Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

batakligin-kayip-tanrilari-ellygriffiths-marti-yayinlariGeçmiş ölmüştü, bunu biliyordu. Ama aynı zamanda geçmişin karşı konulmaz olduğunu da biliyordu.

Ruth, kendi halinde bir yaşam süren bir arkeoloji uzmanıdır. Ta ki esrarengiz kaçırılma ve cinayet vakaları yüzünden Dedektif Nelson onun kapısını çalana dek… Genç kadın kendini, birbirleriyle ilişkili olduğu düşünülen kayıp çocuk davalarının ortasında ve büyük bir tehlikenin içinde bulur. Tüm bu olayların antik dönemlere ait bazı mistik inanışlarla gizemli bir bağı olduğunu keşfettiğindeyse pek çok sır gün yüzüne çıkar.

Ezber bozacak türden bir suç serisinin başlangıcı olan Bataklığın Kayıp Tanrıları’nı okurken asıl önemli olanın cevaplar değil sorular olduğunu göreceksiniz.

YORUMLAR
“Arkeolog Ruth Galloway’in maceraları okuru yeni bir tutkuyla tanıştırıyor!”
-Amazon-

“Mükemmel bir sır, canlı bir anlatım, ilginç karakterlerle dolu bu hikâye… Şimdiye kadar okuduklarınızdan çok farklı, Griffiths iyi iş çıkarmış!”
-Publishers Weekly-

“Güzel bir başlangıç. Karakterler ve ürkütücü hikâye baştan sona kadar büyülüyor.”
-Kirkus Review-

“Antik arkeolojik buluntular, çözülmesi gereken esrarengiz cinayetlerle örülü bu roman, okuyucuları gizli kalmış bir cinayetin üstündeki sır perdesini aralamaya davet ediyor.”
-Goodreads-

“Griffiths, zengin olay örgüsüyle heyecan veren yeni bir ses.”
-Louise Penny-

***

GİRİŞ

Doğru zaman için bekleyip günün ilk ışıklarıyla birlikte yola koyuldular.

Bütün gece yağmur yağmıştı ve toprak sabah olduğunda yavaş yavaş kendine geliyor, sis perdesi gökyüzünde asılı du­ran bulutlara doğru yükseliyordu. Nelson polis arabası oldu­ğu belli olmayan bir arabanın içinde, Ruth’u uyandırdı. Nel­son sürücü koltuğunun yanındaki koltukta oturuyordu; Ruth ise korsan bir taksideki yolcu gibi arka koltukta kıvrılmıştı. Arabayı kemiklerin ilk olarak bulunduğu otoparkın yanına doğru sessizce sürdüler. Saltmarsh Caddesi’ne doğru gider­lerken sadece polis radyosundan gelen yüksek sesli, kesik kesik cızırtıları ve şoförün ağır, soğuk ve tıkanmış nefesini duyuyorlardı. Nelson hiçbir şey söylemedi. Söyleyecek hiç­bir şey yoktu zaten.

Arabadan indiler ve yağmurdan ıslanmış çimenlere basarak bataklığa doğru yürüdüler. Rüzgâr sazlıklara doğru esi­yordu. Dört bir yanda gri gökyüzünün yansıdığı durgun, kas­vetli sulan görüyorlardı. Ruth bataklığın kıyısında durdu, ilk batık direğe baktı, tehlikeli görünen göle doğru ilerleyen ve çamur tabakalarından dışarıya doğru devam eden kıvrımlı yolu inceledi. Onu, yarıya kadar tuzlu suya gömülü halde bulduğunda, arkasına bile bakmadan oradan uzaklaşmıştı.

Sessizce bataklığı geçtiler. Denize yaklaştıkça sis göz­den kayboluyor, güneş ışınlan bulutların arasından çıkıyordu. Taş yapıtın orada dalgalar geri çekilmişti ve kumsal sabahın ilk ışıklarıyla parlıyordu. Ruth yıllar önce Erik’i ilk gördü­ğünde olduğu gibi dizlerinin üzerine çöktü. Nazik bir şekilde, kıpır kıpır eden çamuru kısa saplı küreğiyle kazmaya başladı.

Birden her şey sessizleşti; deniz kuşları bile çılgınca öt­meyi bırakmışlardı. Belki de hâlâ oradaydılar ama onları duyamıyordu. Arka tarafındaki Nelson’ın güçlükle nefes alışve­rişini duyuyordu ama Ruth garip bir şekilde soğukkanlıydı. Onu gördüğünde, minik kolunda hâlâ vaftiz bileziği duru­yordu. O zaman bile hiçbir şey hissetmedi.

Neyle karşılaşacağını biliyordu.

1. Bölüm

Uykudan uyanmak, ölümden uyanmak gibidir. Yavaşça gözlerin aralanması, karanlığın içinde şekillerin belirmesi, trampet gibi çalan saat alarmı… Ruth kolunu uzatarak saati yere fırlattı ancak alarm çalmaya devam etti. Gerindi, kendini zorla öne doğru kaldırarak gözlerini kırpıştırdı. Hâlâ karan­lıktı. Bu doğru olamaz, dedi kendi kendine, ayağı soğuk ze­mine değince kendine geldi. Neolitik taş devrinde yaşayan insanlar, güneş batınca uyuyup, doğunca uyanırlardı. Bunun en doğru yaşam şekli olduğunu düşünmemize neden olan şey neydi? Nemnight ’ı izlerken koltukta uyuyakalmak, sonra üst kata kendini sürüklercesine götürerek bir Rebus kitabı üze­rinde, radyoda dünya haberlerini dinleyerek ve Demir Çağı’ ndaki kazı alanlarını sayarak deliksiz uykuya dalmak şimdi de koyu bir karanlıkta ölü gibi uyanmak. Bu, bir şekilde doğ­ru olmamalı.

Duşta, kapalı gözleri suyla açıldı ve saçlarını geriye itti. Eğer hoşlanırsanız, bu bir tür vaftiz olma haliydi. Ruth’un ailesi Born Again Christians’dı’ ve Full Immersion For Adults” sempatizanıydı. Ruth, Tanrı’ya inanmamadaki ufak problemi dışında onların bu sempatilerini anlayabiliyordu Ailesi hâlâ, Tanrı için dua ediyordu, bu rahatlatıcı bir şey ol­malıydı ama onu pek rahatlatmıyordu.

Ruth bir havluyla sertçe kurulandı ve buğulanmış ayna­da belli belirsiz görünen yansımasına baktı. Ne göreceğini biliyordu ve bu bilgi, onu ailesinin dualarından daha fazla rahatlatmıyordu. Omuzlarına dökülen kahverengi saçları, mavi gözleri, solgun cildi -her ne kadar süpürge dolabına atılmış tartının üzerinde dursa da- 79 kiloydu. İç çekerek diş macununu fırçasına sürdü. Çok güzel bir gülümsemesi vardı ama o anda gülümsemiyordu ve bu gereklilikler listesinde çok alt sıralardaydı.

Temiz, nemli ayaklarına yatak odasında pedikür yaptı. O gün üniversitede dersi vardı; bu yüzden daha resmi giyin­mek istedi. Siyah pantolon ve siyah bir büstiyer giyindi. Kı­yafetlerini zorla seçmiş gibi görünüyordu. Renkleri ve ku­maşları severdi. Aslına bakılırsa pullara, boncuklara ve parıl­tılara zaafı vardı. Bu üzerindekilerin, onun gardırobundan çıktığı pek söylenemezdi. Pileli koyu renk pantolonlar, bol, koyu renkli ceketler… Çam ağacından yapılma giysi dolabı­nın çekmeceleri siyah boğazlı kazaklar, uzun hırkalar ve opak taytlarla doluydu. 16 beden olduğundan beri kot pan­tolon giyiyordu ve şimdi de fitilli kadife pantolonlar favori­siydi; elbette siyah renkteydi. Kot pantolonlar onun için artık çok genç işiydi. Gelecek yıl, kırk yaşına basacaktı.

Giyindikten sonra merdiven basamaklarına baktı. Kü­çük kulübenin merdivenleri o kadar dikti ki merdivenden başka her şeye benziyordu. “Bu basamakları çıkmayı asla başaramayacağım,” demişti annesi ona tek seferlik ziyare­tinde. Ailesi merkezdeki pansiyonda kalıyordu ve Ruth’un sadece bir yatak odası vardı; üst kata çıkmak çok gereksizdi (elbette alt katta da banyo vardı ama mutfağa çok yakındı; bu yüzden annesi sağlığa zararlı olduğunu düşünüyordu). Ba­samaklar doğruca oturma odasına gidiyordu. Oturma odası taşlanmış ahşap zemine sahipti. Odada rahat, solmuş bir ka­nepe, geniş ekran televizyon ve her köşede kitaplar vardı. Çoğunlukla arkeoloji kitaplarıydı ama cinayet romanları, yemek kitapları, gezi rehberleri, doktor-hemşire aşkları da vardı. Eğer bir şey eklektik özellikte değilse Ruth için hiçbir anlam ifade etmezdi. Her ne kadar hiç denenmemiş olsa da bale ya da binicilikle ilgili çocuk kitaplarına özel bir ilgisi vardı.

Mutfağa buzdolabı ve fırın güçlükle sığıyordu. Ruth ye­mek kitapları olsa da nadir olarak yemek pişirirdi. O gün de su ısıtıcısının düğmesine bastı ve tost makinesine bir tost attı. Pratik bir şekilde Radyo 4’ü açtı. Daha sonra ders notlarını toparladı ve pencerenin önündeki masaya oturdu. Burası en sevdiği yerdi. Ön bahçesinde rüzgârdan dağılmış çimler ve kırık, mavi bir çit dışında hiçbir şey yoktu. Çevresi bodur ça­lılarla kaplı küçük, güvenilmez akıntılarla çapraz hatlar şek­linde çizilmiş kilometreler boyunca bataklık bir alandı. Ba­zen, yılın bu zamanlarında, büyük yaban kazı sürülerini gök­yüzünde uçarken görebilirdiniz. Batmakta olan güneş ışınları altında tüyleri pembeye çalardı. Ama o gün, o gri kış saba­hında, gözünün görebildiği alanda tek bir canlı bile yoktu. Her şey solgun ve durağandı, bataklığın gökyüzüyle buluştu­ğu yerde gri-yeşil, gri-beyaza dönüşüyordu. Deniz uzaklarda, daha koyu bir gri çizgi şeklinde görünüyordu, martılar dal­gaların üzerindeydi. Tamamen keder doluydu ve Ruth’un bu­rayı neden bu kadar çok sevdiğine dair tek bir fikri bile yok­tu.

Tostunu yiyip çayını içti. Bu şekilde ders notlarına göz gezdirdi. Renkli kalemlerle bir parşömenin üzerine kargacık burgacık yazısıyla notlar alıyordu. “Cinsiyet ve Tarihöncesi Teknoloji”, “Kazı Eşyaları”, “Mezolitik Dönemde Yaşam ve Ölüm”, “Kazılarda Hayvan Kemiklerinin Rolü”. Henüz kası­mın başları olmasına rağmen Noel dönemi yakında bitecek ve bu da onun derslerdeki son haftası olacaktı. Öğrencilerinin yüzlerini hatırladı. Ağırbaşlı, çalışkan ve bazen de aptallardı. Bugünlerde sadece master öğrencilerine ders veriyordu ve üniversitelilerin günlük, akşamdan kalma komik hallerini özlüyordu. Öğrencileri çok hevesliydi, derslerden sonra Lindou İnsanı ve Boxgrove İnsanı hakkında konuşmak için can atı­yorlar, özellikle tarihöncesi toplumlarda kadının önemli bu rolü olup olmadığını konuşmaya bayılıyorlardı. Etrafınıza bakın, bu toplumda hiçbir zaman önemli bir rolümüz yok; diye bağırmak istiyordu. Neden avcı-toplayıcı bir çetenin bizden daha aydınlanmış olduğunu düşünüyorsunuz ki?

“Thought for the Day” şarkısı kafasının içinde yankı­lanmaya başlayınca artık gitme zamanının geldiğini hatırladı. Bir bakıma Tanrı bir ipod gibi… Tabağını ve bardağını lava­boya bıraktı ve kedileri Sparky ile Flint için biraz mama bı­raktı. Bunu yaparken kafasının içinde daha önceden kalma alaycı bir konuşma geçiyordu. Tamam, bekâr, fazla kilolu, kemli kendine yaşamaya çalışan bir kadınım ve kedilerim var. Sorun ne? Ve lamam, bazen kedilerimle konuşuyorum ama onların cevap vereceğini hayal etmiyorum ve onlar için, onlara yemek veren biri olmanın ötesinde olacağımı ummu­yorum. Tam o sırada kocaman, kızıl bir tekir olan Flint, yu­vasından çıktı ve ona doğru kocaman, altın bir bakış fırlattı.

Tanrı ’nın bizim Şu Anda Çalınan listemiz gibi bir özel­liği var mı yoksa bazen Karışık Çal ’a mı tıklamalıyız?

Ruth, Flint’e baktı. Otunma odasına geri dönerek kâğıt­ları, sırt çantasına yerleştirdi. Boynuna kırmızı bir fular bağ­ladı (ödün verdiği tek renk buydu: şişman insanlar bile fular takabilir) ve hırkasını giydi. Daha sonra ışıkları kapatıp kulü­besinden ayrıldı.

Ruth’un kulübesi, Saltmarsh’ın kıyısındaki üç hattan birindeydi. Bu hatlardan biri, kuşların koruma alanı bekçileri tarafından işgal edilmişti, diğeriyse yaz mevsiminde gelen yazlıkçılar tarafından doldurulmuştu. Zehirli barbeküleri ve park ettikleri 4×4’leriyle Ruth’un manzarasını kaplıyorlardı. Yolu baharda ve sonbaharda sıklıkla su basardı ve genellikle yaz ortasına kadar geçilmez olurdu. “Neden daha yaşanabilir başka bir yerde yaşamıyorsun?” diye soruyordu arkadaşlan. “King’s Lynn ya da eğer doğaya daha yakın olmak istiyorsan Blakeney’de bile daha sevimli yerler var.” Ruth bunu açıklayamıyordu. Kendine bile, Güney Londra’da doğmuş ve bü­yümüş bir kızı, bu misafirperver olmayan bataklığa, ıssız ça­mur yığınlarına, bu yalnız, acımasız manzaraya nasıl bir duy­gunun çektiğini açıklayamıyordu. Onu Saltmarsh’a ilk çeken şey bir araştırmaydı ama onu orada kalmaya iten şeyi kendi de bilmiyordu. “Buraya alıştım.” Söyleyebileceği tek şey buydu. “Hem kediler de başka bir yere taşınmaktan nefret ediyor.” Arkadaşları gülmüştü. İyi kalpli, yaşlı Ruth, kendini kedilerine adamıştı, onları çocukları yerine koymuştu elbette. Asla evlenmediği için utanıyordu, güldüğünde gerçekten çok güzel bir kadın oluyordu.

Bugün de yol açıktı, arabanın ön camında rüzgârın getir­diği ince bir tabaka tuz vardı. Fark etmeden su sıçrattı, yavaş­ça taşların olduğu bir engele çarptı ve köye doğru ilerleme­ye devam etti. Yazın ağaçlar çok uzayarak burayı gizemli, yeşil bir tünele çeviriyordu. Ama bugün ağaçlar iskelet gibiydi, çıplak dalları gökyüzüne doğru uzanıyordu. Ruth arabayı dik­katli değil hızlı kullanıyordu. Dört evin ve köydeki bar pano­sunun yanından geçti, King’s Lynn virajına geldi. İlk dersi saat ondaydı. Yeterince zamanı vardı.

Ruth, Kuzey Norfolk Üniversitesinde ders veriyordu. Burası, King’s Lynn’ın hemen dışında, yeni bir üniversiteydi. Orada yeni bir kürsü olan arkeoloji alanında eğitim veriyor­du. Adli arkeoloji alanında uzmanlaşmıştı, ki bu daha da yeni bir alandı. Departmanlarının müdürü Phil, arkeoloji alanında yeni hiçbir şey olmadığı konusunda sık sık şakalar yapardı ve Ruth da her zaman kibar bir şekilde gülümserdi. Phil’in ona, “Bunu, arkeologlar kazdı” ya da “Bir arkeolog için asla çok yaşlı olamazsın” yazan bir tampon etiketi getirmesi an meselesi diye düşünürdü. Ruth’un özel ilgi alanı kemiklerdi. Neden bir iskelet, baloya gitmezdi? Çünkü dans edecek kim­seyi bulamazdı. Bu şakaları defalarca duymuştu ama her se­ferinde yine gülüyordu. Geçen yıl öğrencileri ona, Star Trek’ ten gerçek boyutlu kemikler hediye etmişti. Bu hediye şimdi üst katında öylece ayakta duruyor, kedileri korkutuyordu.

Radyoda birileri, ölümden sonra yaşamı tartışıyordu. Neden bir cennet yaratma ihtiyacı duyuyorduk? Bu bir Tanrı olduğuna ya da sadece toplumu umutlu düşünmeye iten bir işaret miydi? Ruth’un ailesi cennet hakkında sanki çok iyi bildikleri bir şeymiş gibi, çevresini çok iyi bildikleri bir tür kozmik alışveriş merkeziymiş ve sanki bedava gidiş-dönüş biletleri varmış gibi konuşurlardı. Sanki Ruth da en alt katta­ki otoparkta sonsuza kadar çürüyecekti. Tabii ki, yeniden do­ğana kadar. Ruth öğrenciliğinde ziyaret ettiği İtalya ve Ispan­ya’daki Katolik cennetini tercih ederdi. Kocaman bulutlu gökyüzü, tütsüler ve dumanlar, karanlık ve gizem. Ruth, John Martin tarafından resmedilmiş, Vatikan’daki Norfolk…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBataklığın Kayıp Tanrıları
  • Sayfa Sayısı352
  • YazarElly Griffiths
  • ÇevirmenÖzlem Dağ
  • ISBN9786053482260
  • Boyutlar, Kapak13 x 19 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMartı Yayınevi / 2014-01

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur