Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“İlâhî aşk mesleğinde uzmanlaşmalıyız”
İnsan saliktir, yolcudur, sefere çıkar. Peki, aşk mesleğini tutmuş olanların yol nereden geçer?

Rabia C. Brodbeck, insanın yeryüzünde bulunuş sebebinin, Rabbimizi bilmek ve O’nun tecellilerine mazhar olmak olduğuna dikkat çekerek, kemâlat yolunu, velâyet basamaklarını anlatıyor. İslam’a göre velâyet nedir, velinin tarifi ve vazifesi nedir, veliye nasıl intisap edilir, bir veliyi takip etmekte aşk ve samimiyetin rolü nedir vb. sorularla aşk mesleğini, velayet nurunu keşfe çağırıyor.

***

İÇİNDEKİLER

7      Birinci Bölüm
9      Takdim
34      İslam Dini; Nurlar İlmi
44      Kemal-i İlahi
71      Velilerin Makamı: Velayet
83      İslam’da Velayet
99      Ehl-i Beyt-i Mustafa ve Hz. Peygamber’in Ashabı
107      İlk Kadın İnananlar
120      Velayetin Tasviri
131      Velayet ve Aşıklık
144      Aşk ve Manevi Sarhoşluk
151      Aşk ve Kurbiyet
156      Aşk ve İlahi Cezbe
164      Aşk ve Tabiyet
181      Velilerin Vazifesi
187      Velilere Olan İhtiyaç

199      İkinci Bölüm
203      Keşke Bu Dünya Hayatının Kıymetini Bilebilsek
221      Velilerden Kopuş
228      Ebedi Tartışma
235      Ebedi Mesele
254      Dünya Giderek Velilerden Hali Kalıyor

Birinci Bölüm

Takdim

Yazı boyunca gözlemlerim sonucu edindiğim samimi kanaat, benim de tüm kalbimle paylaştığım, Hz. Mevlana’nın dünyevi anlamsız ve yanlış işlere karşı bize bahşettiği kendine getirici şu bakış acısına şahitlik ediyor: “Senin sesin benim sessizliğimdir…” Bu, kalbin konuşmasının sessizliğidir.

İnsan, Rabbinin huzuruna varabilmek gayesinden başka bir şey için yaşamaz. Bu yüzden, ilahi hakikat, yani o huzur-ı izzette kendisini manevi bir makama ikame edebilmek adına insan, peygamberler ve veliler ile manevi bir bağ kurmalıdır. Bu yazının vücuda gelmesindeki sebep de bu bağın oluşmasına bir katkı sağlayabilmek derdidir. O yüzden kitap, Allah Teala’nın peygamber ve velilerine ithafen yazılmıştır. Peygamberler ve veliler özde birdir; onlar baştan ayağa saf aşktır ve el-Vedûd sırrına kamilen mazhar düşmüşlerdir. İman edenler, Kur’an-ı Kerim’in ayet-i celilelerindeki hidayet nuruna mazhar olabilsinler diye peygamberler ve veliler hayatlarını bu yolda vermişlerdir. Onların kendi nefslerini feda etmeleri neticesindedir ki insanlar hakikati görebilir hale gelirler.

Gaflet ve şuursuzluk uykusundan uyanabilmek için kalbi bir idrake muhtacız ve bu da, ancak velilerden yayılan irşat nuru ile mümkün olabilir. Ben kendi hayatımda gördüm ki hepimiz peygamberleri takip edebilmek için velilerin irfanına muhtacız. Bütün kalplerin en sevgilisi, bütün kulların baş tacı ve kainatın fahri olan Hz. Muhammed Mustafa(sav)’ya yaklaşabilmek için itaati ve aşıklık sanatını öğrenmeliyiz. Aşkın idrakine veliler olmaksızın varmamız mümkün değil. Ayrıca, hilkatte eşimiz olan normal insanlarla olan ilişkimizi mükemmel kılmak için dahi bir velinin manevi terbiyesine muhtacız. Dini bir hayat yaşamak nur ile şifa bulmak ve ondan gıdalanmaktan keyif alabilmek demektir. Kanaatim o ki, bu külli şifayı ve nurlanmayı bütün mahlukat ile paylaşmak tüm inananların asli vazifesidir.

İnsanoğlunun hayata tutunabilmek, hakiki şeref ve izzet bulup yükselebilmek ve kendisine verilmiş asli kıymeti ortaya çıkarabilmek için İslam’ın özünü anlamaya ihtiyacı vardır. İslam, kişiyi çepeçevre saran bir mes’uliyet ve kayıtsız şartsız teslimiyettir. Muhammed ümmetine dahil olan bir kimsenin mahlukata, Allah’ın onlara yüklediği mana penceresinden bakabilmesi icab eder. İnananlar bu dünyadaki hayatlarının maksadını araştırmak vazifesiyle mükelleftirler. Allah’ın kendilerini yarattığı kalıptaki asli biçimi muhafaza etmek görevleridir. Kendilerine Rahmânî hayat nefesini üfleyene karşı mes’uliyetleri vardır. Kendi isim ve sıfatlarını öğretene karşı sorumlu bir şekilde davranmak zorundadırlar. O’nun bilinmek muradını yerine getirmelidirler. Allah’ın, fıtratlarına koyduğu hilafet sırrını tahakkuk ettirmeli, açığa çıkarmalıdırlar. Gizli hazineyi bulup açığa çıkarmalılar. Elest Bezminde “Kâlû belâ…1 diyerek verdikleri söze sadık olmalılar.

İlk veli ve peygamber Hz. Adem Aleyhisselam idi. Velayet ilk insanın yaratılışından beri vardır. Ancak Hz. Muhammed(sav) Efendimizin alemi teşrifinden sonradır ki velayet, sırrını ve hakiki manasını dünya üstünde bulmuştur. Efendimiz cism-i paki ile bu dünyayı teşrif ettiğinde, nübüvvet kapısı ilelebed kapanmış, ancak kıyamete kadar açık kalacak olan bab-ı velayet açılmıştır. Demek ki nübüvvetin hatemi -hem zirvesi hem de mührü- olan Efendimizin teşrifiyle insanlığa manevi kemal yoluna girme imkanı verilmiş oluyor. Yani, Efendimizin bu dünyada zuhurundan itibaren insanı bekleyen en yüce görev velayettir. İşte bu kitap da Muhammed ümmetinin her bir ferdinin omzunda bulunan görevleri mütalaa edecektir.

Yaratan’a karşı olan ilâhî vazifelerinin en üstününün velâyet olduğuna inanıyorum

İnsan ancak manevi tabiatına aşina hale gelir, meleki fıtratını ortaya çıkarır, hakiki halinin esrarına erer ve -kısacası- kendi köküne, fıtratına dönerse Allah’ın, onu yaratma maksadına uygun yaşamaya başlar. Velayet çağrısına uymak, bizde gizli olan nura varabilmek anlamına gelir; veliler oraya varabildikleri için veli olmuşlardır. Peygamberler ilahi vahyi alır ve tebliğ ederler; veliler ise, bu vahyi tefekkür edip onda bulunan hikmetleri ve irfanı kendi hayatlarında ortaya koyarlar. Ne çeşitlilikte gıda alınır ve işlenirse insan vücuduna o denli faydalı olur. Allah bilgisi (marifet) ne kadar işlenirse insanlık için o kadar kıymetli olur. Efendimiz Hz. Muhammed(sav)’in sünneti ve hadisleri, ahlakına varis olanlar tarafından tercüme edilip işlenmelidir. Böylece velilerin isnad zinciriyle insanlık en hususi hikmet olan marifete açılır; ruhun en saf gıdası budur. Bu, Allah dostlarının, aşıklarının, şehitlerinin ve samimi kullarının irfanıdır. Mevlana Celaleddin Rumi şöyle buyurur: “Her Peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hakk’a ulaştırıyor, birdir.

Velilerin halâvetli huzurlarına olan özlem beni bu kitabı yazmaya iten saik. Bu, yokluk huzurunu özleyiştir ki o da velilerin ve aşıkların en derin idraklerinde gizlidir. Bahauddin Veled, “Yokluğa bakarken, onun aşkından gözlerinden yaşlar akıtacak biri lazım” buyurmuştur. Bu kitap işte kurbiyetin (yakınlığın) hakikatine, insan ilişkilerindeki gerçek yakınlık hazinesine, her şeyi Cami’ olan Rabb-i zü’l-Celal’in huzur-ı izzetine ve bütün kulların sertacı olan Muhammed Mustafa(sav)’ya olan hasret yüzünden hayat bulmuştur.

Hz. Mevlana şöyle buyuruyor:

“Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip durmaktasın? Yokluğu da aynen böyle tir tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar. En güzel olan (Güzeller güzeli) Tanrı’nın aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir? Ölüme yaklaşmak, âb-ı hayatı elde edememek.”

“Ey âşıklar! Varlık sıfatlarından kaçında da kendinizi Hakk’ın cemâlinin müşahedesinde yok edin! ”

“Bütün âlem, kendi ihtiyarından, kendi varlığından sarhoşluk âlemine kaçmaktadır. Bu sûretle herkes, şarap, çalgı gibi şeylere düşer de kendi aklından bir an olsun kurtulmaya çalışır. Herkes bilir ki bu varlık tuzaktır. İnsanın kendi ihtiyarı ile bir şeyi düşünmesi, bir şeyi anması cehennemdir âdeta. Onun için herkes varlığından, kendiliğinden geçme âlemine, yahut sarhoşluğa kaçar, yahut da bir işe koyulup kendini unutur.”

Bu kitabı yazarken kazandığım ve öğrendiğim daha fazla sezgi, irfan ve ilim olmadı. Bundan ziyade hayranlık, haşyet, hayret, merhamet ve aşkım ziyadeleşti. Daha evvel yüzlerce kere aklıma gelmesine rağmen aşağıdaki düşünce yeni aklıma takıldı: “Bu kâinatın en yüce velilerinden bir tanesi Allah’ın sevgilisinin ayağının tozu… Yaratılış sebebi ve kâinatın iftiharı da bütün insanların en mütevazısı, en mahviyetlisi…

Bu eserde geçen kaynaklar neredeyse tamamen Hz. Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevî-i Şerîf’inden alınmıştır, kuddise sirruhu’l-ali. Allah’ın izniyle, vaktin sonuna kadar bütün insanlığı her şeyi kuşatan Hakikat’e iletmeye devam etsin. Ayrıca kendisini takip edenleri Alemlerin Rahmeti’nin ve Alemlerin Rabbi’nin aşkıyla sarhoş etmeye de devam etsin inşallah. Aşkın Sultanı’nın irfanının bu kitabın baştan sona ilham kaynağı olduğunu söylersem mübalağa etmiş olmam. Şüphesiz ki ilahi güzellik ve kemali arayan, özleyen ve ona can atanların nazarında o yüce veli, bugün dünyanın yüzeyini adımlayanlardan binlerce kat daha canlı, daha hayat sahibi. Şeb-i arûs olarak tavsif buyurduğu kendi göçme anında da şunları buyurmuştu o: “Cenazemi gördüğün zaman ‘ayrılık, ayrılık!’ deme. Benim Sevgili’yle buluşmam, görüşmem o zamandır. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneş’ le Ay’a, batmadan ne ziyan gelir ki! Yere hangi tohum ekildi de bitmedi, yetişmedi! Niçin insan tohumuna gelince bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun!

Hz. Mevlana’nın en önemli yazılı eseri Mesnevî-i Şerîf ’tir. Mucizevi şekilde irşat edici bir kıymete sahiptir. Kur’an-ı Kerim’deki ilahi vahyin hakikatinin mana ve hikmetlerinin içine nüfuz ederek onları ifşa eder. Kur’ani vahiy, hakikati iletir ve Allah’ın veli ve aşıkları da kendi hayat tarzlarıyla ilahi ayetlerin hikmetlerini aşikar ederler ve dolayısıyla onları kelimelere dökme istidadına sahiptirler. Bu sebeple Hz. Mevlana’nın yazılı eserlerinin özü, benlikten, bencillikten bensizliğe-nefssizliğe gitmenin yolu olan aşkın kemaline varabilmek için tahsil edilmesi gereken ızdırap ilmini öğretir taliplerine. Yani, ucunda beka olan bir fena tecrübesi, yeniden doğumu olan bir ölüm ve yokluğa götüren bir kendi varlığını biliş…

Hakikat, ancak hayatı Kur’ân olan birisinden tahsil edilebilir

Hakikat şu ki, tek başına Kur’an-ı Kerim’e başvurmak sizi insan varlığının kemaline, yani Hakk Teala ile kurbiyet semtine götüremez. İnsan, hakikati ancak hayatı Kur’an olan birisinden tahsil edebilir. Bu hususi mesele bu kitapta enine boyuna masaya yatırılacaktır. Hz. Mevlana Mesnevî-i Şerîf hakkında ilginç yorumlar yapmıştır:

“Sanır mısın ki Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın! Duyarsın, duyarsın ama sana masal gibi gelir… Dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! İnadından Kur’ân, sana nasıl gelirse Şehname yahut Kehle ve Dimne de öyle gelir! İnayet sürmesi gözünü aydınlatır, açarsa hakikatle mecazı o vakit ayırt eder, anlarsın!”

“Mesnevi, hacim bakımından felekler kadar bile olsa yine bu âlemi, hatta onun küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi. Hâlbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu âlemle bu âlemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lâhzacık kalırdı.”

Üstelik, muşahedeye dayalı böylesine derinlemesine nüfuz edici bir nutka sahip Hz. Mevlana gibi velilere, muhtacız ki şimdiye kadar yaşamış olan en yüksek insan topluluğu olan ehl-i beyt-i Mustafa ve ashab-ı kirama müteveccih bir şekilde yakınlığın, aşkın ve ilahi dostluğun kokularını alabilir hale gelelim. Hissedebilmek, sevebilmek, titreyip ağlayabilmek, manevi gıdalarla ilahi bir lezzet alabilmek ve kurbiyet hissine erebilmek icin Hz. Mevlana gibi velilere muhtacız. Ancak onun gibi velilerin müşahedesi ile ahiretin kapıları acılır ve biz de ilahi hakikatlere gönül kapılarımızı acabilir ve sonsuz mana katmanlarına sahip ilahi bilginin (marifet) derinliği ve yüksekliğini keşfetme imkanını yakalayabiliriz. Hz. Mevlana’nın kendisinden samimiyetle öğrenmek isteyen aşıkları, arkadaşları ve tabileri cehennem korkusu ve cennet sevdasını arkada bırakıp, Kur’an’da tarif edildiği gibi “korku ve hüznü olmayan”2 bir kemal makamına erebilirler. Kalp gözlerimizin önünde katman katman acılan varlığın kemali ve cemali, ayrıca Rabbimizle olan gizli rabıtamızın manası, tükenmez hazinesi ve kıymetinin acığa cıkışı da bilmeliyiz ki Allah’ın peygamberlerinin, dostlarının, aşıklarının ve velilerinin gözyaşları sayesinde bize lütfedilen nimetlerdir. Kur’an-ı Kerim’e tek başına başvuran bunların hicbirine eremez!

Hz. Mevlana bütün eserlerinde oldukca sık bir şekilde Allah’ın peygamberlerinin, velilerinin, aşıklarının, dostlarının ve şehitlerinin makamını, vazifesini, rolünü ve tabiatını tarif eder. En carpıcı müşahedelerinden bir tanesi Yusuf Aleyhisselam hakkındadır: “Duydum ki Yûsuf(as) on sene boyunca uyumamış. O sultan, kardeşleri için Rabbine yalvardı da durdu. ‘Ya Rabbî! Onları affedersen, affedersin. Ama affetmezsen âlemi matemle doldururum. Ya Rabbî, onları azabın yakalamasın, zira içinde aniden düştükleri günâhın pişmanlığıyla kavrulmaktalar!’ dedi. Uzun gece namazlarından Yûsuf ’un ayakları kabardı, gözleri ağlamaktan kan çanağı kesildi. Matemi ta gökleri tutup meleklere vardı ve o zaman Rahmet Deryası kabarıp taştı. On dört şeref ve izzet cübbesi indi semadan; ‘Bütün on dördünüz kullarımın içinde peygamber, elçi ve hadimler oldunuz!’ Yaratılmışları azap ve fesattan azat etmek için şeyhin gece gündüz mesaisi böyledir.

Hz. Mevlana’nın peygamberler ve velilerin görevlerine dair en temel tariflerini icerir. İnsan toplumundaki görevleri ve tabiatlarıyla ilgili derin fikirler sunar.

Bu kitabın vücuda gelmesinin diğer bir sebebi, Hz. Mevlana’nın şu görüşünden gelen ilhamlardır: “Ben Seçilmiş olan Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum ve Kur’ ân’ın kölesiyim.” Yazılı eserlerinde Hz. Mevlana, veliler ve peygamberlere itaatin gerekliliğinden sıkca bahseder. Efendimiz Hz. Muhammed(sav)’den sonra yaşayan bütün veliler, onun asil sıfatlarını tevarus edebildikleri kadar ona varis olurlar. Böylece Hz. Mevlana’nın bütün dünyaya olan beyanı, kendi hayatının, dolayısıyla bütün İslam velilerinin en temel düsturunu göstermekte: Hz. Muhammed’e ümmet, her şeyi kuşatan Hakikat’e de kul olmak.

Velâyetin özü, kendisini liderlikte değil, tabiyette gösterir

İslam veliliğinin özü ünvanlar, makamlar veya otoriteyle değil, kendisini insanlığa karşı olan kulluk ve kölelikte gösterir. Bu ilke, velilerin hayatında diğer her şeyden üstün gelir. Yavuz Sultan Selim Han bu destansı varlık infakını şu beytiyle anlatır: “Padişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş / Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.” Bu sebeple İslam velililiği, aşkın peygamberine ve aşkın Rabbine erebilmek icin tabi olmak, teslim olmak demektir. Hz. Mevlana dünyaya bir şair olmadığını söyler3; bir yazar, alim, arif, kelamcı, ilahiyatcı, müderris de değildir o; kendi ifadesiyle “bir toz zerresidir ve kuldur.” Aşk u muhabbet-i Muhammedi ile söylenmiş olan bu söz devrim niteliğinde bir sözdür; bütün dünyaya müthiş ciddiyette bir mesaj vermektedir zira. Evrensel bir cağrı, radikal bir beyanname ve Hz. Mevlana’nın öğretisinin lübbü’ l-lübbü, yani özünün özüdür. Evrensel önem taşıyan aynı netlikteki diğer bir görüşü de Rabbine mutlak ve kayıtsız şartsız kulluğunu arz eden yüce veli Rabiatü’l- Adeviye’nin ifadelerinde buluyoruz: “Ey Rabbim! Kurbiyetinin güzelliğine yemin olsun ki Sana ne cehennem korkusundan ne de cennet arzusundan kulluk yaptım; Sana sadece Senin için kulluk yaptım.

Bütün İslam velileri Allah ve Habibi’nin aşkında cem olmuşlardır: “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım!4 hadis-i kudsisinde buna işaret vardır. Hz. Mevlana da der ki, “Senin cemâlin olmasa, varlık aynasına ne diye nazar kılardım ki!” Allah Teala’nın Habib-i Ekremi’ne olan aşkı, bu kainat ve icindeki her şeyin yaratılış sebebidir. Velilerin hayatlarındaki ana şevk kaynağı bu yüzden uğruna her şeyin yaratıldığı Zat-ı Ali-Kadr’in aşkıdır. O sevgilinin ayağına türab olmak yaratılış neşesine, o en ali varlık ilhamına ve “Sen olmasaydın…” hitab-ı izzetindeki nurun hakikatine ermekten gayrısı değildir. Bu minvalde velilerden öğrendiğimiz en kıymetli şey Allah’ın Sevgilisi olan Hz. Muhammed Mustafa Aleyhi efdalü’ttehaya Efendimizin aşk u sevdasıdır. Veliler, insanlığı sadece kurtuluşa götürmek icin değil, aynı zamanda bütün kulların sertacı ve abd-i has olanın aşkını insanların gönüllerine akıtabilmek icin Allah tarafından secilip şereflendirildiler.

Hz. Mevlana, hakikati aramak ve ona ihtiyac duyabilmek hassasından mahrum bir halde bu dünyada yaşayanlarla ilgili olarak cok önemli ve carpıcı bir tespitte bulunuyor: “Cemâl-i Bâkî’nin aşk u muhabbeti dışında her şey bir azaptır. Ölüme doğru giderken âb-ı hayattan mahrum kalmak azaptır.” Bu görüş, Hz. Mevlana’nın öğretilerinin ana damarlarından bir tanesini temsil eder. İfadesi sertleşir:

“Kendi ebedî hayatlarını kendi elleriyle katlediyorlar.” “Kişinin kendi nefsinin heva vü hevesini kovalaması Allah’tan kaçıp uzaklaşmak ve O’nun adaletinin huzurunda kendi manevi varlığının kanını dökmek demektir.”

İbn-i Arabi Hazretleri de tamamen aynı şekilde talepkar ve tavizsiz formüller kullanır; bir kişinin manevi hastalıklarına deva olacak bir mürşitten yoksun kalması, o kişinin manevi ölümüne sebep olabilir. O sebepten bu hal, manevi bir intihar olma raddesinde ciddiyet ifade eder. “İsteği bırak da Allah acısın. Bunun böyle olması lazım, bunu denedin, sınadın ya. Mademki kaçamıyorsun, O’na kullukta bulun da hapsinden kurtul, gül bahçelerine git.” Bu beyitlerde Hz. Mevlana dünyaya, dünya gezegenindeki insan varlığına dair olan yanlış anlama ve okumaları kökünden söküp atan bir vizyon ortaya koyuyor.

Bu kitap, ab-ı hayat hazinesini görünür kılıp okuyucuya onu arama ilhamını vermeye calışacak. Bu varlık cölünde o ab-ı hayatı yakıcı bir aşk ateşiyle aramak işini, tevhid-i ilahiye iman edip Muhammed ümmetinden olmuşların vazifesi olarak görüyorum. O kudsi hayat suyunu hak edebilmek icin dünyayı boşamalı, üstümüzdeki bağlarını koparmalı ve ahiret pazarına girmeliyiz. Bu dünyadaki insanın, nefsini feda etmeye ihtiyacı var. Kendi nefsimizi alemlerin Rabbine sunmalıyız ki bize onun karşılığında ebedi hayatı bahşetsin; ab-ı hayatın zevki budur. Hz. Mevlana’nın sözleriyle: “Mahşer Günü’nün yaşamak için önce ölmelisin, zira ‘yeniden diriliş’ten maksat ölmüşleri diriltmektir. Bütün dünya yanlış bir yol tutturdu da gidiyor, çünkü yokluktan, yok olmaktan korkuyorlar, hâlbuki yokluk onların penâhı (sığınağı)!

İnsanın dünya hayatındaki kemalini şu birkac kelimeyle özetleyebiliriz: nefsini ver, Allah kazan. Hz. Mevlana, “Parasını almak için müşteri mi istiyorsun? Gönül, Allah’dan daha iyi müşteri nerede var? Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir gönül nuru verir. Hakikatte yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir saltanat ihsan eder. Birkaç katre gözyaşı alır, şekerlerin, balların hased ettiği kevseri bağışlar. Eğer bir şüphe gelir de yolunu vurursa ticarette bulunan peygamberleri kendine senet yap. O padi

————

1 Araf Sûresi, 172. âyet
2 Yûnus Sûresi, 62. âyet; Ahkâf Sûresi, 13. âyet
3 Kendisine şair diyenlere ve diyeceklere hitaben “Şi’r çi bâşed?” “Şiir de ne ki?” diye sorar bir beytinde.
4 Levlâke levlâk, lemâ halektü’l-eflâk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAşk Mesleği
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarRabia Christine Brodbeck
  • ISBN9789759161989
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviSUFİ KİTAP YAYINLARI / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur