Türkiye’de Toplum ve Siyaset Makaleler 1

Eylül 14, 2009 Güncel Sorunlar, İletişim Yayınları, Siyasal Düşünce

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

serif-mardin-tolum-ve-siyaset-makaleler

Şerif Mardin’in yerli ve yabancı bilimsel dergilerde yayımlanmış Türçe ve İngizilce makalelerinin ve araştırmacıyla yapılmış söyleşilerin sistematik derlemesinin bu ilk cildi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze Türkiye’de sivil toplum, siyasal kültür ve sosyal yapıyı karşılıklı ilişkileri içinde, çeşitli altbaşlıklar halinde kapsamlı bir biçimde yer alıyor.

İÇİNDEKİLER
Sivil Toptum, Siyasal Kültür ve Sosyal Yapı
Sivil Toplum
Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak
“Sivil Toplum”
Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar:
MerkezÇevre İlişkileri
Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicileri:
Türkiye’de Toplumsal Sınıf ve Sınıf Bilinci
Şerif Mardin’le Din ve Devlet Sosyolojisi Konusunda Söyleşi
Atatürk ve Türk Devrimi
Atatürk Devrimlerini Hazırlayan Faktörler
Atatürkçülüğün Kökenleri
Atatürk ve Pozitif Düşünce
Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk Atatürk ve İnkılâplar Münasebetiyle Atatürk, Bürokrasi ve “Rasyonellik”
Tanzimat
Tanzimat ve “İlmiyye”
Ali Paşa ve Hûrriyet
Yeni Osmanlılar’ın Hakiki Hüviyeti Tanzimat Fermanı’nın Manâsı
Dizin

SİVİL TOPLUM

“Sivil Toplum” Kavramı

“Sivil toplum”, Batı’dan aldığımız siyasetle ilgili kavramlar arasında, ülkemizde en çok yanılgı yaratanlardan biridir. Kavramın karşıtı, birçok kez zannedildiği gibi, “askeri” toplum değildir. Terimin vurgusu “şehir âdabı”dır, karşıtı, olsa olsa “gayri medenî” olabilir. “Sivil toplum”daki “sivil”in kökü şehir hayalının beraberinde getirdiği hakları ve yükümlülükleri ifade eder. Bu vurguyu anlama yolunda bir başlangıç noktası olarak şehirlilik âdabının bir bakıma sistematikleştirilmesi olan justinien’in Corptıs Jııris Çivilisini alabiliriz (6. yüzyıl). Bu hukuk kodu Roma’da ve erken Bizans’ta şehir ilişkileri çerçevesi içinde teşekkül eden bir hukuk düzeninin ifadesidir. Batı Avrupa’da, 12. yüzyıldan itibaren şehirlerin yeniden önem kazanmaya başlamasıyla, şehir hayatını düzenleyen Roma Hukuku yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Fakat bu canlanmanın beraberinde getirdiği “sivil” köklü kavram ve uygulamalar, bu defa yepyeni bir dinamik de oluşturdu. 17. ve 18. yüzyılda Batı düşünürleri arasında bu kökün artık ” hüriyetlerden söz açıldığında kullanılmaya başlandığını görüyoruz. “Sivil toplum etrafında kümelenen tarihi ve felsefi kavramlar ise Hegel’in ve Marx’ın kullanımlarında ortaya çıkmıştır. Böylece kavramın, 1) Bir “medenilik” anlayışıyla, 2) Batı Avrupa’nın toplumsal tarihinde çok önemli bir sosyal tarih aşamasıyla, 3) Tarih felsefesi alanında bir tartışmayla ilgili olduğu görülüyor.
Bîr Batı Toplumsal Aşaması Olarak “Sivil Toplum”
Batı yakın tarihinin belirleyicilerinden biri, feodal düzendir. Feodal düzenin siyasî açıdan en önemli karakteristiği ise dağınık ve dağılmış bir sistem olmasıdır. Feodalizmi düşündüğümüz zaman önümüze gelen imgelerden biri, zayıf bir kral ve ülke içinde asayişin feodal asiller sınıfı tarafından sağlanmasıdır. Feodalizmin bu aşamasında, Avrupa’nın çoğu yerinde şehirler ve şehir hayatına bağlı olan ticaret son derece sönük bir varlık göstermektedir. Çizdiğimiz bu tablodaki ilk önemli değişiklikler de şehirlerin ve ticaretin yeniden canlanmasına bağlıdır. Bu gelişme feodal sisteme en ağır darbeyi indirmiştir. Gelişmeyi 12. yüzyıldan itibaren izlemeye başlayabiliyoruz. Değişikliği yaralan çapraşık etkenler arasında, Ortaçag’da güvenliğin artmasıyla gelişen ziraali ve ziraat için gerekti olan ve yalnız şehirlerde imal edilebilen ziraat aletlerinin şehir imarlârındaki rolünü sayabiliriz.
Şehirlerin gelişmesiyle birlikte ticaret de geliştiğinden, şehir faaliyeti toplumun tümü için yeni bir zenginlik kaynağı oldu. Feodal asiller de o zamana kadar görmedikleri ve mekanizmasını bilemedikleri bu yeni kaynaktan yararlanmak istediler. Fakat yararlanabilmeleri için tüccarın, küçük esnafın ve üreticinin korunması gerekiyordu. Şehrin üretken sınıflarıysa asillere verdikleri yeni imkânların karşılığını almak istiyorlardı. Böylece, asillerle şehir ahalisi arasında bir uzlaşma ortaya çıktı Şehirliler şehir hayalının sürdürülmesini mümkün kılacak haklar ve imtiyazlar istediler ve bunları elde eltiler Bu hakların başla gelenleri, asillerin şehir hayalına karışmamaları, şehirlerin kendi milislerim (askeri güçlerini) örgûtleyebilmeleri, hukuk kurallarının şehir duvarları içinde şehrin tayin ettiği şekilde işleyebilmesi ve kendi mahkemelerini kurabilmeleriydi Bu aşamada ortaya çıkan şehir özgürlükleri, Balı tarihsel gelişmesinin en önemli karakterlerinden birini oluşturur Verilen hakların her birine bir “hürriyet” adını verirsek, belirli bir “hürriyet” anlayışının şehirlerde odaklaşmaya başladığını da hatırlarız. Bu haklar içinde belki en önemlilerinden biri şehir içinde olgunlaşan grupların, bu grubu teşkil eden fertlerden ayrı olarak, bir “hükmi şahsiye!” kimliği kazanabilmesi ve bu kolektif kimlikle, kimliğin verdiği savunma kabuğunun arkasına sığınarak iş yapabilmeleriydi. Burada hemen belirtmemiz gereken bir husus, bu tip “hürriyetlerin Osmanlı İmparatorluğumda son derece güdük kaldığıdır.
Osmanlı “kamu hukuku”nda hükmi şahsiyet bir dereceye kadar dini birimlerin kazandığı bir hüviyettir. Ancak, ilerde göreceğimiz gibi, Batıda hükmi şahsiyetin çok daha geniş bir boyut kazanması, genel olarak ülkenin “vatandaş” haklarının labil bir boyutu sayılması Osmanlı İmparatorluğumun “klasik” devirleri yapısında yoktur.
İmtiyazlar sayesinde bir “hükmi şahsiyet” kazanan şehirlerin kendileri de bundan sonra kendi kendilerini idare eden birimler olarak geliştiler. Birkaç şehir aynı amaçlar etrafında birleşince de Ortaçağ asillerinin hiç beklemedikleri güç kümelenmeleri onaya çıktı Asiller, Ortaçağ’dan kalma kurumları, gelişen yeni süreç doğrultusunda şekillendirmeyi kabul etmek zorunda kaldılar. Sonuç olarak şehirde, şehrin dışına taşarak bir belge’nin yargı fonksiyonunu üzerine alan yeni yargı organları (poılemrnts’lar) ve yeni danışma organları (etals’lar) ortaya çıktı. Avrupa’da genel bir gelişme olarak karşımıza çıkan bu kurumların yetkileri feodal sonrası Batı dünyasında meşruiyetin hiç olmazsa zımnen ve bir dereceye kadar yeni gelişmekte olan devlet teorilerinde üçlû bir kaynaklan oluşturulmasını sağladı. Bu üçlü egemenlik kaynağında şunları görebiliyoruz: 1) Şehirlerle irtibat kurarak asillere karşı yeni buldukları bu güç kaynağıyla güçlerini pekiştirmeye çalışan krallar, 2) Elafs’larda temsil edilen eski feodal sınıfların devamı kilise ve asiller, 3) Şehir önderlerinin çıkarlarını onaya çıkaran elafs’ların “üçüncü kamarası” ve gene de hukukçulardan teşekkül etmesi açısından aynı güçlerin dünya görüşünü büyük çapta yansıtan bölgesel yargı ve hukukî tefsir organları (pırlement’lar).
Görüldüğü Üzere, bu noktada, feodal devirlerde asiller arasında şahsi anlaşmalara bağlı olan kamu düzeni yavaş yavaş bir coğrafi alanı kapsamaya başlıyor. Şahısların anlaşmalan olmaktan çıkıp “kamu” gibi bir soyut kavramla ilgisi oranında da değişiyor, özelle yepyeni bir varlık olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sistemin Avrupa’da görülen genel çizgilerine Alman kamu hukukunda Stündestaal sistemi denmiştir; fakat kavramın Batı’daki bir toplumsal evreyi ifade etmesi bakımından daha genel bir kullanımı mevcuttur.
Bütün bunlar olurken, Avrupa’da taşra kapsamındaki küçük birimlerin gittikçe büyüyen bir krallıklar sistemi haline gelmeleri bir diğer yenilik çığın açtı. Başlangıçta, krallar şehirlerle birlikte çalışmışlardı. Fakat yeni devletler sistemi içinde her milli devletin kendisini milli sınırlan içinde savunması sorunu durumu değiştirdi. Şehir ahalisinin milli savunma konularıyla ilgilenmesi mümkün değildi. Savunma ve saldırı  örgütlenmesinin bir merkezden idare edilmesi gerekiyordu. Eski milislerin yerini millî bir ordu almaya başlamıştı. Şehir ahalisi bu değişikliği desteklemeye hazırdı ve destekledi de. Ancak, krallar bu sayede güçlendikçe şehir ahalisinden “hürriyetleri” yavaş yavaş geri almaya başladılar. Böylece, Stândestaat sistemi gittikçe güçlenen bir merkeziyetçi bürokratik devletler sistemine dönüştü. Fakat şehirlere verilen imtiyazların izi Batı Avrupa’da hiçbir zaman tamamen silinmedi. Devlet ne kadar güçlenirse güçlensin, üretici sınıfların desteğine muhtaçtı. Yeni devletler şehirlilerin iktisadi verimliliğini kısıtlayan uygulamalardan kaçındılar. Orta sınıfların palazlanmasına yol açık bırakıldı. Hatta orta sınıflardan çok fazla fedakârlık istendiği zaman devletle orta sınıflar arasında bir çatışma çıktı. İngiltere’de 1640′lann ayaklanması, Fransa’da 1789 ayaklanması (değişik bir bileşimi olmasına rağmen) genelinde bu çalışmaların ürünü olarak gösterilebilir.
İktisadi sınıfların devlet birimi içindeki bu özerklikleri bize “sivil toplum”la kavramı tarihî bir gelişme açısından incelediğimiz zaman neler kastedildiğini anlatır.
Anahatlarını anlattığımız dengede, böylece, a) Devlet dışındaki hayatın akışının garanti altına alınması ve b) İktisadi faaliyetlerin milli hayatın çerçevesi içinde bile bir özerkliğe sahip olması gibi unsurların belirdiğini görüyoruz.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club