Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi…

Adil Okay

Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi…

9786055513412Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar

“Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi”, diğer adıyla “Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar”, alanının tek kitabı olma iddiası taşıyor. Zira bu güne kadar insan hakları örgütlerinin raporlarında yer alan rakamların, bu kitapla canlanıp ete kemiğe bürünmesi söz konusu. Yazar Adil Okay, üç yıllık bir çalışma sonucu, Türkiye’nin tüm cezaevlerinden 100 kadar politik tutuklu ve hükümlüye ulaşmış, mektuplar aracılığıyla onları anlamaya ve anlatmaya çalışmış. Bununla yetinmemiş, kitabında anne ve/veya babaları tutuklu olan, dolayısıyla hapishane kapılarında büyüyen çocukları konuşturmuş. Görüş günlerinde yaşanan olayların hem fiziki, hem de psikolojik yıkımını gözler önüne sermiş. Dışarıdaki eş ve çocukların yaşadığı travmayı, onların çıplak ama yakıcı sözcükleriyle bize göstermiş. Okay, “Ben bu kitabı hazırlarken her gelen mektupla yeniden sarsıldım, aylarca kabus gördüm, okuyucu ise bir kez sarsılacak ve empati yapacaktır” diyor. Kitapta yer alan isimlerden bazılarının öyküsü inanılmaz ve dünyada eşi benzeri yok: 32 yıldır hapishanede olan Tahir Canan, bebeğiyle birlikte hapishanede kalan Gazal Dülek, kanser hastası olduğu halde tahliye edilmeyen şair Erol Zavar, bir çocuğu kanser, diğeri epilepsi hastası olan Hanım Onur, 20 yıldır çocuklarını göremeyen Mehmet Gök, eşiyle birlikte tutuklanan ve “bir yastıkta değil ama aynı infaz dosyasında kocadık” diyen Baki Yaş, “oğlumun doğumunu bile göremedim” diyen Resul Baltacı, “ben kızımın hep çocuk kalmasını isterdim” diyen Turan Demir, “çocuğum rüyalarımda hiç büyümüyor” diyen Ebedin Abi, soyadı tutmadığı için 18 yıldır oğluyla görüşemeyen Zeynel Karabulut, altı çocuğu da tutuklu olan bir anne, tutuklu gazeteci Füsun Erdoğan, Mustafa Balbay ve diğerleri. Kitapta ayrıca mahpusların cezaevlerinde çekilmiş fotoğraflarının yanısıra eli işi ürünleri, resim ve karikatürleri de yer alıyor.

 

İÇİNDEKİLER

Önsöz
Mahpuslar ve Çocukları Anlatıyor

  • Anne Gazal Dülek Anlatıyor
  • 32 Yıldır Hapishanede Olan Tahir Canan
  • 30 Yıldır Hapishanede Olan Cuma Özkan
  • Ebedin Abi ve Kızı Hebûn
  • Fatma Tokmak ve Oğlu Azat’ın 15 Yıllık Çilesi
  • Asılmayıp Beslenenlere Uygulanan Hücre Tipi Zulüm
  • 23 Yıldır Tutsak Olan Kasım Karataş ve Gülistan
  • Çocuklarının Yanından Alınıp Götürülen ve 20 Yıldır Hapishanede Olan Cevat Yerdegül Anlatıyor
  • “Çocuklarımın Hepsi Zindan Yolunda Büyüdüler” (Felemez Erdem)
  • Ali Benek’in Dört Çocuğu 21 Yıldır Yolunu Gözlüyor
  • 26 Yıldır Çocuklarını Göremeyen Mehmet Gök
  • Turan Demir “Oysa Ben Onun Hep Çocuk Kalmasını İsterdim”
  • Resul Baltacı “Oğlumun Doğumunu Bile Göremedim”
  • Ali Baba Arı 11 Yıl Sonra Kızını Görebildi
  • 18 Yıldır Hapishanede Olan Hayrettin Engin Anlatıyor
  • Hapishanelerde Yüzlerce Ağır Hasta Tutsak Var
  • 10 Yıldır Çocuklarını Göremeyen A. Celil Kaçmaz
  • “Bir Yastıkta Değil Ama Aynı İnfaz Dosyasında Kocadık” (Baki Yaş)
  • Erol Zavar “Ben Gelene Kadar Çok Büyüme Tamam mı…”
  • Aygün’ün Hem Annesi Hem Babası Tutsaktı
  • İsmet Ablak Doğum Tarihi: 1969 Ölüm Tarihi: 18 Temmuz 2009
  • 16 Yıldır Çocuklarını Göremeyen Alaattin Öget
  • Cebrail Çakto: “Kızım Altı Yaşına Kadar Bana Amca Dedi”
  • 15 Yıldır Zindanda Olan A. Baki Dal Anlatıyor
  • Halime Saraç “Tek İsteğim Anneme Sarılmak”
  • Gazeteci Füsun Erdoğan ve Tecavüz Sanığı İşkenceci Sedat Selim Ay
  • Görüş Günlerinde Büyüyen Zeliha Şimdi Tutsak
  • Zelal Ayık “Biz İyiyiz Anneciğim”
  • Dede Baba Oğul Üç Kuşak Hapishanede
  • 17 Yıldır Babasını Bekleyen Çimen Anlatıyor
  • M. Ali Gümüş’ün 4 Yaşındaki Kızı Yasağı Deliyor
  • Abdulkerim Aktaş ve 20 Yıldır Babalarına Hasret 4 Çocuk
  • Ayhan Kavak Anlatıyor: Cesaret Ana: Fahriye Mordeniz
  • “Çocukluğumu Tüm Ömrüme Değişmem” Gülazer Akın
  • Naci Güner ve Devletin Yeni Konsepti
  • Ozan Telli ve Helin
  • Zehra ve Ahmet Kulaksız,
  • İki Kızını Ölüm Orucunda Kaybeden Baba da Tutsak
  • Erdal Süsem’in Oğluyla Dışarıda Çekilmiş Fotoğrafı Yok
  • Kenan Karaarslan “Babamız Bize En Değerli Mesleği Öğretmiş: Devrimcilik”
  • 6 Çocuğu da Tutsak Olan Annenin Çığlığı
  • Bir Adli Mahkumdan Mektup, “Oğlum Çekdar Beni Tanımadan Büyüyor”
  • Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın ve …
  • Zeynep Oral’a Katkı
  • Dar Alanda Fotokopi Yaşamın Etkileri Ali Gülmez-Muzaffer Öztürk
  • Oda TV Davası Tutuklularından Barış Terkoğlu’nun Eşi Özge Anlatıyor
  • 1980 Yılından Beri Hapishanede Olan Devrimciler
  • Dursun Ana, Sema ve Hasan Gülbahar
  • Ama ve Kanser Olan Hediye Aksoy’un Mektubu
  • Hanım Onur: “Bedenawi bi cemide”
  • Ali Şimşek ve Şükran Şimşek “Çocuğumuzun Kanser Olduğunu Söyleyememek”
  • Kenan Kırkayak, Ziyaret İçin Yollarda Geçen 24 Saat
  • 3 Yaşındaki Renas Cezaevini İşyeri Sanıyor
  • Tutsak Babası İçin Avukat Olan Bişar Abdi Alınak’ın Mektubu

Konuşmayan – Konuşamayan Çocuklar
Sonsöz

 

“20 yıldır hapishanedeyim. Kızım şu anda 21 yaşında, üniversite öğrencisi ama ben onu toplam 21 defa ya görmüşüm ya da görmemişim, toplam 21 defa dokunamamış, sarılamamış, kucağıma alamamışım. Büyüdü kocaman bir genç kız oldu ona bir şeker, bir çikolata alamadım, bir oyuncak almadım, bir giysi alamadım. Oysa onun ellerimde büyümesini, büyüdüğünü an be an görmeyi çok isterdim. Benden ihtiyaçlarını istemesini çok arzulardım. Gece yarıları ağladığını, güldüğünü, kapının önünde oynarken çamura batmasını sonra da taşı minik ellerine alarak her şeyi birbirine katmasını görmek isterdim ama hiç biri olmadı. Şimdi hapishaneye geliyor, olgun bir insan gibi karşımda oturuyor. Oysa ben onun çocuk kalmasını isterdim. Ben çıkacaktım, birlikte büyüyecektik ama olmadı… Ben ise hapishanede 22. yılıma girdim”
Turan Demir. F tipi hapishane Hacılar/ Kırıkkale

Önsöz
“Bir de konuşmayan-konuşamayan çocuklar var… Yaşadıkları travma o kadar büyük ki, çocuk dimağları, ruhları gördüklerini kaldıramamış, hep kırılgan kalmışlar. Büyüklerin bile taşıyamayacağı o ağır “gerçeklik” bitmeyen karabasanları olmuş. Üniformalı her insan onlara, üzerlerinde dikenli teller, jilet ve cam kırıkları olan duvarları anımsatır olmuş. Cümleleri kısalmış. Sesleri kısılmış. Tenleri ve tinleri solmuş… ”
Bu güne kadar hapishanelerdeki hak ihlalleri, işkenceler, keyfi cezalar ve tecrit hakkında defalarca yazdım. Demokratik kitle örgütleriyle beraber birçok eylemde yer aldım. Hapishane ziyaretleri yaptım. Bu çalışmamda da doğrudan göremediğimiz, dönem dönem basına yansıyan “Hapishane kapılarında büyüyen çocuklar”ın ve mahpus anne ve babaların yaşadıkları travma konusunu, onların mesafesiz, doğal sözlerinden alıntılarla işlemek için yola çıktım.
2012 Yazında, 23 yıldır zindanda olan, yazışarak dost olduğumuz Kasım Karataş’ın 25 yaşındaki kızı Gülistan beni düğününe davet etmişti. Kasım’ın kızına Gaziantep hapishanesinden yolladığı mektubu düğünde okuma görevi de bana düşmüştü. Onurlu ama duygusal anlamda zor bir görevdi. “Görüş günlerinde büyüyen” Gülistan’a babasının yolladığı mektup, düğünde bulunan herkesi ağlattı.
İşte bu olay(lar) beni düşünmeye, araştırmaya ve yazmaya teşvik etti. Biliyordum ki hapishanelerde binlerce Kasım Karataş vardı. Dışarıda annesinin babasının yolunu gözleyen on binlerce çocuk vardı. Görüş günlerinde büyüyen çocukların yaşadığı travma, tenlerinde değilse bile tinlerinde açılan çentik bir ömür boyu kalacaktı. Hiçbir psikiyatr, hiçbir rehabilitasyon merkezi onların karabasanlarını sağaltamayacak, kaybedilen zamanı geri getirmeyecekti. Zira biliyoruz ki, büyüdüğümüzde yaşadığımız “başarısızlıklarımızın ve başarılarımızın başat kaynağı çocukluğumuzda” gizlidir.
Onlar, mahpus anne ve babalar ne okul kapısında bekleyebildiler çocuklarını ne de oyun parklarında koşturabildiler birlikte. İçlerinden 10-15-20 ve daha fazla yıldır yatanlar, ne çocuklarının hastalıklarında yanlarında olabildiler, ne doğum günlerinde ne de düğünlerinde. İşte bu gerçekleri bilerek-duyarak yaşayan mahpus anne ve babalar, esaretin ve hapishanelerdeki keyfi cezaların mağduriyeti yanı sıra, çocuklarından ayrı olmanın da acısını yaşıyorlar. Belki de dışa vurmayan, itiraf edilmeyen, satır aralarına, özel söyleşilere gizlenen vicdan sızısı kronikleşiyor. Zaten tutsak olmanın yarattığı acılara, gözle görülmeyen yenileri ekleniyor.
“Başka bir dünya mümkün” diyerek özgürlük ve eşitlik için mücadele eden tutsaklar, çocuklarının mahpushane kapılarında büyümelerinden, gözü yaşlı vedalardan kimi zaman da evlatlarının yabancılaşmasından daha çok etkilendiler. Zira onlar sevgi dağıtıcılardı. “Dünyanın tüm çocukları daha mutlu yaşasın, daha özgür bir dünyada, havası-suyu kirletilmemiş bir dünyada eşit yaşasınlar” diye “kötülükle” kavgaya tutuşmuşlardı. Bu kavga içerisinde kendilerine ve çocuklarına yeterince zaman ayıramadılar. Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kaldılar. Yılda bir iki kez kucaklaşabildiler. Çocukların masumiyet kokusunu ve sıcaklığını ayda-yılda bir hissedebildiler.

Acıları Bal Eylemek
2009 yılında yayınlanan, “12 Eylül ve Filistin Günlüğü” adlı kitabımın son sözünde sürgün ruh halini, mahpusluğa benzetmiştim. Kendisi de eski bir mahpus olan Yazar Salim Turgut da kitabımı değerlendiren bir yazısında bu noktaya şöyle dikkat çekmişti: 12 Eylül darbesinden sonra “Filistin kamplarında eğitim sürecine giren Türkiyeli devrimcilerin gözü kulağı Türkiye’dedir. Her gün radyolar dinlenir. 12 Eylül’ün vahşeti, gün gün izlenir. Radyo ve gazetelerden öğrendikleri yeterli değildir… Ülkeden yeni gelenlerden gelişmelerin tüm ayrıntıları tekrar tekrar sorularak dinlenilir. Tutsak düşen yoldaşlardan kısa kartlar, mektuplar alınır. Mektuplardan, kelimelere fazlasıyla yüklenen anlamlar-yorumlar çıkartılır… Bütün mektuplarda karşıdakine moral aşılayan ifadeler vardır; ‘İyidirler’ ve ‘siz kendinize iyi bakın’ dilekleri vardır. Acılar bal eylenmiştir…”
Yıllar önce yaşadığım-gözlemlediğim sürgün ruh halini, Turgut’un vurguladığı “acıların bal eylenmesi halini”, paylaştığım mahpus mektuplarında okumak mümkün. Özellikle Kızım Öykü’ye hapishanelerden gelen mektuplarda; mahpuslarda dağ, dere, çiçek, gökyüzü özleminin yanı sıra, çocuk özleminin de çok yoğun olduğunu gözlemledim. Mahpus arkadaşlarım bana yazdıkları mektuplarda daha çok politik terimler seçiyor, yolladığım kitaplar hakkında kıymetli eleştiriler sunuyor, ülke ve dünya tahlilleri yapıyorlardı. Kızım Öykü’ye yazarken ise kendi çocukluklarını, “anne ve baba” olanlar da “görüş günlerinde büyüyen” çocuklarını anlatıyorlardı. Bir çocukla mektuplaşmak onlara daha çok mutluluk veriyor ve yazışırken daha doğal-rahat oluyorlardı. Bu nedenle kızım öykünün mahpus amca ve teyzelerine yolladığı renkli balonlar hapishanelerde sevinçle karşılandı.

Çocuk Öykünün Balonları
Öykü’nün, mektupların içine koyup yolladığı küçük renkli balonların, bazı hapishanelerde sakıncalı sayılıp yasaklanması üzerine durumu protesto etmiş ve basın açıklaması yapmıştık. Bunun üzerine konu Akın Birdal tarafından meclise taşındı. Akın Birdal’ın soru önergesi, bizim basın açıklamalarımız ve Adalet bakanı Sadullah Ergin’in soru önergesine verdiği yanıt, basında beklemediğimiz kadar geniş yer buldu. Burada itiraf edeyim ki Adalet Bakanının yanıtı bizde ciddi bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Çünkü Çocuk Öykü’nün balonları tüm hapishanelerde yasaklanmamış, bazılarında tutsaklara verilmişti. Mevzuat aynı olduğuna göre, adalet bakanının -en azından konuyu kapatmak için-, “Balonların sakıncası yoktur, sahiplerine verilmeli” diye bir açıklama yapmasını beklemiştik. Ancak tam tersi bir gelişme oldu: Bakan, balonları tutsaklara veren hapishane idarelerini “yumuşaklıkla” suçlayıp, çocuk Öykü’nün balonlarının sakıncalı olduğunu ve yasaklanması gerektiğini beyan etti. Bu durum üzerine Okay ailesi olarak ikinci kez basın açıklaması yaptık. Açıklamayı şöyle bitirdik:
“(…)Sadullah Bey, zor bir görev üstlendiniz. Bu ülkede özgürlük, eşitlik, insan hakları ve barış diyenler hep Gargamel’lerin saldırısına uğramıştır. Ve bu ülkenin adalet bakanları genellikle kötü icraatlarıyla tanınmıştır. Biliyorum bu ülkede Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı olmak çok zordur. Zira adaletsizliğin, hak ihlallerinin hüküm sürdüğü, üç darbe gören ve halen darbe anayasasıyla yönetilen ve 30 yıldır adı konulmamış bir savaşın sürdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Selefleriniz de bu görevden alınlarının akıyla çıkamamışlardı. (…) Siz de “Her tarafım kuşatılmış, yasalar elimi kolumu bağlıyor, mağdurlar için bir şey yapamıyorum.” diyebilirsiniz. Biz de hemen size, “O zaman delikanlıca istifa etseydiniz veya var olan yasaları hakkaniyetle uygulasaydınız, kızımız Öykü’nün balonlarının yasaklanmasını açıklamak için öne çıkarttığınız kendi yönetmeliğinize -tutsakların lehine yorumlayarak- uysaydınız” deriz. (…)
“Sadullah Bey, kızımız Öykü’nün balonları ve tutsakların yaşam koşulları konusunda kamuoyu bir fikir sahibi oldu. Bu ülkede Gargamel’lere inat, onların sakıncalı saydığı balonları ve uçurtmaları cezaevlerinin önünden havalandırıp, tutsakları selamlayacak, yüreği sevgi dolu ‘Şirinler’ vardır. Duvarların öte yanında ‘yönetmeliğiniz’ geçersizdir. Tüm uçurtma ve balonları vurmanız da mümkün olmayacaktır. Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar. Şimdilik diyorum, zira iki elimiz kızıl kanda bile olsa, İnsan hakları ihlallerine karşı yine yazacak, yürüyecek ve itiraz edeceğiz. Ancak bitirmeden hatırlatmak istiyorum: Bakanlık süreniz dolmak üzere. Henüz zamanınız var. Bari cezaevlerinde yatan ağır hasta tutsaklara destek olun. İşte size hayır duası alabileceğiniz bir fırsat. Tarihe adınızın nasıl geçeceğine karar verin.
Başta konuyu sahiplenen İHD olmak üzere tüm demokratik kitle örgütlerinin, sol siyasi örgüt ve partilerin desteğiyle kitlesel olarak postaneden tutsaklara balonlar yollandı. Arkasından Mersin cezaevinin önünde “Çocuk Öykü’nün balonları yasaklanamaz” diye basın açıklaması yapılıp, uçlarına sloganların asılı olduğu yüzlerce uçan balon, bir görüş gününde, mahpusları göreceği biçimde gökyüzüne bırakıldı. Bu gelişmeleri izleyen tutsaklar konuya müdahil oldular. Öykü’ye destek mektupları, resim, karikatür ve armağanlar yollamakla kalmadılar, “Balonlarımızı istiyoruz” diyerek infaz hâkimliğine başvurdular. Politik tutsakların Kızım Öykü’ye yolladığı mektup, karikatür ve resimler, “Görülmüştür” adıyla sergiye dönüştü. Türkiye’den sonra Avrupa’ya taşındı.

Hakikatin Anda Duruşu ve 90’lardan Günümüze
Dolayısıyla bu kitabı hazırlarken elimde devasa bir arşiv hazır bekliyordu. Ancak yıllardır yazıştığımız politik tutsaklardan gelen bine yakın mektubu, şiir, karikatür ve resimleri bu çalışma gündeme gelince yeniden okumak, içlerinden “anne veya baba olanları” saptamak, ilgili olan bölümleri seçmek, ayrıca konuyla ilgili kitapları, dergi ve gazete haberlerini incelemek, alıntılar yapmak da kolay olmadı. Böyle bir çalışmaya giriştiğimi öğrenen -hem hapishaneden hem dışarıdan- arkadaşlarımın desteği işimi kolaylaştırdı.
Kitapta kullandığım resim, karikatür ve desenleri “hapishaneden” gelen ürünler arasından seçtim. Tutsakların yaratıcılığını ve tecrit içinde tecrit yaşamalarına rağmen üretmeye devam ettiklerini okuyucuya göstermek istedim. Tabi hemen belirtmeliyim ki benim yaptığım mütevazı bir araştırmadır. Hapishanelerdeki günlük yaşamın, hak ihlallerinin yanı sıra, “çoğunluğun” bilmediği, görmediği veya görüp de empati yapamadığı bir dramın, mahpus anne ve babalara ve onların çocuklarına da yaşatılan travmanın fotoğrafını sunmaktır. Ayrıca belirtmeliyim ki: Bu kitapta bir diğer amaç, ağırlıklı olarak yakın tarihi, 1990’dan günümüze kadar olan hapishane sürecini anlatmaya çalışmak ve 12 Eylül hukuksuzluğunun devam ettiğini halen zindanda olan tanıkların aracılığıyla (ve belgelerle) göstermektir. Bu belge ve tanıklar da, tinleri kötülük çamuruna batmış meczupların iddia ettiği gibi “sanal ya da münferit” değil, hakikatin anda duruşudur. Ve o hakikatlerin tanıkları bir değil, beş değil, on binlercedir.
(Dileyen araştırmacılara arşivim açıktır. Arşivin bir bölümü www.gorulmustur.org sitesinde yer almaktadır.)

Neden Sol-Sosyalist-Yurtsever Tutsaklar
“Kitapta, neden sadece bir kesimin yaşadıkları yansıtılmış” sorusu akla gelebilir. Elbette sadece sisteme muhalif sol, sosyalist ve Kürt yurtsever tutsakların ve onların çocuklarının değil, diğer politik mahpusların örneğin Ergenekon davasından subayların, Hizbullahçıların ve adli mahkûmların çocukları da “hapishanede kapılarında” aynı zorlu süreci yaşıyorlar. Özellikle ekonomik güçleri olmayan adli mahkûmların eş ve çocukları -ki büyük çoğunluk bu durumda- daha çok itilip kakılıyorlar.
Kitapta yer alan politik tutsaklar ve çocukları yani birinci dereceden tanıkların ifadeleri, hapishanelerdeki genel uygulamalar ve “mevzuat” hakkında ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Bu uygulamalardan bir diğer deyişle “eza”dan tüm tutuklu ve hükümlüler etkilenmektedir. Bu örneklerden yola çıkarak 138 bin tutuklu ve hükümlünün (c)eza evlerinde yaşadıkları hakkında bir öngörüye sahip olmak mümkün olacaktır. Kaldı ki hak ihlalleri, iletişim ve ziyaretçi yasakları, işkence ve uzun tutukluluk mağduriyeti öncelikle Sosyalistleri ve Yurtseverleri ve onların ailelerini mağdur etmiş durumda. 12 Eylül darbesinden sonra da durum böyleydi, bu gün de böyle. Şaban Öztürk’ün belirttiği gibi: “Yakın tarihimizde şu ya da bu siyasi ekolün hayatında hapishane belirli dönemlerde yer alırken, solun hayatında her dönem yer almıştır.” Bu nedenle mektuplarını paylaştığım tutsakların özel olarak hangi davadan hapishanede olduklarını belirtmedim. (Onların büyük çoğunluğu kendilerini “devrimci-sosyalist ve/veya yurtsever” olarak tanımlamaktalar.) Belirtmedim çünkü bana göre onlar: Kendi çıkarlarını düşünmeden, Haramilerden çaldıkları ateşi ezilen halklara armağan etmeyi düşleyen, ana dillerinde söyleyecekleri heyamola eşliğinde, “ortak üretip, ortak üleşmeyi” dileyen “sevgi dağıtıcıları”ydı.

Guernica ve Ceberrut Devlet
Olcay Büyüktaş Akça ve Şehriban Kıraç’ın Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ‘Demir Kapı Kör Pencere’ adlı 4 bölümlük yazı dizisini, çalışmamı bitirmiş ek bilgi beklerken okudum. İşlediğim konuya paralel bir araştırmaydı. Benim çalışmam daha çok mahpus mektuplarından ve belgelerden oluştuğu için sadece birkaç bölümden alıntı yaptım. Ve araştırmalarım sonucu gördüm ki yaşanan acılar, travmalar farklı kalemlerden ve farklı tanıklar üzerinden aktarılsa, da birbirine benziyordu. Zira anlatılan zulmü uygulayan “ceberut devlet” aynıydı.
15. Yüzyılda Yedikule zindanlarını inşa eden “devlet”in de, 1895’te İstanbul’da kurulan, “Osmanlı Amele cemiyeti” yöneticilerini 10’ar yıl hapse mahkum eden “devlet”in de ideolojisi aynıydı.
1923’te Şefik Hüsnü ve arkadaşlarını tutuklayan “devlet” ile 1925 yılında Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Şevket Süreyya, Zekeriya Sertel, Cevat Şakir, Ata Çelebi ve Hüseyin Cahit’i tutuklayan “devlet” aynıydı. 1933 yılında Nazım Hikmet ve yoldaşlarını düzmece suçlamalarla tutuklayan ‘devlet’in adaleti’ ile 1950’lerde Rıfat Ilgaz, Enver Gökçe ve Ahmed Arif gibi 40 kuşağı toplumcu yazarlarını hiçbir gerekçe göstermeksizin tutuklayan devletin adalet anlayışı aynıydı.
1946’da “Sansaryan tabutlukları”nda sosyalistlere acımasızca işkence yaptıran ‘devlet’in argümanlarıyla, 1961 yılında aralarında Musa Anter’in de bulunduğu 49 Kürt aydınını idam istemiyle yargılayan “devlet”in argümanları aynıydı. 49’lar olarak bilinen Kürt aydınları, Menderes hükümeti döneminde tutuklanmışlar, 1960 darbecileri tarafından -serbest bırakılmaları beklenirken- idamla yargılanmışlardı. Bu örnek, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana devletin zulüm politikasının devamlılığını göstermektedir.
1960, 1971, 1980 darbelerini yapan “devlet” ile son yıllarda ülkeyi devasa bir hapishaneye çeviren “devlet”in uygulamaları -mücadele ve ağır bedeller sonucu kazanılan kısmi demokratik haklar olsa da- aynıydı. Çünkü, Yedikule zindanlarının inşasından bu yana (ve daha önce) İstanbul ve Anadolu topraklarında saltanat süren tüm devletlerin-hükümetlerin “adalet”i, mülksüzlerin değil, büyük mülk sahiplerinin hizmetinde olmuştu.
Kitabın konusu görüş günlerinde büyüyen çocuklar olduğu için, devletin suç bilançosunu, örneğin devletin kaybettiği insanların isimlerini veremiyorum. Ancak biliyoruz ki: “Cumartesi Anneleri”nin elleri, iki elleri, yüz binlerce elleri yıllardır “devlet”in yakasında.
Pablo Picasso’nun “Guernica” adlı tablosunun öyküsü konumuzla örtüşüyor. İspanya iç savaşında Alman faşistlerinin bombaladığı ve taş taş üstünde bırakmadığı küçük bir Bask kasabasıdır La Guernica. Picasso bu katliamı resmetmiş ve ikinci dünya savaşı esnasında Paris’te sergilemiştir. Rivayete göre günün birinde sergiye bir Alman Nazi subayı gelmiş, Guernica adlı tabloyu uzun uzun incelemiş ve Picasso’ya “bunu siz mi yaptınız” diye sormuştur. Picasso da tarihe geçen o çarpıcı yanıtı vermiştir: “Hayır bayım, bunu siz yaptınız.”
İşte bu kitapta resmedilen karanlık manzara da; aynı anlayıştaki ceberrut “devlet”in eseridir.

Adil Okay
Ocak 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBen Çıkana Kadar Büyüme e mi...
  • Sayfa Sayısı160
  • YazarAdil Okay
  • ISBN9786055513412
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviNotaBene Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur