Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kendilerini Susuz Aslanlar diye niteleyen 57. Alay, Çanakkale Conkbayırında adeta bir kahramanlık destanı yazmasının ardından, önce Galiçyada çarpışır. Ardından bağlı olduğu 19. Tümenle birlikte Filistin cephesine doğru harekete geçer. Askerler zorlu cephelerden henüz çıkmalarına rağmen, sahip oldukları her şeyi arkada bırakarak yola çıkmakta tereddüt etmezler. Çetin geçen yolculukta maddî-manevî kayıplar verilir. 1917-1918 arasındaki zaman diliminde, askerler iç ve dış düşmanlarla aynı anda mücadele ederler. 57. Alay, Filistin cephesinde birçok muharebeye katılır. 19. Tümenin İngilizlerin eline esir düşmesinin ardından işler zorlaşır. Son olarak Nablus meydan muharebesinde, kuvvetlerinin tamamına yakınını kaybeden 57. Alay, İngilizler tarafından kuşatılır. Canları pahasına bile olsa alay sancağını yere düşürmemek, düşmana teslim etmemek için düşmanla 57. Alay arasında kıyasıya bir mücadele başlar.

ÖNSÖZ

Filistin Cephesi Osmanlı Devleti’ni yıkan cephe olarak bilinir. Filistin Cephesi’nde olup bitenler günümüz okurlarına bütün açıklığı ve tarafsızlığı ile anlatılmalıdır. Burada cereyan eden olaylar yakın geçmişteki olayların düğümünü de atmıştır. Son cephede pek çok zorluklar içinde savaşılmış ve ne yazık ki yenilgi kaçınılmaz olmuş, neticede Mondros Ateşkes anlaşması ile bir devlet teslim bayrağını çekmiştir. Yaşananlardan ve tarihten ders alınması, tarihin çok iyi incelenerek bugünkü meselelerle bağlantısının ve ilgisinin araştırılmasına en güzel bir örnektir Filistin…

57. Alay Filistin üçleme romanlarımın sonuncusu… Türk askerî tarihinde önemli yer tutan 57. Alay’ın yer aldığı büyük cephelerden üçünün serencâmını bu kitaplarda anlatmaya çalış­tım. Bu güzide ve kahraman alayımızla ilgili pek çok yanlış bilgi, yapılacak araştırmalar sayesinde yerini gerçeklere bırakacaktır. Kitaplarımın bu çabaya temel olması ve tarihî gerçekleri hatır­latması, bu satırların yazarı için en büyük mutluluktur.

57. Alay, Filistin’de pek çok muharebeye katılmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. Ancak yiten koca ordunun yanında, kaçınılmaz sondan her türlü çabaya rağmen 57. Alay da kurtu­lamamış ve Nablus civarında, Şeria Nehri kıyısında İngilizlere esir düşmüştür. İşte bu kitap İstanbul’dan Filistin’e kâh trenle kâh yayan giden 57. Alay’ın öyküsünü yeni nesillere anlatmak ve hatırlatmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Gündemden hiç düşmeyen Filistin’de 1918 yılında yaşanan­ları, 57. Alay’ımızın izinden takip etmek için şimdi gözlerimizi hep birlikte Filistin Cephesi’ne çevirelim.

Aziz şehitlerimizin ruhu şâd olsun.

İsmail BİLGİN
Ocak 2011

23 Haziran 1917

Tren uzayıp giden raylarda yol alırken tek düşüncem bir an evvel vatanımıza kavuşmaktı. Yorgundum. Düşüncelerden dolayı ağırlaşan başımı pencereye dayadım. Bir süre bu şekilde yolculuk yaptım. Neden sonra birden kendimi cephede buldum. Yanımda Saldıralım İbrahim vardı. Önümde ise Mehmet Çavuş ve Kemal Efendi. Sağımızda solumuzda patlayan bombalardan saçılan misketler, askerlere bir bir çarpıyordu. Üzerimize toz, toprak ve taş yağıyor, bizler sipere bir an önce girmek için gayret ediyorduk. Az sonra Saldıralım İbrahim vurulup yere düşüyordu. Ben ise ardından koşmak için fırlıyordum. Ancak bir el yakamı bırakmıyordu. Gitmek, koşmak, İbrahim’i almak istiyor; fakat ne yapsam gidemiyordum. Öylesine çaba sarf ediyordum ki, kan ter içinde kalmıştım. Her şeye rağmen ona ulaşmak istiyor, bir yandan da durmadan bağırıyordum:

“Bırakın beni!”

“Tutmayın!”

“Onu kurtarmalıyım!”

O esnada erin biri belime yapışıyor, “Hayır komutanım, git­meniz ölüm demektir.” diye engelliyordu beni. Onu bir kena­ra atmaya çalışıyor, ancak ondan bir türlü kurtulamıyordum. Çaresiz kalmıştım. Gözlerim büyümüş bir halde durmadan bağırıyordum:

“Hayır olmaz!”

“Ölme!”

İbrahim ise yerde kıvranıyordu. Sesi çıkmıyordu. Sadece sağ elini kaldırmıştı. “Gelin” der gibi bir işaret yapıyordu. Gözlerim eline kilitlenmişti. Gitmek, o eli tutmak istiyordum. Gözlerim daima o eldeydi. Havada duruyorsa; “Gayret ediyor, yaşıyor.” diyerek kendimi bir bakıma teselli ediyordum. Beni çekmeye, sipere sokmaya çalışıyorlardı; ama gözlerimi dikmiş, havadaki ele kilitlenmiştim. İçimden sayıklıyordum:

“Allah’ım ölmesin. Ne olur yaşasın.”

Etrafımdaki her şey silinmişti sanki. Ne erlerim, ne savaş meydanı; sadece ben ve İbrahim’in havada duran eli kalmıştı. Beni siperin içine çekmek isteyenlere insanüstü bir gayretle direniyordum. Bir süre susuyor ardından tekrar haykırıyordum:

“İbrahim! Ölme! Geliyorum!”

Gelemiyordum ki. Az sonra İbrahim’in havadaki, bana ümit aşılayan eli yere düşüverdi. “Her şey bitti.” diye düşün­düm. İbrahim için her şey bitti. Bundan sonra bizler ne ola­caktık? Gözlerimi kapattım. Koskoca bir boşluk vardı; gayya kuyusu kadar derin, her şeyi yutan siyah bir boşluk. Sanki beni bu boşluğa atıyorlardı. Yüzlerce, binlerce metre yükseklikten düşüyordum. Dönerek, savrularak, feryat ederek düşüyordum. Yine olanca gücümle bağırıyordum:

“Hayııır! Hayıııııır!”

Omzuma sert bir el dokundu. Adeta beni sarstı.

“Ahmet Muzaffer! Ahmet Muzaffer!”

Bu ses yabancı gelmiyordu. Sesin sahibi Doktor Ekrem olma­lıydı.

Zorlukla gözlerimi açtım.

Doktor karşımda gülümsedi:

“Kâbus görüyordun!”

“Saldıralım İbrahim’in ölümünü tekrar yaşadım doktor.” Doktor Ekrem bir süre sessiz kaldı.

“Saldıralım İbrahim, Kemal Efendi, Mehmet Çavuş ve nice­lerini Galiçya’da bıraktık üsteğmen.”

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Susuyorum. Başımı cama dayıyor ve uzayıp giden ovaya dalgın dalgın bakıyorum. Siluet halinde ağaçlar, tepeler, dereler geçip gidiyor; tren sailana sallana yoluna devam ediyordu.

Yollar… Cepheden vatana uzanan yollar. Bu yollar insanı hasrete, kavuşmaya, ölüme ve hayata da götürüyor. Yolculuğun başında bu tren yollarından ölüme gitmiştik; şimdi ise vatanı­mıza dönüyorduk. Vatanımıza kavuşacaktık. Sevdiklerimize kavuşacaktık.

Bana bir şey diyecekmişim gibi bakan doktora:

“Neden hep yollardayız doktor?” diye soruyorum.

Doktor gülüyor:

“Yolcular hep yollarda olur komutan. Bizler cephe yolcusu­yuz. Alayımız nerelerde çarpışmış; ilk önceleri Trablusgarp’ta, Balkan Harbi’nde. Sonraları Çanakkale’de, Galiçya’da. Emin ol ki bizi yine cephe yollarına düşüreceklerdir.”

Susuyorum. Aklımda doktorun söylediği sözler raks ediyor:

“Yolcular hep yollarda olur.”

“Biz cephe yolcusuyuz öyle mi doktor?”

“Öyle komutan.”

“Bazen kendi kendime gülerim.”

“Neden gülersin?”

“Ölmek için, çarpışmak için bunca mesafeler katetmek bana hep garip gelir.”

“Garip ya… ”

“Garip olan bir şey yok doktor. Bizler susuz aslanların alayı, cephelerden cephelere yiterek var oluyoruz. Bizi, fedakârlığımızı ve cephede çarpışmaya mecbur olduğumuzu bizden sonrakiler gayet iyi anlayacaklardır.”

“Acaba?”

“Emin ol böyle olacak doktor.”

“Ancak.”

“Ancak?..”

“Ancak Galiçya’ya neden gittiler, diye soranlar da olacaktır.” “Olsun. Bu bizim meselemiz değil ki. Git dediler gittik. Görevimizi başarıyla yaptık. Benim için önemli olan bu. Gayrisi her şeyi bilen siyasilerin, ağzı süslü laf yapan idarecilerin. O sorunun cevabını tarihe onlar versin doktor. Çok seneler sonra ziyaret edecek olurlarsa sıra sıra mezar taşlarımız onlara en iyi cevabı verecektir. Tabii bir mezarımız olursa.”

Doktor sustu. Sinirlenmiştim. Göğüs kafesim hızla inip kal­kıyordu. “Siyasiler, idareciler, bizi buraya gönderenler. Gidin, elin vatanında, el âleme yardım edin diyenler. Sizler tarihin o yargılayıcı elinden, dünya durdukça asla kurtulamayacaksınız.” diye düşünüyordum.

Doktor hâlâ bana bakıyordu:

“Unutma, bizler cephelerin garip yolcusuyuz.”

“Neden garip?” diye sordum.

“Garip ya. Etrafına bir baksana… Anasından babasından, karısından, yârinden, yurdundan ayrılmış nice vatan evladı var. Yokluk, hasret, kan, barut hep bizler için değil mi? Bu yüzden garip dedim işte.”

“Garip. Kimsesiz demek. Mahzun demek. Bizler öyle miyiz gerçekten?”

“Öyleyiz komutan. Cepheye, muharebeye giden her asker gariptir. Bakma o kalabalıklar içinde nice kahramanlık gös­terenlerin hepsi kendi iç dünyasında gariptir. Hayat ile ölüm arasında, vazife ile sevdikleri arasında birbirine zıt duyguları yaşarlar. Bu yaşadıkları her muharebede başlarına gelir. Yine de vazife ağır basar. Vazife, her şeye hazırım demektir. Her şeyi, her şeye rağmen geride bıraktım. Ölmeye bile hazırım, demektir.”

“Askerlik budur ama.”

“Budur.”

“Öyleyse?”

“Demem o ki, insan kendi iç dünyasında geride bıraktıkla­rından dolayı gariptir.”

“Öyle olsun doktor. Bu filozof gibi sözlerini yorgun kafa ile anlamakta güçlük çekiyorum.” Doktor beni iyi tanıyor. Ruhumdaki darp izlerini iyi biliyor. Tartışmaktan, konuşmaktan bizarım. Susuyorum. Sanki dinleneceğim diye endişe ediyorum.

“Bizleri bizden alan Galiçya. Senden sonra nereye gidece­ğimiz hiç önemli değil. Bizler mademki yolcuyuz. Cephelerin yolcusuyuz. Git denilen yere gideriz. Susuz aslanlar gibi dövü­şürüz.”

Bu kararla sanki rahatlıyorum. Başımı tekrar cama dayıyorum. İçimde bir gül goncalanıyor. Gülnihal’den yana olan hayalleri­min, ümitlerimin simgesi olan gonca gül. Gülnihal tatlı bir hayaldir. Nedendir bilemem, beynime musallat olan bu düşünce ona yazdığım mektubu okutuyor bana satır satır.

Galiçya’dan ayrılıp vatanımıza dönerken görevimizi hakkıyla yapmış olmanın huzuru vardı içimizde. Bir yandan orada toprağa verdiğimiz nice Mehmetçiğin yakamıza yapışıveren ve bizi asla bırakmayacak olan hüznü de bize eşlik ediyordu. Bu dönüş her şeye rağmen ancak susuz aslanlara yakışan bir dönüştü.

Katar katar trenlerle Galiçya’ya gitmiştik. Şimdi ise trenimiz Ayastefanos (Yeşilköy) istasyonuna yanaşıyordu. Herkeste büyük bir coşku vardı. Birbirine sarılanlar, bağıranlar, sevinç gözyaşları dökenler, pencerelerden, kapılardan sarkanlar tam bir bayram havası oluşturuyordu. Vatana kavuşmak gerçek bir bayramdı hakikaten. İstasyonda biriken kalabalık merakla trendekilere bakıyordu. Pek çoğunun elinde çiçekler, şekerlemeler, yiyecek­ler, mendiller ve sepetler vardı. Onlar da sabırsızlıkla askerin trenden inmesini bekliyordu.

Gözlerimle kalabalığı tarıyor, Gülnihal’in gelip gelmediğini araştırıyordum. Ah, onu görmek için neler vermezdim!

Çok geçmeden asker inmeye başladı. Sele kapılan bir saman çöpü gibi nasıl olduğunu anlamadan ben de trenden iniverdim. İstasyondaydım. Hiç tanımadığım anneler babalar gelip bana sarılıyor, çeşit çeşit hediyeler veriyor, kimi de oğlunu soruyordu: “Eyüplü Cemal’imi gördün mü?”

“Hasan’ım geldi mi?”

“Salih yaşıyor mu?”

Sorular uzayıp gidiyordu. Onlara ne cevap verebilirdim ki? “Bilmiyorum.” diyordum. O zaman “Sen komutan değil misin?” diye karşılık veriyorlardı:

“Komutan askerini bilmez mi!”

“Diğer bölüklerde, alaylarda olabilir.” diyordum. Sorulanlardan bazıları Saldıralım İbrahim, Mehmet Çavuş ve Kemal Efendi gibi şehit olmuşsa; o zaman ne cevap verebilir­dim? Allah’ım ne kadar zordu, “Oğlunuz şehit oldu.” demek… Kendi takımımdaki şehit erleri soran bir anne ve baba ile karşı­laşmamak için dua ediyordum. Bir yandan da kalabalığı yararak ilerlemeye çalışıyordum. Gözlerim Gülnihal’i arıyordu. Dikkatle ileriye baktım, göremedim. Acaba gelmedi mi? Bu soru beni bambaşka biri yaptı. Adeta kendimden geçmiş gibiydim. Önüme çıkanları itiyor, aralarından geçiyor, ama onu göremiyordum.

Delirecektim. Gelmemiş miydi? Belki haberi olmamıştı? Kim bilir belki hastaydı! Bir sorunun ardından binlerce soru beyni­mi kamçılıyor ve nasıl hareket edeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyordum. O kısacık anlarda ne çok şey düşünüyordum. Ayaklarımın titrediğini hissettim: “Allah’ım sevda denilen şey bu mu? İnsanı halden hale koyan sevgi bu mu?” Her soru beni halden hale koyuyordu. Kendimden geçmiş halde istasyonda bir ileri bir geri koşmaya başlamıştım. Utancımdan bir şey diyemiyor ve içimden sessiz çığlıklar atıyor, haykırıyordum:

“Gülnihal neredesin?”

“Gülnihal geldin mi?”

“Gülnihal!”

Bir kendimin işittiği bu haykırışların sonu gelmeyecekti. Onu göremeyince içimden sayıklamayı bıraktım. Hayal kırıklığına uğramıştım. Oysa bu kavuşma anını ne kadar çok beklemiştim. Tıpkı hastanın sabahı, taze kazılmış mezarın ölüyü beklediği gibi… Bütün beklentilerim boşa çıkmıştı. Düş dünyamın yerin­de şimdi koskoca bir düş kırıklığı vardı. Aklıma ona yazdığım mektuplar geldi. Satır satır hasretimi anlatan o mektuplar.

Omuzlarım düşmüş, gözlerimi ve gönlümü hüzün sarmalamıştı. Cephelerde kahraman kesilen ben, şimdi zavallı bir duruma düşmüştüm. Neredeyse yere oturacaktım. Vatanıma kavuştuğum bu günde kendimi öksüz bir çocuk gibi hissedi­yordum.

Kavuşanlara, anne ve babasına sarılanlara gıptayla bakıyor­dum. İstanbul’un bu uzak istasyonunda bir kenarda kalakal- mıştım. Yitmiştim o istasyonda, hüsrana uğramıştım. Bu kez vatanımda yarsiz kalmıştım.

Kendimi mecâlsiz hissediyordum. Düşmemek için duvara yaslandım. Taşıdığım torbamı yere bıraktım. Tüfeğimi de. O esnada uzun bir gölge üzerime düştü. Kim olabilirdi? Gülnihal mi yoksa? Sevinçle gözlerimi kaldırıp baktım: Bedel Raşit idi.

“Komutanım iyi misiniz?” diye sordu.

“İyiyim iyiyim.” diye onu başımdan savmak istedim. Bir başıma, kendi düşüncelerimle kalmayı istiyordum. En sevdiğim, takdir ettiğim askerimi dahi gözüm görmüyordu. Bu düşün­cemden utandım.

“İyiyim Raşit.” dedim. “Başım döndü de biraz oturayım dedim.”

“Sizi şu tabureye oturtayım. Bana yaslanın.” dedi.

“Gerek yok. Şimdi geçer.” diye karşılık verdim. Biliyordum ki Bedel Raşit beni bırakmayacaktı. Sonunda kalktım. Ona yas­lanarak bir tabureye çöktüm. Duygularım da çökmüştü.

“Raşit serbestsin.” dedim. Bir süre başımda dikilen askerim, gözleri bende olduğu halde yavaş yavaş uzaklaştı. Biliyordum, emir verdiğim için gidiyordu yoksa asla yanımdan ayrılmazdı. Bedel Raşit’in vefakârlığına paha biçilmezdi.

Oturdum. Koca istasyonda bir başımaydım sanki. Sisler içinde vatanıma döndüğüm gün kaybolmuştum. Gönlüm yaralıydı. İçimde bir gonca gül olarak büyüttüğüm o çiçeğin dikenleri şimdi ruhumu, gönlümü çizip kanatıyordu. Sevda yaram kanı­yordu. Bir başına kalmışlığım, mezarlık içinde ölünün başında boy atmış bir servinin garipliğini andırıyordu. Hayır, bu bir kurt yalnızlığı değil, vurgun yemişlerin yalnızlığıydı.

Bir süre öylece oturup bekledim. Demek ki gelmeyecekti. Boşuna mı bekliyordum? Bir yandan da kendimi avutuyor, teselli ediyordum:

“Belki gelir. Belki geç kalmıştır.”

Sonradan bir ses duydum. Bir bülbül sesi; naif, ince ve bir o kadar pürüzsüz:

“Ahmet Muzaffer Bey, hoş geldiniz!”

Aman Allah’ım, bu ses! O muydu yoksa? Yere sabitledi- ğim gözlerimi hemen sesin sahibine çevirdim. Aman Allah’ım!

Gülnihal’di karşımda duran. Elinde küçük bir çiçek demeti, üzerinde gülkurusu elbisesi ile bana gülümsüyordu. Allah’ım hayal mi görüyordum? Bir tatlı rüya mıydı yoksa? Hayır, ne rüya ne de bir hayal; karşımda Gülnihal duruyordu. Hemen oturduğum yerden kalktım.

“Hoş bulduk.” dedim.

“Biraz geciktim. Buraya gelmek için fayton bulamadım.”

“Ziyanı yok.” dedim.

“Sizi biraz solgun ve üzgün gördüm.” diye karşılık verdi.

“Yolculuktandır.” dedim. “Sekiz haftada gittik, yedi haftada döndük.” Bana elinde tuttuğu çiçekleri verirken:

“Anlatacak çok şeyiniz olmalı.”

“Çok.” diyorum. Ama ona cepheden, kandan, yaradan söz etmeyeceğim. Ona olan hasretimden, sevdamdan ve gelecek günlerden bahsedeceğim. Buna benim de ihtiyacım var. Yanımıza Doktor Ekrem geliyor.

“Ben Üsküdar’a geçeceğim.” diyor. “Gelirseniz?”

Bir şey diyemeden, Gülnihal’e soran gözlerle bakıyorum. O da susuyor.

Doktor Ekrem “Allahaısmarladık” diyor cevabımızı bekle­meden.

İkimiz de “Güle güle” diyerek onu uğurluyoruz. Daha sonra fayton bizi sanki “asude bir bahar ülkesi”ne götürürken; çizilen, kanayan gönlümde, sevdamın darp izleri bir bir ortadan kaybo­luyordu. Giderken “Bu şehirde şimdi benden mesudu var mı?” diye kendime soruyordum.

Makrıköy’de [Bakırköy] İncirli Çiftliği civarındaki çimen­liklere çadırlı ordugâh kurmuştuk. Burası beyaz taşlarla çevrili kireç ocaklarına yakındı. Pasta dilimi gibi yatay kayaları kırıp bir havuza atıyor, sönmüş kireç haline getiriyorlardı. Ancak bir süre sonra ocakta kimseyi göremedik. Güneyimizde ise İncirli Çiftliği’nin yan yana yapılmış iki üç evi görülüyordu. Daha güneyde, sahile yakın yerlerde ise İstanbul’un yeni sayfiyesi­ni oluşturan büyük evler vardı. Sahile yakın evlerin önünden demiryolu uzanıyordu. Kuzeydoğumuzda Davutpaşa Kışlası bulunuyordu. Bu kışlaya giden patika, artık sararmaya yüz tut­muş çimenlerin arasından uzanıyordu.

Geldiğimizde biz subaylara üç gün izin verilmişti. Ancak izin bitiminde mutlaka görevimizin başında olmamız istenmişti. Ben de bunu fırsat bilerek takımı Gavur Ahmet’e bırakmıştım. Üç gün boyunca kâh Gülnihal ile Haliç’in kıyısında gezdim, kâh subay arkadaşlarımı ziyaret ettim. Son gün Gülnihal’den ayrılmak çok zor oldu. Gülnihal gideceğim cephenin zorluklarını biliyordu. Zaten ondan bir şey saklamamıştım.

“Filistin’e gidersen yine cepheye yollayacaklar sizi.”

“Biliyorum.”

“Daha geride görev verilemez mi?”

“Bilmiyorum.”

“Hep ateşe gidiyorsunuz. Sizleri hep yangın yerlerine gön­deriyorlar.”

“Vazifemiz onu gerektiriyor.”

“Buna nasıl dayanacağım? Geldin diye sevinirken yine gide­ceksin.”

“Bizler yolcuyuz. Yolcu yolunda gerektir. Bunu unutma.”

“Hiç unutmadım ki.”

“Öyleyse?”

“Ama.”

“Sana yine mektuplar yazacağım. Cepheden de olsa gönde­ririm. Merak etme, seni habersiz bırakmam. Bu konuda müs­terih ol.”

“Ya diğer konular? Ya geleceğimiz? Kaderimiz?..”

Bu sorular üzerine gülmeden edemedim.

“Bizim kaderimiz ve geleceğimiz bu vatanın kaderine ve gele­ceğine bağlı Gülnihal. Bu hâl açıklığa kavuşmadan ve bir sonuca bağlanmadan bizim durumumuz belli olmaz. Olamaz da.”

“Olmaz mı?”

“Olmaz ya. Zira cephede neyin ne olacağı hiç belli değildir.” “Ama Çanakkale’de, Galiçya’da çarpıştın ve sağ salim döndün. İnanıyorum ki, Filistin’den de sağ salim döneceksin. İçimdeki ses öyle diyor.”

“İçimizdeki sesler. Düşüncelerimiz ve duygularımız bize hep değişik şeyler diyebilir. Ama gelecekte ne olur, Allah’tan başkası bilemez.”

“Elbette bilemez.”

“Şimdi beni iyi dinle.”

“Dinliyorum.”

“Cephede savaşırken, vuruşurken, en ümitsiz ve zor anlarda içimde açan, içimde goncalanan bir gül gibiydin sen. Ümittin. Bana en karanlık gecelerde ışık saçardın. Hep hayata tutunmama vesile oldun. Sevda böyle bir şey işte, insanı halden hale koyuyor. Bunu en iyi bilen benim. Sen de bilesin istedim.”

“Bana ne mutlu.”

“Bazen tek tesellim olurdun. Bazen acımı dindiren bir hem­şire, bezen sıkıntılı anlarımı dağıtan bir ışık. Uçsuz bucaksız mutluluk. Şimdi. sana yazdığım mektupları biliyorsun.”

“Biliyorum. Ah, kaç kere okudum onları tekrar tekrar.” “Şimdi sana bir mektup vereceğim. Ancak bunu ben cepheye gidince açacaksın. O zaman okuyacaksın.”

“Ama neden?”

“Öyle olması gerekiyor.”

“Bilmece gibi konuşuyorsun.”

“Bu günlerde her şey bir bilmeceden ibaret Gülnihal. Sen de belki bilmecenin cevabını mektubumu okuyunca bulacaksın.”

“İçimde tuhaf bir his var.”

“Söz ver bana mektubumu sonra okuyacaksın.”

“Söz.”

Mektubu uzatırken, bir ağacın bütün yapraklarını dökme­si gibi her yanım, bütün duygularım dökülüverdi. Kendimi çırılçıplak kalmış bir ağaç gibi hissediyordum. Bir yanım kayıp gidiyordu. Sanki uçurumdan yuvarlanıyordum. Dün gece sabaha kadar kalemimden adeta hicran damlayarak yazdığım mektubu ellerim titreyerek Gülnihal’e verdim. Narin, ince, sıcacık ellerini çekinerek tuttum. Sanki bir daha hiç bırakmayacak gibi sıktım. Sonradan ellerimiz kendiliğinden çözüldü. İşte o an içim cız etti. Gönlüm bir kez daha çizildi. Ruhum bir kez daha kanadı.

Gün batarken Gülnihal’e veda ettim.

Görevimin başına döndüğümde, bizlerden 28 Hazirana kadar eksikliklerimizin tespit edilmesi istendiğini gördüm. Ayrıca söz konusu eksikliklerin en kısa sürede giderileceği de bildiriliyordu.

Takımımızın üç eksiği vardı: Saldıralım İbrahim, Mehmet Çavuş ve Kemal Efendi. Ayrıca bir de makineli tüfeğe ihtiya­cımız vardı. Bu arada tümenimizin komutası yeniden oluştu­rulmuştu. Buna göre;

19. Tümen Komutanı: Yarbay Sedat Bey,

– Alay Komutanı: Binbaşı Hacı Mehmet Emin Bey

– Tabur Komutanı: Yzb. Ömer Fevzi Efendi

– Tabur Komutanı: Yzb. Mehmet Salih Efendi

– Tabur Komutanı: Yzb. Süleyman Efendi idi.

Alayın kuvveti de şu şekildeydi: 54 subay, 3.689 er ve erbaş, 331 hayvan, 2.351 tüfek ve 6 ağır makineli tüfek.

Çok geçmeden bölüğümüze üç er gönderilmişti: Nabluslu Abdülvahap, Alaiyeli Kerim, bir de Arnavut Badur; ayrıca ileride takviye de yapılacaktı. Sayı olarak tamamlanacaktık. İstediğimiz makineli tüfeğin ise daha sonra temin edileceği bildiriliyordu.

Gavur Ahmet, yeni gelen erlerden Nabluslu Abdülvahap’ın gönüllü olarak Filistin Cephesi’ne gelmek istediğini söyledi.

“Özel bir sebebi var mıymış?” diye sordum.

“Sormadım.” dedi.

Ancak ben onun gönüllü olmasından şüphelenmiştim. Hemen aklıma yolda ya da memleketine gittiğinde firar edeceği düşün­cesi gelmişti.

“Onu göz hapsine alalım.” dedim.

“Niçin?” diye sordu.

“Hiç.” dedim. “İçimden öyle geldi.”

“Peki.”

“Bir de şu Arnavut Badur bana uğrasın.”

“Peki komutanım.”

Az sonra Arnavut Badur karşımdaydı. Şaşırmıştım. Kırk, kırk beş yaşlarında bir askerdi. Yüzü güneşten yanmış, adeta kavrul­muştu. Orta boylu, çakır gözlü, pala bıyıklı biriydi. Ayağında potinleri herhalde büyüktü ki bol duruyordu.

“Beni emretmişsiniz.” dedi.

“Nereden yolladılar seni?”

“İzmit’teki redif taburundan.”

“Tüfek kullanmayı iyi bilir misin?”

“Bu sualinize gücendim. Hiç sormayaydınız keşke.”

“Biliyorsun yani?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap Adı57. Alay Filistin
  • Sayfa Sayısı264
  • Yazarİsmail Bilgin
  • ISBN9786051143910
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTİMAŞ YAYINLARI / 2011-2

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur