Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bahtına Düştüm Ya Rab
Bahtına Düştüm Ya Rab

Bahtına Düştüm Ya Rab

Mehmet Yıldız

Alıp gidecekler şu dünyadan. Ne diyeceksin? İşim vardı… Dünyam yoğundu… Etrafımdakilerin gönlünü yapmakla meşguldüm… Ya benim hatırım nerede derse. Ne cevap vereceksin? Allah’ın imtihan…

Alıp gidecekler şu dünyadan. Ne diyeceksin?

İşim vardı… Dünyam yoğundu… Etrafımdakilerin gönlünü yapmakla meşguldüm…

Ya benim hatırım nerede derse. Ne cevap vereceksin?

Allah’ın imtihan için yarattığı şeylere -haşa- Allah’a değer verir gibi değer veriyorsun. Sonra da onları kaybetmekten tir tir titriyorsun.

Bu bazen sağlığın bazen makamın bazen de paran oluyor. Ölmek ne kadar büyük bir dert olabilir ki? Zaten gideceksin…

Esas mesele ölümden sonra nasıl hesap vereceksin? Bu meseleyi halletmedikten sonra diğerlerinin ne önemi var ki?

Biz huzuru,
dünyada elimizin
yetişmediği
şeylere ulaşmakta
zannediyoruz.
Vallahi aldanıyoruz.
Huzur, Allah’ı
bulmaktadır

Allah’ı
Kalbinde Hisset
Yalnızlığın Geçsin

Süslü hayatların ortasında mahzun insanlar, günümüz yaşantılarının özeti olsa gerek. Zira bu asrın en ciddi sorunlarından biri yaşama sevincinin yitirilmesidir. İnsan, kaybettiği yaşama sevincini ancak yaşadığı hayatın amacını anlayarak tekrar kazanabilir. Bir insanın yaşama sevincini alın; karşılığında ona saraylar, betonlar, metaller verin, inanın yaşamasının hiçbir kıymeti olmayacaktır. Herkes hayata tutunmak için bir yaşama sevinci arar. Kimisi bunu parada ararken kimisi şöhrette kimisi şehvette kimisi de başka şeylerde arar.

Oysa, “Ben bu hayata ne için geldim, vazifem nedir?” sorusuna cevap bulamayan insanın hayata tutunması mümkün değildir. İnsan, bedeninin lüksünü arttırarak ruhunu doyuramaz. Ruh, bedene verilen hiçbir lezzet ile tatmin olamaz. Çünkü ikisi birbirinden farklıdır. Mesela siz aç olsanız ve ben açlığınızı gidermek için kendi karnımı doyursam, bu çözüm olmaz. Yani benim doymam, sizi doyurmaz. Ruh ile bedenin ilişkisi de aynen böyledir. Ruhunuz; “Ben bu dünyaya niye geldim?” diye çığlık çığlığa bağırıyor. Nitekim Üstad Bediüzzaman: “Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, ‘Ebed, ebed!’ sesini işitecektir.” diyor. Ama siz ruhun çığlığını, parayla, makamla, ünvanla, şöhretle, lüks ev ve arabalarla, şatafatlı mekânlarla, marka kıyafetlerle doyurmaya çalışıyorsunuz. Neticede ise yaşama sevinci elinizden kayıp gidiyor. Çünkü ruhun çığlığını, bedenin lüksünü arttırarak susturmanın imkânı yoktur. En zengin, en kariyerli, en popüler siz olsanız dahi değişen hiçbir şey olmayacaktır. Ruhunuz aynı çığlığı onların içinde de atacaktır. Bir şey, uğruna feda edildiği şeyin kıymeti nispetinde değer bulur. Mesela, hayatın bizzat bir kıymeti yoktur. Hayat, hizmet ettiği gaye ile kıymetlenir. Her varlığın yaratılış gayesi fıtratında saklıdır. Bundan dolayı Allah(c.c.), her birimizin fıtratına kendisini bulabilmemiz için meyil vermiştir. Fıtrata meyil vermeyi daha iyi anlamak için örnekleyelim. Bir tane tohum düşünün. Tohumun fıtratında ağaç olma ve meyve verme meyli vardır. Bu meyil ise tohumun toprak ve su ile buluşmasıyla ortaya çıkar. Toprağa ekilip suyla buluşan tohum, gün gelir ağaç olur ve meyve verir. Yani fıtratının gereğini yapmış olur. Bir tavuk yumurtası, sıcakla buluşunca fıtratının meyline gider ve nihayetinde yumurtanın içinden civciv çıkar. İnsan fıtratının meyli ise Rabb’ini bulmaktır. Tohumun suyla buluşup ağaç olması, yumurtanın sıcak ile buluşup içinden civciv çıkması gibi insan da iman dersleri ile buluştuğunda, fıtratının gereğini yapacak ve Allah’ın(c.c.) razı olduğu kullara, sahabeye benzemeye çalışacaktır.

Aklı başında her insan, “Ben bu kâinatta ne arıyorum? Buraya neden gönderildim?” sorularını kendine sorar. Çünkü insanın bu dünyaya gönderilme amacı sadece yemek, içmek, gezmek ya da iş yeri, ünvan, makam sahibi olmak değildir. Her nefis ölümü tadacağına göre asıl amacımızın ölümden sonrasını hesaplamak olması lazımdır. Üstad Said Nursi Hazretleri, Yirminci Mektup adlı eserinde bir mukaddime ve on bir kelime ile bizlere kâinata neden geldiğimizin cevabını vermiş ve fıtratımızın meyline ulaşabilmemiz için yolumuzu aydınlatmıştır.

Efendimiz(s.a.v.), bir hadis-i şerifinde: “İsm-i Â’zam ile dua edildiğinde Allah bu duayı kabul eder ve bu isimle istenince Allah verir.” buyurmaktadır. Medar-ı bahs bu tevhid cümlesi de bir ism-i âzam mertebesi taşımaktadır. On bir kelimenin tamamının nurunun bir araya gelmesi ile bir ism-i âzam gücü ve kuvveti meydana gelebilmektedir. Allah Resulü(s.a.v.), mahiyetine binaen bu tevhid cümlesini sabah ve akşam namazından sonra onar defa tekrar ederdi. Efendimiz’in(s.a.v.) bu tevhid cümlesini defaatle okuması ise aslında tekrar değil, bir tesisti. Tuğlaları üst üste dizen birini başkası görse onun hakkında, “Acaba niye sürekli aynı işi tekrar ediyor, neden hep aynı şeyi yapıyor?” diye düşünebilir. Ancak onun yaptığı, tekrar değil, tesistir. Tuğlaların işi bitince ortaya çok güzel bir duvar, duvarların işi bitince de ortaya çok güzel bir bina çıkacaktır. Bizim de bu tevhid cümlesini sürekli tekrar etmemizin gayesi, neticede imanın derinliğine kavuşmuş bir insan hâline gelmektir.

Mukaddime
“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi,
iman-ı billâhtır.” 

Bir şeyin hedefi, kendisi olamaz. Mesela, “Ne için çalışıyorsun?” sorusuna bir işçinin: “Çalışmak için çalışıyorum.” cevabını vermesi doğru olmaz. Çünkü çalışmanın amacı bizzat çalışmanın kendisi değil, mukabilinde maaş almaktır. Eğer aksini iddia eden varsa maaşını keselim, sonra çalışmaya devam edip etmediğini zaten görebiliriz. Tıpkı bu misal gibi “Ne için yaşıyorsun?” sorusuna birinin; “Yaşamak için yaşıyorum.” demesi de mantıksız olur. Çünkü her şeyin kıymeti, gayesinde saklıdır. Varlığın sebebi, neticede aranır. Mahlûkatın en yüksek gayesi, hepsinin teker teker Allah’a(c.c.) iman etmesi değildir. Zira ne taş iman eder ne de toprak…

Bütün yaratılmışların en büyük gayesi insan; insanın da en büyük gayesi iman-ı billâh yani Allah’a(c.c.) imandır. Tüm yaratılmışların gayesi insan olduğu için insanın gayesi kâinatın da gayesi olmuştur. Mesela, bir otomobil fabrikasında vitesin, frenin, tekerleklerin birer gayesi vardır. Her birinin ayrı ayrı gayeleri var gibi görünüyor olsa da hepsinin gayesinin ortak noktası otomobilin gitmesidir. Yani arabanın gayesi aynı zamanda vitesin de gayesidir. Kâinata baktığımızda da durum aynen böyledir ama biz gaflet nazarıyla baktığımızdan; elma yemek için, Güneş ısınmak için, deniz yüzmek için var zannediyoruz. Bunların her birinin küçük küçük gayeleri var gibi görünse de tıpkı vitesle tekerin birleşip asıl gayeye gittiği gibi kâinatın tamamının gayesi de insanın yaratılış gayesi olan “iman-ı billâh” üstüne kuruludur. Demek ki bütün kâinat insan için, insan da iman-ı billâh için yaratılmıştır. Hayvanlardaki cihazatlara baktığımızda onların ne için verildiğini anlarız. Aslanın pençesi parçalamak, kuşun kanadı uçmak, balığın yüzgeçleri ise yüzmek içindir. Onlardaki cihazatların ne için verildiğini, fıtratlarına bakarak anladığımız gibi insanın gayesi de fıtratına bakarak anlaşılır. İnsana verilen akıl, yaratılan mevcudatı okuyarak Rabb’ini bulması yani iman-ı billâh için verilmiştir. İnsanda bir aklın olması başlı başına bir emirdir. Nasıl ki askerde komutanın bir askere kürek vermesi, “kaz” emri; kalem vermesi, “yaz” emridir. Allah’ın(c.c.) insana akıl vermiş olması da “Düşün, tefekkür et.” emridir. Kâinata baktığımızda aklı ile Allah’a(c.c.) muhatap olabilecek yalnızca iki zümre vardır. Bunlardan biri insanlar, diğeri ise ayetin beyanıyla cinler taifesidir.

Bunlardan ise Allah’a(c.c.) muhatap olabilecek ve gözümüzün gördüğü sadece insan vardır. İnsanın gayesi, ona verilen akıl cihazatında saklıdır. Kâinatı tefekkür ederek, “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyor? Mahiyet ve hakikatleri nedir?” sorularına cevap bulabilecek tek muhatap, insandır. Bir insan için en mühim mesele olan bu sorulara cevap aramamak; maalesef ömrünü fani, geçici, faydasız şeyler uğruna telef edip manen intihar etmek demektir. Böyle insanlar bedenen yaşasa da ruhen öldükleri için ortada dolanan sadece iki omuz bir kelledir. Onlara göre hayatın gayesi yalnızca dükkân üstüne dükkân açmak, ticarette büyümek, evlilik, iş, kariyer, çocuk sahibi olmak, geçim sağlamak, iyi bir gelecek, dolarda ve altın kurunda kazanmak, arsa almak gibi şeylerdir. Tüm bunlar onların esas yaratılış gayeleri olan Allah’ı(c.c.) tanımanın önüne geçmiştir. İşte manen intihar tam da bu demektir. Bugüne kadar bize dünyaya geliş sebebimiz; “Helali yaparsan cennete, haramı yaparsan cehenneme girersin.” şeklinde anlatılmıştır. Bunda bir hakikat payı elbette vardır.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Dini Eğitim
  • Kitap AdıBahtına Düştüm Ya Rab
  • Sayfa Sayısı232
  • YazarMehmet Yıldız
  • ISBN9786050848687
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2024
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur