Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Babamı Dövmüşler
Babamı Dövmüşler

Babamı Dövmüşler

Zeynep Yiğit

Divanın üzerinde ağlamaktan gözleri şişmiş, kendinden geçerek uyuklayan annesine baktı. Kocasının annesiydi. Onu kendi annesinden yakın görüyor ve seviyordu. Emine annesiydi ve hep öyle…

Divanın üzerinde ağlamaktan gözleri şişmiş, kendinden geçerek uyuklayan annesine baktı. Kocasının annesiydi. Onu kendi annesinden yakın görüyor ve seviyordu. Emine annesiydi ve hep öyle kalacaktı.

Emine Kadın, sağ omzunun üzerinde yarı oturur, yarı yatar vaziyette yastığa dayanmış uyukluyordu. Şişmanlığın övülmesi yanı olarak gördüğü “Oturduğum yeri dolduruyorum.” sözünün hakkını verircesine, divanı dolduruyordu. Yüzündeki masum ve üzüntülü ifadesi ile acınacak bir hali vardı. İki hafta olmak üzereydi, kendini toparlamak için hiçbir gayret göstermiyordu. Ağlamaktan, gözaltları morarmaya, yüzü sararmaya başlamıştı.

*

Küçük bir çocuğun bütün dünyasıdır yakın çevresi. Hele babası Baba; çocuğun gözünde bir idol, yeri doldurulamayan bir kahraman ve en önemlisi de yaşam örneğinin tek temsilcisi. Babanın yüz mimiklerindeki bir değişimin, hele gözlerine hücum eden gözyaşlarının minik dünyalarda yarattığı alt-üst oluşların gizemli, çekici ve adeta bitimsiz bir öyküsü BABAMI DÖVMÜŞLER.
Kitaba ismini veren öyküye eşlik eden kitaptaki diğer öyküler, yazarın akıcı üslubu ile okuyucuyu bulunduğu yerden alıp olayların ta içine çekip aynı duygusal ortamda yazarla beraber bir yolculuk yaptırıyor.

***

ÇİÇEK AŞISI

Divanın üzerinde ağlamaktan gözleri şişmiş, kendinden geçerek uyuklayan annesine baktı. Kocasının annesiydi. Onu kendi annesinden yakın görüyor ve seviyordu. Emine annesiydi ve hep öyle kalacaktı.

Emine Kadın, sağ omzunun üzerinde yarı oturur, yarı yatar vaziyette yastığa dayanmış uyukluyordu. Şişmanlığının övülesi yanı olarak gördüğü “Oturduğum yeri dolduruyorum.” sözünün hakkını verircesine, divanı dolduruyordu. Yüzündeki masum ve üzüntülü ifadesi ile acınacak bir hali vardı. İki hafta olmak üzereydi, kendini toparlamak için hiçbir gayret göstermiyordu. Ağlamaktan, gözaltları morarmaya, yüzü sararmaya başlamıştı.

Kader, bir süre karşı divana oturup annesinin uyanmasını bekledi. Elini karnına götürdü. İçinde atan kalbin kıpırtısı, çok küçüktü ama Kader’e umut olmaya yetiyordu. Yalnız kaldığından beri, ağladığı ve içinin üşüdüğü günleri geride kalsın istiyordu. Yaşamak için, “Ben buradayım.” diyen bir can taşıyor olmak, kalbini ve bütün vücudunu yüceltmeye yetiyordu.

Emine Kadın’ın sıçrayarak uyanışından korktu. Elini karnından çekti. Annesinin yüzüne bakmaya çekiniyordu. Gözlerindeki kederi ve üzüntüyü görmek şu an istediği en son şeydi. Bütün gücünü toparladı. Ayağa kalktı. Annesinin yanına yaklaştı. Başının döndüğünü ve vücudunun soğumaya başladığını hissediyordu.

Emine Kadın’ın sıçrayarak uyanması, gördüğü rüyanın etkisinden olmalıydı. Oğluyla beraber koştuğu, kahkahalar attığı çiçekli bahçede aklı kalmıştı. Oğlu, elindeki kocaman çiçek demetini annesine uzatıyordu. Etrafına bakınarak çiçek demetini aradı. Yaslandığı yastıktan doğrulup ayağa kalktı. Divana, gözucu ile sağlı sollu baktı. Çiçek demeti yoktu. Morali bozuldu. Sebebi ne olabilir acaba, demeye kalmadan gelini Kader’in yaklaşmakta olduğunu görünce, “Senin neyin var, yüzün sapsarı?..” diyerek gönülsüzce sordu. Kader, kendini kaybetmeden, annesinin ellerine sarılmayı başardı. Ellerine sarılan Kader’i, meraklı gözlerle süzmeye başlayan Emine Kadın, yüzünün halini pek beğenmediği gelinine bakmakla yetindi. Ağlamaklı mıydı, anlayamadı.

Kader, “Anne, ben hamileyim, öğrenmeye bile fırsatı olmadı, kader denen yazgı hepimizin alnına farklı yazılırmış. Benim de adım Kader, demek görmem gereken buymuş…” derken nefesini daha fazla yetiremedi. Tutunduğu ellerin arasından yavaşça kayarak annesinin önüne yığıldı. Annesi, önüne yığılan gelinini kaldırmaya çalışmadan duygusuzca baktı: “Demek, çiçek demeti uzatmanın sebebi buydu.” diyerek kenarından atladı. Odanın kapısından sendeleyerek çıktı. Kara lastiklerini giymeden, dış kapıya sarıldı. Dış kapıdan çıkmak üzereyken, yan odada bulunan kızlarına, “Kader’e bakın, Kader’e bakın!” diye seslenerek fırladı.

Evden koşup uzaklaşmak istiyordu. Bağırmalıydı, ağlamalıydı. Kendini atacak bir avuç toprak bulmalıydı. Kendini attığı toprağın üzerinde, içini yakan ateşi söndürmenin çaresini ağlayarak arayacaktı. Oğlunu, İlker’ini, özlemişti. Biraz önce rüyasında gülümsüyordu. Koşarak onu kucaklamalıydı. Küçükken soğuktan ve karanlıktan korkuyorum dediği zamanlarda olduğu gibi sarılmalıydı.

Sımsıkı sarıldıkça, vücudunu ısıtmalı ve korkusunu gidermeliydi. Gözünden iki damla yaş yanaklarına süzüldü. Tuzlu yaşların bıraktığı acılık, ağzını buruşturdu. İki haftadır, hiç tadı olmayan ağzını hissetmek, ona bir garip geldi.

Bir an çıplak ayaklarının, oğluna doğru gitmediğini fark etti. Olduğu yerde durakladı. İçinde biriken bu kadar acıyı, öfkeyi, onun yanında kusmak istemiyordu. Her zerresine kin duyduğu kaybetmenin acısını çıkarmak için ağlamaktan ve çırpınmaktan başka çaresi yoktu.

Vücudu, aklı ile ayrı çalışıyor gibiydi. Aklına söz geçiremeden, günlerdir, perişan bir halde dolaşıyordu. Evden kaçarcasına uzaklaşıyor, canının acısına kapılıp dere tepe demeden geziyordu. “İki haftalık ayrılık dayanılmazmış, dön artık!” diyerek başladığı ağıtının arkasını getiremeden olduğu yere yıkılırcasına yığılıyordu. Bağırarak ağlayarak çırpındıkça toprağı yırtmaya devam ediyor, takati kalmayınca gerisini hatırlamıyordu. Ayıldığında, kendini, üstünü başını, toz toprak içinde buluyordu. Ellerini, tırnaklarının arasını kararmış görmek, umutlarını daha da söndürüyordu. Bazen kendine acıyor, bazen de içine düştüğü boşlukla haykırarak kaybetmenin acısını çıkarmak istercesine tekrar ağlıyordu. Akşamın karanlığında eve geliyor, kendini sığdıramadığı odalardan uyuyamıyordu. Gece ve gündüzü aynı umutsuzluk içinde geçerken etrafına bakmak aklına gelmiyordu. Sadece kendisi ağlıyor, kendisi üzülüyor sanıyordu. İlker’i bunları duymamalıydı. İçi burkuldu. İlker, annesinin, arkasından ağlamasına dayanamazdı. İlker’ini üzmemeliydi. Bunları biliyordu ama içinde fışkıran volkanı söndürmeye gücü yetmiyordu. Oğluna gitmekten vazgeçti. Evin önünde uzanan boş tarlaya doğru koşmaya başladı.

Tarla, Yukarıca Köyü’nün, en büyük düzlüğüydü. Köylünün ortak ekip diktiği bu topraklardan evlere bereket fışkırırdı. İmece usulü ekilen bu kara toprakta, herkesin emeği vardı. Elleri kınalı yeni gelin bile buraya gelir çapa yapardı. Kınalı elleri aklına geldi. On beş yaşında evlenmişti. Evlendiği ilk yıllar gebe kalamamış, günlerce doktorlara ve ebe kadınlara taşınmıştı. Hepsi ağız birliği etmişçesine, “Bekle, sen çocuksun. Birkaç yaş daha büyü. Bir hastalığın yok. İleride gebe kalabilirsin.” dediklerinde, beklemenin tahammül sınırlarını aştığını ve kendisini yıpratmaya başladığını iyi biliyordu. Evlendikten dört yıl sonra gebe kaldığını öğrenmişti. Ceylanlar gibi dağa taşa koşmuş, sevincini onlarla paylaşmıştı. Evde kimsenin boynuna sarılamıyordu. Sevinmek ve gebe kaldığını söylemek ayıptı. İçi içine sığmıyordu. Mutlaka birine söylemeliydi. Sessizce tarlaya giderek, gebe kaldığını ilk kocasına fısıldadı. Kocası, naralar atarak, elinde bulunan kazmayı fırlatmış ve karısını herkesin içinde öpmüştü. Sonra etrafına bakıp utanarak kazmasını eline almış, “Çok çalışmak lazım.” diyerek, toprağı çapalamaya devam etmişti. Bu tarladan gelen bereket sayesinde iki oğlu, üç kızı oldu. Oğulları; İlker, Fatih, kızları; Zarife, Sevda, Havva idi.

Yaz ayı, köyde çalışma zamanıydı. Çapasını alan, tarlaya koşuyordu. Emine Kadın, çapa yaparken, İlker’in ilk hareketini burada hissetmişti. Yine bu tarlada doğum sancısı tutmuş ve eve kendini zor atmıştı. Doğan bebeğin bembeyaz yüzünü kara saçları tamamlıyordu.

Ebe kadın, “Erin doğdu.’’dediğinde, adını kendisi sayıklamıştı:

“İlker’im.” İlker, ilk göz ağrısıydı.

İlçenin sağlık ocağına, aşıları için gitmişti. Kundaktaki bebesine yapılan aşılardan sonra, diğer aşıları için iki ay sonraya gün verilerek evine gönderilmişti. İki ay sonra utana sıkıla gittiği sağlık ocağında çiçek aşısını yaptırdı. Aşıyı yapan hemşire, “Aşı yapılan yerde kızarıklık, şişlik olursa ovalama, bir gün boyunca su sürme ve ateşi çıkarsa korkma, ona iyi bak.” diyerek uyarmıştı.

Eve geldiler. Akşama doğru, İlker’in ateşi çıktı. Köyün ebe anası geldi. Kundakta sımsıkı sarılı duran bebeği kucağına aldı. Öptü kokladı. Beşiğine bırakırken, “Aşıdan sonra ateşin çıkması iyidir. Hemen üstünü örtelim. Terledikçe vücudunun kızışması geçer. Ateşi daha çabuk düşer.” diyerek üstünü örtmüştü.

Köylünün doğan çocukları da çiçek aşısı oldu. Ama bir tek İlker ateşlendi. Tarlada çapa yaparken, köylü, İlker’in çiçek aşısı sonrası ateşinin çıkmasını konuşmaya başladı. Her kadının çiçek aşısı ile ilgili bir anısı vardı. Bu anıların çoğunu çocuksuz kalan aileler oluşturuyordu. O ailelerin çocuklarının olmamasının tek sebebi olarak gösterilen çiçek aşısı, yapılan konuşmaları desteklercesine kafalarındaki yerini aldı. Köyün kadınları, hep bir ağızdan, “Ateşi çıkan bebeğin, ileride çocuğu olmaz. Eğer bu çocuk, çiçek aşısı olmuşsa durumu daha da kesin.” Bu konuşma yapıldıktan sonra rahatladılar ve zamanla İlker’den bahsetmez oldular.

Emine Kadın, arka arkaya doğan diğer çocuklarının önüne kattığı İlker’in nasıl büyüdüğünü anlamadı. İlker, olanlardan habersiz, büyüdükçe karayağız bir çocuk olmaya başladı. İlkokulu bitirdiği gün, “Ben artık okula gitmek ve okumak istemiyorum. Anne; babama söyle, onunla çalışmak istiyorum.” diyerek babasının yanında yerini aldı.

Babası, inşaat ustalarındandı. O da baba mesleğini yapıyordu. İri ve güçlü kolları, kalınlaşarak şeklini kaybetmeye başlayan ellerini tamamlıyordu.

İlker’e, babasının yanında çalışmak, ilk zamanlar beklediğinden de zor geldi. İnşaatlarda çalışmak, ağır ve yıpratıcıydı. İşe alışmak kolay olmuyordu. Babası ile çalışmaya gittiği günlerin akşamında, eve yorgun argın geliyordu. Yemek yemeye vakit bulamadan, oturduğu yerde uyuyakalıyordu. Bazı günler, yağmurda ıslanır, eve geldiğinde, üşümekten morarmış elleri ve ayakları titrerdi. Çoğu zaman, ıslanmaktan ve üşümekten hoşlanmadığını söyleyerek ağlardı. Çocuk aklı, erken büyümesine sebep olsa da vücudu küçüktü. Babasının yanında, ağır işlerde çalışmaya dayanamadığı belli oluyordu. Sığınılacak en yakın kucak olarak gördüğü annesine, “Anne, ben garip bir adam mı olacağım? Babamın işlerine gücüm yetmiyor. Çelimsiz oluşum yetmezmiş gibi üşüyünce morarıyor, karanlıktan da korkuyorum. ” derken gözlerinin içindeki endişe, kendini ele veriyordu. Annesi oğlunun bu kadar masum ve endişeli haline dayanamaz, onu gülümseyerek kucaklardı. Evladını sevmeyen yoktur ama Emine Kadın, oğlunu bir başka seviyordu. Elleriyle kafasını okşadı. Vücudunu, bağrına daha bir kuvvetle bastırdı. Gülümseyerek, “Merak etme, büyüdükçe alışırsın. Ben seni istediğin kadar ısıtır ve kollarım.” Bu sözleri duyunca İlker’in gözleri parlardı. Kendini daha güvende hissederek annesinin kucağında uyuyakaldı. Emine Kadın, uyuyan oğlunu seyrederken, ellerini severek okşar, onu öpmeye doyamazdı. İlker, vücudu gelişmeye ve boy atmaya başladığında, üzerindeki yükün hafiflediğini hissetti. Kollarının ve ayaklarının ağrısını eskisi kadar hissetmiyordu. Annesinin söylediği kadar vardı. Artık korkuya ve üşümeye alışmaya başlamıştı. Kış aylarında üşüdüğünde, annesinin sıcak yatağına girerek ısınan vücudunun mahmurluğuna kapılıp uyumayı aramaz olmuştu.

İlker, büyümeye başladıkça, beğenilmeye ve ilgi çekmeye başladı. Bu durum, her insan gibi onun da hoşuna gitmeye başladı. Kendini aynada izlemek dakikalarca sürüyordu. Karayağız teni, uzamaya başlayan boyu ve gelişmiş vücudu kendine çok yakışıyordu. Bütün komşu kızları, ondan bahsediyordu. İlker’in içi de kıpır kıpırdı. Kanını kaynatacak sevdaya, delikanlı olmaya başladığı ilk yıllarda düştü. Komşu kızı Kader’in, yanından süzülerek geçmesine dayanamıyordu. Kader’i görünce, yerinden fırlayacak kadar hızlanan kalbine söz geçiremez olmuştu. Gün Kader’le başlayıp Kader üzerine kurulu aşk hayalleri ile süslenerek devam ediyordu. İlker, annesinin yorgun argın eve geldiği bir günün akşamında yanına oturdu: “Anne, İlker’in evlenmek istiyor. Bunu babama sen söyle.” derken, yüzündeki çocuk ifadesi yerini olgun bir delikanlıya bırakıyordu. Annesi, “Oğlum, sen daha askere gitmedin. Er olmadın. Askerden gel, istediğin kızı alalım.” deyince, İlker’in yüzü asıldı: “Anne ben senin doğuştan erinim. İlker’inim. Evlendikten sonra askere gideceğim. Askerde iken, beni evde bekleyenim var, Kader’im var diyeceğim. Bak, sen de işlere yetişemez oldun. Fena mı olur? Sana yardım edecek bir gelinin olsa… Fatih, haylazlıkları ile eve yaklaşmıyor. Zarife, ilkokulu yeni bitiriyor. Halini görüyorsun, işlere yetişemiyor. Sana yardım etmesine imkân yok. Sevda ve Havva dersen, aynı durumdalar. Biz büyüdükçe, senin üzerindeki yük daha da artmaya başladı. Sen tarlada çalışırken, bu eve ve ahırdaki hayvanlara bakacak, gözünü arkada bırakmayacak biri olsun istemez misin? Ayrıca evimiz iyice eskimeye başladı. Yakın zamanda yeniden yapmayı düşünüyoruz. Bunca işin üstesinden nasıl geleceksin?” Emine Kadın, konuşma gereği duymadan, başını kaldırarak, gözlerini evin tavanına çevirdi. Bu eve gelin gelmişti ve o gün bu gündür, evinin eskimeye yüz tutmuş hali gözüne batmamıştı. Oğlu evlenmek konusunda haklı olabilirdi ama yaşının küçük oluşu canını sıkıyordu. Kendisi de küçük yaşta evlenmişti. Kocasına ve ailesine alışmak kolay olmamıştı. Çünkü bu yükü kaldırmak, çocuk omuzlarına ağır gelmişti. Kendi kendine söz vermiş ve çocuklarının erken evlenmesine izin vermeyecekti. Oğlunu, askere gidinceye kadar oyalamanın bir yolunu bulmalıydı. İlker’e döndü: “Bana biraz izin ver, senin evlenmek istediğini, babana alıştıra alıştıra söyleyeyim. Onun bu konularda ne düşündüğünü bilirsin. Biz küçük yaşta evlendiğimiz için sizin erken evlenmenize karşı çıkar. Bırak aradan biraz zaman geçsin. Ben, babana, bu fikrini kabul ettirmeye çalışırım.”

İlker, “Babamın karşısına geçip bunları ona anlatamayacağımı biliyorsun. Ben, onunla çalışıyorum ama onun karşısına çıkamam. Babamın her zaman bir adım arkasında durduğumu bilirsin. Benim huyum bu. Anne beni oyalama. Eğer bu sonbaharda düğün yapılmazsa kızı kaçırırım.” diyerek odadan fırladı.

Emine Kadın, oğlunun evlenme fikrine kendini kaptırmadan, evin ve tarlanın işlerine yetişmeye çalışıyordu. Onun da bir yardımcıya ihtiyacı olduğu belliydi. Akşama kadar koşuşturmaktan, yatağa yorgun ve perişan olarak kendini atmaktan bıkmıştı. Sabaha kadar bacaklarının ağrısından uyuyamıyordu. Uykuya dalıp dinlenmeye fırsat bulamadan sabah oluyor, horozun ötmeye başlayan sesi ile çileden çıkıyordu. Bacaklarının ağrısı, gün geçtikçe düşmanı oluyordu. Oğlunu, evliliği erteleme konunda ikna edemedi. Bu evlilik işine önce kendi inanmalı ve kocasını ikna etmeliydi. Kocasına, “İlker’i evlendirelim.” dedikten sonra, konuyu dolandırarak söylemeye devam ederdi. İlk önce, ağrıyan bacaklarından söz eder, “Bacaklarım ağrıdan beni taşımaz oldu. Evde bir yardımcıya ihtiyacım var. Ben tarlada çalışır iken, gözümüzü arkada koymayacak bir gelin, ne de iyi olurdu!” Aklına gelen bu fikre kendi de sevindi.

Babası, İlker’i evlendirme fikrini duyunca şaşırdı. Yıllardır yanında çalışan oğlunun büyüdüğünü fark edememiş olmasına üzüldü. Boyu uzamış, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştu. Şimdi anasının isteği ile evleniyordu. Babası, evlilik kararını kabul etmekten başka çaresi olmadığını anlamıştı.

Emine Kadın, Kader’in on altı yaşında olduğunu duyunca hayıflandı. Huyu ve yüzü güzeldi. Oğluna benziyordu. Kader’e ısınmaya başlamıştı. Kendi yaşayamadığı çocukluğu ve genç kızlık hayalleri gözünün önüne geldi. Kırmızı duvak başına kapatıldığında, bütün bu hayallerinin de üstü kapatılmıştı. İlker ile birbirlerine âşık olan Kader, şu anda bunları düşünecek durumda değildi. Belli, gelini olacaktı. Eli ile büyütüp kendisine alıştıracak, istediği gibi yetiştirerek, kara kuru gelinim diye sevmeyi deneyecekti.

Sonbaharda, tarladan aldıkları mahsul sonrası İlker’i evlendirdi. Onlara, eski ama kullanışlı olan evinden büyük bir oda verdi. Kader’i kızlarından ayırmadan, büyümesini beklemeye başladı. Kader’den iş beklemiyordu ama günün birinde, torun haberinin konuşulacağını biliyordu. Aklı, fikri ve kulağı gelini Kader’in vereceği haberde idi. “Ateşi çıkan bebeğin, ileride çocuğu olmayacak.” diyerek aklına sokulan kurt, onu yıllarca kemirip durmuştu. Yaşadığı sıkıntıyı, oğluna nasıl anlatırdı?! İlker, “Anne karnım ağrıyor.” dese bile eli yüreğinin üstüne düşüyordu. Bazen, “Oğlum büyüdün, evlenme çağına geldin. Bir doktora görün, ne olur ne olmaz.” diyerek söylemeye dilinin varmadığı sıkıntısı içinde kıvranıyordu. Düğünden iki ay sonra, Kader’in başı dönmeye, midesi bulanmaya, evde pişen yemeklerden tiksinmeye başladı. Emine Kadın’a göre belirtiler tamamdı. Yine de bir doktora gidip kesin sonuç öğrenilmeliydi. Akşam, oğluna, “Karını bir dok

Eklendi: Yayım tarihi

“Babamı Dövmüşler” için bir yanıt

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Deneme
  • Kitap AdıBabamı Dövmüşler
  • Sayfa Sayısı80
  • YazarZeynep Yiğit
  • ISBN9786058708303
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Amerikan Bristol Kapak
  • YayıneviÖğretmenim Dergisi Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Çivisi Çıkmış Dünya (Uygarlıklarımız Tükendiğinde) ~ Amin MaaloufÇivisi Çıkmış Dünya (Uygarlıklarımız Tükendiğinde)

    Çivisi Çıkmış Dünya (Uygarlıklarımız Tükendiğinde)

    Amin Maalouf

    Türk okurunun daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu kez “medeniyetler çatışması” adı altında kuramsallaşıp yasallaşan ve dünyadaki bütün kültürler ve halklar için felakete...

  2. Sorsana Bizi Sevmiş mi? ~ Deniz BağrıaçıkSorsana Bizi Sevmiş mi?

    Sorsana Bizi Sevmiş mi?

    Deniz Bağrıaçık

    İstanbul’un içinden geçenlere... Kimin yabancı, kimin yerli olduğuna dair sarsılmaz ölçülerimizin ka­çınılmaz olarak değiştiği, kimliklerin, aidiyetlerin, sınırların, sırların, dillerin, memleketlerin yeniden sorgulandığı bir devir.

  3. bir daha yüzümü görmeyeceksin ~ Seda Özaybir daha yüzümü görmeyeceksin

    bir daha yüzümü görmeyeceksin

    Seda Özay

    Hatırlıyorum… Seneler önce “Kumbara beyinsin sen, at şu kafanda biriktirdiklerini,” demişti çift gözlüklü, Einstein yüzlü, koca göbekli, askılı pantolonlu doktorum… Yıl 2002 idi, üzerinde kahverengi...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur