardından da dedektif rozetini bırakmış, bir daha da silah taşıma gereksinimi duymamıştı.

Vuruluncaya dek.

Ama şimdi, her sabah giyindikten sonra kaçınılmaz olarak adeta en gerekli aksesuarıymışçasına ayak bileğindeki kılıfa 32’lik bir Beretta yerleştirmeden yapamıyordu. Bir taraftan da böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor olmaktan nefret ediyordu. Kişi­liğinde bu tür bir değişiklik gerçekleşmiş olmasından bir hay­li rahatsızdı. Bu ihtiyacın zaman içinde yavaş yavaş geçmesini umuyordu ama şimdiye dek böyle bir şey olmamıştı.

Bunlar yetmezmiş gibi bir de son zamanlarda Madeleine’in gözlerinde yepyeni bir endişeyle kendisini izlemeye başladığını fark etmişti. Bunlar hastane günlerindeki acı ve panik dolu ba­kışlardan da, iyileşme sürecinin yavaşlığını görüp umutsuzluğa ve korkuya kapılmanın neden olduğu yüz ifadesinden de farklı bakışlardı. Daha az belirgin ama daha derinden, sanki artık kro­nikleşmiş bir korkunun, dehşet dolu bir şeylere şahit olmanın neticesinde ortaya çıkan ve kısmen gizlenilmek istenen bir yüz ifadesiydi bu.

Kahvaltı masasının yanına dikilip kahvesini iki yudum­da bitirdi. Sonra fincanı lavaboya koyup, sıcak sudan geçirdi. Madeleine’in koridorda, kedinin sepetini temizlediğini duyuyor­du. Kediyi Madeleine’in isteğiyle almışlardı. Gurney bunun ne­denini merak ediyordu. Onu neşelendirmek için mi istemişti bu kediyi? Başka bir canlıyla ilgilenerek yaşama tutunmasını sağla­mayı mı istemişti? Eğer bunları amaçlamışsa bir işe yaramamıştı. Kedi diğer şeyler gibi ilgisini zerre kadar çekmemişti.

“Duş alacağım,” diye seslendi karısına.

Madeleine’in holden, “İyi” gibilerden bir şey mırıldandığını duydu. Tam olarak ne dediğini anlamamıştı ama sormaya gerek olduğunu da düşünmüyordu. Banyoya girip sıcak suyu açtı.

Sımsıcak suyu boynundan sırtına doğru akıtırken kaslarının gevşediğini, kılcal damarlarının açılıp, zihninin ve sinüslerinin temizlendiğini, giderek kendini daha iyi ve rahatlamış hissettiği­ni fark ediyordu.

Ama giyinip kapıların yanına döndüğünde az önceki rahatsız edici huzursuzluk hissi yeniden dönmüştü. Madeleine dışarıda, taş avludaydı. Avlunun arka kısmında küçük bir arazi iki yıllık düzenli bakımın ardından nihayet çimenlik olarak nitelendirile­bilecek hale gelmişti. Kalın iş ceketi, turuncu eşofman altı ve yeşil lastik çizmeleriyle Madeleine yabani otların bahçe tarafı­na doğru uzamasına mani olmak için büyük bir hevesle her on adımda bir çapasıyla toprağı belliyordu. İlk anda ona, yardım istercesine baktı ama hemen ardından önceki çağrılarına verdiği yanıtları hatırlayarak hayal kırıklığıyla böylesi bir girişimde bu­lunmaktan vazgeçti.

Canı iyiden iyiye sıkılan Gurney, başını diğer tarafa çevirip ahırın yanındaki yeşil traktöre baktı.

Madeleine kocasının bakışlarını takip edip, “Tekerlek izlerini düzeltmek için traktörü kullanabilecek misin?” dedi.

“Tekerlek izleri?”
“Otopark olarak kullandığımız yerdeki izler.”
“Elbette.dedi duraksayarak. “Yaparım.”
“Hemen şimdi yapılması şart değil.”

“Hmm.” Bir ay önce fark ettiği ama kendisini çileden çıkar­tan bu ve benzeri anlar dışında unutup gittiği traktör sorununu düşününce duştan sonraki o rahatlık hissi de artık bütünüyle kaybolmuştu.
Madeleine onu dikkatle inceliyordu. “Bence bu kadar kazma işi yeterli,” dedi. Gülümseyerek küreğini yere koyup, yan kapıya doğru yürüdü. Çizmelerini holde çıkartıp mutfağa yöneldi.

Gurney derin bir nefes alıp traktöre bakarak belki yirminci kez bir türlü halledemediği gizemli fren sıkışması sorununu dü­şündü. İçindeki kasvetle neredeyse aynı anda hareket eden simsi­yah bir bulut yavaşça güneşin önünü kesti. Bahar gelmiş ve sanki hemen çekip gitmiş gibiydi.

2.Bölüm

Connie Clarke için Büyük Bir İyilik

Gurney’in arazisi Walnut Crossing’de Catskill kasabasının dışında, dağlara doğru uzanan toprak yolun üzerindeydi. Eski çiftlik evi güney istikametine doğru hafifçe meyillenen arazinin üzerine inşa edilmişti. Yabani otlarla kaplı arazinin ortasında bü­yükçe bir kırmızı ahırla, su kamışları ve salkım söğütlerle çevrili genişçe bir gölet vardı. Arka taraftaysa kayın ağaçları, akçaağaçlar ve vişne ağaçlarından oluşan orman yer alıyordu. Kuzeyde ilerideki çam ormanına dek yükselen başka bir arazi bulunuyor, bu arazinin ortasında da diğer vadiye bakan terk edilmiş taş bina­lar göze çarpıyordu.

Burada hava Dave’le Madeleine’in geldiği New York City’le kıyaslanamayacak derecede hızlı değişiyordu. Gökyüzü bir anda kapkara bulutlarla kaplanırken sıcaklık da on dakikada en az on derece birden düşmüştü.

Yağmur boşalacaktı. Gurney kapıları kapattı. Mandalları ki­litlemek için uzanırken midesinin yan tarafına bıçak gibi bir ağrı saplandı. Bunu dayanılması güç başka bir ağrı izledi. Ama bu artık alıştığı, Uç ağrı kesiciyle üstesinden gelebileceği türden bir durumdu. Banyodaki ecza dolabına yönelirken işin en kötü tara­fının fiziksel acının neden olduğu rahatsızlıktan ziyade kendisini savunmasız hissedişi olduğunu düşünüyordu.

  • Kitap AdıŞeytanı Uyandırma
  • Sayfa Sayısı538
  • YazarJohn Verdon
  • ÇevirmenEnder Nail
  • ISBN9786054629251
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Mükemmel bir spora başlayın, kürek çekin. Şimdi!

Detaylı Bilgi

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur