Son Sefarad (İmparatorluk II – Sultan Bayezid’in Savaşı)

Kasım 6, 2012 Epsilon, Roman (Yerli), Tarihi Roman

1492.
Endülüs medeniyeti katlediliyor. Tüm dünya seyirci kalıyor.
Bir Osmanlı Sultanı hariç…

Endülüs’teki Osmanlı ajanı Kara Davud, karısı Elif’in hasretiyle yanıp, kendi topraklarına dönmeyi beklerken hayatının en zorlu göreviyle karşı karşıya kalır…

Granada İslam İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte Katolik Avrupa’nın önündeki tek engel artık Sefaradlar, yani Endülüs Yahudileri’dir.  Engizisyon her gün binlerce kitap yakmakta ve tarihin en büyük barbarlık suçunu işlemek üzeredir. İnancını saklamak zorunda kalan yüz binlerce Yahudiden biri olan David Marrano, Endülüs’ün eski kültürünü devam ettirmeye çalışırak gizlice İbranice ve Arapça kitaplar çoğaltır. Ne var ki, Engizisyon, David’in ve aşkı Esther’in de izini bulmuştur.

İspanyol denizci Kristof Kolombus ise kütüphane yağmalarından ele geçirdiği haritalar ve zindanlara atılan Müslüman ve Yahudilerden kurduğu mürettebatla dünya tarihini değiştirecek bir keşfin eşiğindedir.

Kara Davud İspanya’daki tüm bu gelişmeleri yıllarca payitahta rapor etmiştir. Sultan Bayezid, böylelikle tarihin en büyük kurtarma operasyonlarından birini başlatacaktır. Ancak Akdeniz’deki Haçlı korsanları ve İspanya’daki Katolik şövalyeler bu görevi imkânsız hale getirecektir…

Davud’un sır dolu geçmişi, kitap avcısı Santiago’nun iç çatışması ve hattat genç Bayezid’in kendi nefsi ile olan savaşı romanın ana izleklerini oluştururken Türk denizcileri Kemal ve Burak Reisler ile genç Piri Reis de bu epiğin diğer renkli karakterleri.

Beyazıt Akman’ın Fatih’i anlatan ilk romanı Dünyanın İlk Günü büyük beğeni toplamış, tarihi yapımlara ilham kaynağı olmuştu. Amerika’da Dünya Edebiyatı alanında öğretim üyesi olan genç yazarın ikinci romanı Son Sefarad hem Endülüs’e yakılan bir ağıt, hem de 21. yüzyılda bile eksikliği hissedilen bir insanlık dersi sunuyor.

Ezberleri yeniden bozmaya ve Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e uzanan film tadında soluk soluğa bir maceraya daha hazır olun…

***

Reconquista, Granada, 2 Ocak 1492

Tarık bin Ziyad.

Boabdil el Chico, atının üstünden arkasına bakarken sekiz asır öncesini düşünüyordu. El Pucarra Tepesi’nden arkasında bıraktığı rengârenk vadideki şehre baktı. Aklından geçen o heybetli ismi şimdi ağzına alsa, dili, damağı ve dudakları tutuşuverecek, dişleri eriyecek diye korktu. Yanında annesi, vezirleri ve birkaç parça askerden mürekkep maiyeti öyle cılızdı ki, bir kraldan ziyade tahta kılıcıyla yel değirmenlerine hücum eden Don Kişot’a benziyordu. Sabah saatlerine kadar bir sultandı; Granada’nın emiri, İslam’ın halifesi, Endülüs’ün tek Müslüman hâkimiydi. Şimdi ise kafasındaki beyaz sarığı bir mezar taşı kadar ağırdı ve bulunduğu tepede esen rüzgârın havalandırdığı kırmızı pelerini, onun için artık kefenden farksızdı.

“Ağlama!” diye söylendi annesi.

Boabdil hıçkırıyordu. Gözleri az önce anahtarlarını kendi elleriyle teslim ettiği El Hamra’nın duvarları kadar kırmızıydı.

İnsan ölmek üzereyken tüm hayatının gözünün önünden akıp geçtiğini emrinde çalışan onlarca komutanından defalarca dinlemişti. Ama bugün o kendi hayatını değil, Endülüs’ün sekiz yüz yıllık tarihini hatırlıyordu. Sekiz asrın birikimi, yüzyıllarca bu topraklarda yaşamış milyonlarca Müslüman, Hıristiyan ve Yahudinin birbirine karışan sesleri ve onlarca halifenin ruhu şimdi onun bedeninde, sanki ondan hesap soruyordu.

Tarık bin Ziyad’ın yedi bin kişiyle 711 yılında yüz binlik bir orduyu alt etmesini hatırladı; başı döndü. Yarı efsane, yarı gerçek, onlarca çeşidini duyduğu hikâyeler geldi aklına. Dönemin İspanya hükümdarı, Vizigotlu Kral Rodrique, Tarık’a karşı kendinden öyle emindi ki ordunun yanında yüzlerce katır getirmişti. Kazanacağına kesin gözüyle baktığı savaşın ardından Müslüman askerlerini bu katırlara bindirecek, şehir şehir dolaştırıp kendine yeni bir eğlence yaratacaktı. Hâlbuki savaş meydanında Tarık ve askerleri öyle bir cenge tutuşmuştu ki Vizigotlar günlerce bulutlardan yere asker yağdığına yemin eder olmuşlardı. On binlerce askeriyle birlikte kralın ölümüyle başsız kalan İspanya topraklarında Tarık katırların değil, dörtnala koşan atların üstünde teker teker Granada, Seville, Kurtuba ve Toledo’yu almış, Fransızlarla sınır oluşturan Pirene Dağları’na kadar yüzlerce kilometre, bir şimşek gibi ilerlemişti.

Tarık, yedi bin kişiyle Batı Avrupa’da sekiz asır sürecek bir egemenlik başlatmıştı. Adının vuruşlu bir yıldız, bir ışık anlamına gelmesi ne kadar da doğruydu!

Boabdil şimdi üstünde oturduğunun yağız bir Arap atı değil, Kral Rodrique’in katırlarından biri olduğunu düşündü. Adı da, lakabı da şimdi ağzına alamadığı komutanın vakur ismine tezattı. Her zaman iğreti bulmuştu kendisine Boabdil denmesini. İsminin gerçek halini, İspanyolların bir türlü dillerinin dönmediği, Ebu Abdullah On İkinci Muhammed adını sanki hiç hak etmemişti. O, Boabdil el Chico‘ydu; yani Küçük EbuAbdul. Uzun, şatafatlı ismi tarih kitaplarında duracaktı sadece, hiç kimse ona şimdi mirasını ayaklar altına aldığı peygamberin ismiyle seslenmemişti, seslenmeyecekti.

Güneş ışıklarının altında ışıl ışıl parlayan Granada’nın kırmızı çatılarına baktı. Etrafındaki maiyeti de hüzünle manzarayı izliyorlardı. Katedraller, sinagoglar ve camilerin maden çatılarının parıltısı Boabdil’in öyle gözünü alıyordu ki, sanki binalar bile artık onun gözlerine görünmek istemiyorlardı. Minarelerden kendi cenazesinin salasını işitiyor, kiliselerden ölüm çanları kulaklarında yankılanıyordu. Hahambaşıları onu çoktan gömmüşlerdi.

Boabdil’in kaybettiği sadece bir şehir değil, insanlık namına güzel olan her şeydi. Granada’nın ışıltısını izledikçe, yitirdiği aşkının hüznünü taşıyan bir maşuk gibi iç çekti Boabdil. Sevgilisinden ayrılmadan önce son bir kez ona bakan bir genç gibi uzun uzun şehri izledi.

İçinden şırıl şırıl ırmakların aktığı, ne çok sıcak, ne çok soğuk, tam kararında gölgeliklerin olduğu rengârenk bahçelerini görür gibi oldu Endülüs’ün. Sahra’nın kızgın çöllerinden, Afrika’nın kuru topraklarından gelen Müslümanlar yağmuru ve yeşili, rahmeti ve bereketi bulmuşlardı bu topraklarda. Kuvvetli akan nehirler, bereketli ovalar, her çeşit bitkinin yetiştiği dağlar Arapların, Berberilerin, Ashab-ı Kiram’ın ve bil cümle Müslümanların en değerli hâzineleri olmuştu.

Güzel kokulu rüzgârların ehl-i kitabın yüzlerini okşadığı, yeryüzünün Firdevs’iydı Endülüs.

Şimdi yitik bir cennetti. Nehirleri gümüş, toprağı misk, bahçeleri ipek, çakıl taşları inciydi.

Savaş ve raks, müzik ve ilim burada buluşmuştu.

Sanat âşıklarının Kabe’si Kurtuba Camii belirdi Boabdil’in gözlerinde. Mimarisi ebedi, sütunları sayısızdı. Melekler sanki onun yüksek minarelerinde tecelli etmiş, peygamberler onun mabetlerinde buluşmuştu sekiz asır. İbrahimler, Musalar, İsalar ve Muhammedler orada sohbet meclislerine katılmıştı.

Endülüs’ün şarapları tertemiz, kılıçları çok keskindi.

Hiçbir gözün görmediği, hiçbir dilin tatmadığı, hiçbir canlının dokunmadığı meyveler, nar ve portakal ağaçları, üzüm bağları ve bunları imkânlı kılan zirai ilmin doruğuydu yitip giden.

Nostalji sanki Endülüs için doğmuş, romantizm burası için ortaya çıkmıştı. Aşklarının peşindeki şövalyeler burada yetişmiş, prensesler kur yapmayı burada öğrenmişti. El Cid efsanesi burada doğacak, Cervantcs bu toprakların hikâyeleriyle yeni bir edebiyat yaratacaktı.

Güneş Toledo’da doğar, Kurtuba’da batardı.

Sokak lambaları, yel değirmenleri ve çiçek dizili yollar Endülüs’te icat edilmiş, kâğıt ve kaleme burada gerçek hakkı verilmişti.

Tüm Avrupa’da papazlar vaftiz töreni için gerekli duayı bile okuyamazken, Endülüs’ün Müslüman köylüleri okuma-yazma bilir, Yahudi tüccarları matematik öğrenir, Hıristiyan sanatçıları şiir yazarlardı.

İbn Rüşd, Boabdil’in şimdi gözleriyle süzdüğü binalarda Aristo’yu yorumlamıştı. İbn Arabî, bu topraklarda kalpleri fethetmiş, Maimonides Tevrat’ı burada öğrenmişti.

Sadece İslam’ın değil, tüm insanlığın ortak mirasıydı yitip giden.

“Üzülmeyin, sultanım,” dedi Boabdil’in hemen yanındaki veziri Yusuf bin Ebu Kumaşa, onu teselli etmeye çalışan son bir çabayla. “Büyük yenilgiler de büyük zaferler kadar önemlidir. Yeter ki, insan vakarı elden bırakmasın.”

“Benimkine eşdeğer yenilgi mi var?!” diye cevapladı Boabdil içini çekerek.

Üstelik vezirinin onu teselliye çalıştığını pekâlâ biliyordu. Zira, birkaç saat önce ne vakarı ne de gururu kalmıştı. Şehrin anahtarlarını Kastilya ve Aragon Kral ve Kraliçesi Ferdinand ve İzabella’ya onların eteklerini öperek, önlerinde eğilerek teslim etmemiş miydi?

Her şey iki buçuk asır önce, Papa’nın İspanya’yı Haçlılara muhtaç topraklar olarak ilan etmesi ve ardından Kastilya-Leon Kralı III. Fernando’nun Müslüman hâkimiyetindeki şehirlere savaş açmasıyla başlamıştı. Tarık bin Ziyad’ın yirmi beş yılda hâkim olduğu İspanya yarımadasını Haçlıların geri alması tam iki buçuk asır sürmüştü.

Fakat son ana kadar Granada Emirliği’nin düşmesini kimse beklemiyordu. Ülkenin geri kalanından kuzeydeki dağların da etkisiyle korunaklı kalmayı başarmıştı Granada. Son asırlardaki diğer Müslüman emirleri gibi, Boabdil de Hıristiyan kral ve kraliçeleriyle türlü işbirliklerine girişmiş, kimi zaman vergilerle, kimi zaman oğullarını ve kızlarını fidye olarak vererek yakasını kurtarabilmişti. O, iki kere Hıristiyanların tutsağı olmuş, iki kere onların ellerinden kurtulmuştu.

Ne var ki son sekiz aylık kuşatma sadece Boabdil’in değil, Granada ve Endülüs İslam Medeniyeti’nin de sonu olmuştu.

Her gün taşan bir sel gibi gelmişti. Hıristiyan orduları. Bir çekirge sürüsü gibi abanmışlardı Granada’ya. Süvarileri gitgide artmıştı, kuzeyden mühimmat ve erzak takviyeleri yapılmıştı.

Kastilya Kraliçesi İzabella ve Aragon Kralı Ferdinand evlilikleriyle bütünleşen Hıristiyan İspanya Birliği’ni Granada’yla tamamlamaya ant içmişlerdi. Az sonra El Hamra’nın içinde yeryüzünün en büyük vahşetlerinden birini başlatmak üzereydiler.

Boabdil, “Keşke biraz daha askerimiz olsaydı, biraz daha mühimmatımız,” dedi. “Keşke!”

“Asker sayısı, takvanın eksikliğini kapatamaz!”

Azarlar gibi konuşmuştu annesi yine.

Haklı, diye düşündü Boabdil. Tarık bire karşı on kişiyle girdiği savaşla bu toprakları kazanmamış mıydı?

Granada’nın eski emirinin gözünden bir damla yaş daha yere düştü.

“Erkek gibi savaşamadığın için şimdi karı gibi ağlıyorsun!” dedi annesi.

Boabdil içini çekti, şehre arkasını döndü ve atını ileri doğru sürdü. Maiyetiyle birlikte dağın yamacından kıyıya doğru ilerlemeye devam etti. Kuzey Afrika’ya dönmek üzere bindiği gemilerde dahi Tarık’ı hatırlayacak, sanki onun sekiz asır önce askerleri geri dönemesin diye yaktırdığı gemilerle kendisinin kaçtığını hissedecek, hayıflanacaktı.

On yıllar sonra sefalet içinde ölecek, çocukları ve torunları dilenci olarak yaşayacak Boabdil’den geriye son bir kez Granada’yı izlediği, Cebel-i Tarık’ın öbür ucundaki bu dağın adı kalacaktı.

Puerto del Suspiro del Moro; Mağribli’nin Son İç Çekişi.

Auto da fe, Malaga, 3 Ağustos 1492

Mahkûm, içini çekerek elindeki urgana baktı. Mürekkepli parmaklarının arasındaki urganda tek bir düğüm bile yoktu.

Kuşbakışı bakıldığında İspanya’nın güneybatı ucundaki rıhtım şehri Malaga’nın Plaza Meydanı tam anlamıyla bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen ülkenin en büyük limanının hemen yanındaki meydan iyice kalabalıklaşmış, halk, önlerinde yükselen sahnedeki törenin başlamasını bekliyordu. Engizisyon rahiplerinin civar kasaba ve köylerdeki halkı da buraya taşımasıyla kalabalık binlerce kişiyi bulmuştu.

Meydanı çevreleyen binalardaki ahali pencerelerine dayanmış, merakla ve dehşet içinde olacakları bekliyorlardı. Bazı çocuklar evlerin çatılarına ve ağaçların dallarına çıkıp yerlerini almışlardı.

Platformun üstünde beliren ve töreni organize eden Kardinal Ximenes de Cisneros kalabalığı görünce yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. Ne de olsa Auto da fe, yani inanç gösterisi‘nin asıl amacı sapkınları cezalandırmanın yanında, kalabalıkların kalbine Kilise’nin gücünü ve Yüce İsa’nın korkusunu aşılamaktı.

Paseo del Parque Caddcsi’nin ağzından itibaren başlayan alanın kuzeyindeki platform o kadar yüksekti ki arkasına aldığı binaların duvarlarını neredeyse tamamen kaplıyordu. Yüksekliği on beş metreyi bulan bu iskele, halkın şaşkın bakışları altında, insanı rahatsız eden çekiç, tokmak ve testere gürültüsünün karmaşasında önceki gün inşa edilmişti. Kenarlarından merdivenlerle çıkılan sahnenin merkezinde iki büyük taht, bunların arkasında ve yanlarında sıra sıra sandalyeler bulunuyordu. Tahtlar Kraliçe İzabella ve Baş Engizitor Torquemada; diğer sandalyeler ise kardinaller, üst düzey yöneticiler ve önde gelen papazlar içindi.

Bu platformun hemen önünde, onun yarısı kadar yükseklikle ve çok daha dar bir alanı kaplayan iskelenin üstünde ise bir düzine kadar, birer karış kalınlığında, ikişer metre yüksekliğinde kazıklar yükseliyordu. Her iki platform da Kraliyet ve Engizisyon muhafızlarınca çepeçevre sarılmıştı.

İnsanı sağır eden sessizlik kös, davul, trampet ve flüt sesleriyle bozuldu. Justitia et Misericordia yazılı Engizisyon bayrağının dalgalanmasıyla birlikte önce papazlar belirdi. Yüzlerini de kaplayan, kafalarındaki sivri uçlu beyaz capiroteleri ile olduklarından çok daha uzun görünen ve ayaklarını örten cüppelerinin etkisiyle yürümekten çok uçuyor gibi hareket eden papazlar sanki birer hayaletti. Kalabalık ile sahne arasındaki boşluğu, ağır ağır ilerleyen dev bir yılanmışçasına kaplayan alay Auto da fe‘nin artık başlamak üzere olduğunu işaret ediyordu. Bandoyu, her biri bir keşiş tarafından taşınan, kolları kara bezlerle kaplı üç devasa haç takip ediyor, onların ardından da elleri önden bağlı suçlular yürüyordu.

Açlıktan, işkenceden ve kim bilir daha hangi sıkıntılardan dolayı pek rahatsız ve sıkıntılı görünen bu sapkınların çoğu günlerdir, haftalardır, bazıları aylardır karanlık zindanlarda bekletildikleri için günışığında gözlerini açmaya zorlanıyor gibiydiler. Mahkûm olduklarını gösteren siyah çuval bezi cüppelerinin üzerine sapıklıklarının kanıtlandığını işaret eden, utanç simgesi sarı senbenitolar geçirilmişti. Bu sarı bezlerin üstüne kırmızıyla, bir çarpı şeklindeki Aziz Andrews haçları çizilmişti. Ellerinde kimi mum, kimi de az sonra boyunlarına geçirilecek urganları taşıyorlardı. İplerin bazılarında bir, bazılarında iki düğüm varken, kimilerinde de hiç düğüm olmadığı göze çarpıyordu. Kazıklardan bir tanesinin önünde ise yarısı kemik, yarısı çürümüş etten oluşan bir ceset duruyordu.

Sadece gözleri delik siyah başlıklar giyen cellâtlar, sapkınların sırtlarını öndeki platformdan yükselen kazıklara dayadılar ve ayak bileklerinden kazığa bağladılar. Sonra ellerindeki urganları alarak boyunlarını da sıkıca sabitlediler. Cellâdın şimdi boynunu bağladığı adamın urganında üç düğüm vardı; bu, onun üç yüz kırbaç yiyeceğini gösteriyordu. Hiç düğüm olmayanlar ise bu kırbacı tadamayacak şanssızlardı.

Engizisyon kâtipleri, rahipler, papazlar ve kardinallerin arkadaki daha büyük iskelede yerlerini almalarının ardından son olarak Baş Engizitor Torquemada ve Kraliçe İzabella merkezdeki tahtlara oturdular. Kral Ferdinand, her zamanki gibi Auto da fe törenlerini izleyemeyecek kadar hassas olduğunu söylemiş ve kraliçeye bir bahane uydurarak ortalıktan kaybolmuştu.

Kardinal Ximenes tahttakileri selamladıktan sonra sapkınların suçlarını yüzüne vuran, Yüce İsa’nın öğretilerinden, Kutsal Kilise’nin yolundan şaşmanın sonuçlarını anlatan hiddetli bir açılış konuşması yaptı. Bu dünyalarını heba eden günahkârların ebediyetlerini kurtarmaları, ruhlarının huzura kavuşması için Auto da fe’nin gerekliliğinden ve bunun Tanrı’nın kullarına bir armağanı olduğundan bahsetti. İncil’den Latince alıntılarla bezediği konuşmasına bazı azizlerin sözleriyle son verdi.

Ve cellâtlara işaret ederek töreni başlattı.

Kenardaki kısımda kendisine yer ayrılan bir kâtip, törenin başlamasıyla birlikte sapkınların suçlarını okuyan Kardinal Ximenes’in söylediklerini ve törenin kaydını yıllardır alıştığı üzere net bir şekilde önündeki sayfalara geçiriyordu. Elindeki tüy kalemi mürekkebe bandırarak yazmaya devam etti:

“Juan Frances, demirci, Fransa’nın San Mauber yerlisi, Ronda’da yaşıyor. Bazı azizlerin varlığını inkâr etti. Auto‘ya gömleksiz, elinde bir mum ve bir iple geldi. İki yüz kırbaç vuruldu.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Son Sefarad (İmparatorluk II – Sultan Bayezid’in Savaşı) için 3 cevap

  1. Okuduğum romanlar arasında sürükleyici ve başka iklimlere okuru getiren atalarıyla bağlantı kurduran nadir kitaplardan birisi.Genç yazarın özenle araştırıp sunduğu yüksek rönesans dönemi ispanyanın nasıl bir anlayışla hükmettiğini gözler önüne sunuyor.Ayrıca Felsefi alt yapısı sağlam bir roman alınmasını tavsiye ederim.

  2. çok güzel bir roman

  3. EVET ROMAN GÜZELDİ AMA YAHUDİLİĞE KARŞI SEMPATİ OLUŞTURULMAK İSTENMİŞ KİTABIN BAŞINDAKİ AYETLER TEFSİRSİZ MEALİ VERİLMİŞ.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat