Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Artık aşkı ve doğru adamı aramaktan vazgeçmiş bir kadın… ve sonrasında başına gelen tarjikomik olaylar…

Kathryn (Kit) Jennings otuz yaşında, en yakın arkadaşı Mel Melrose ile Toronto’da yaşamaktadır. Kit’in kalbi o kadar çok kırılmıştır ki artık aşkı ve doğru adamı bulmaktan tamamen vazgeçmiş ve kendince bir ilişki modeli geliştirmiştir: “Eskiyle Seks.”

Ama Kit’in “Eskiyle Seks” ismini verdiği bu planı düşündüğü şekilde gelişmez ve Kit kendisini mutfak tezgâhının üzerinde duran dört yüzüğün karşısında bulur. Kit acaba bu tekliflere ne yanıt verecek? Kendisi için eşinden boşanan Marc’ın mı, bir zamanlar her şeyini paylaştığı, ama kendisini terk eden yakışıklı ve seksi sevgilisi Derek’in mi, kendisini aldatan ve onunla sadece seks yaptığını düşündüğü eski sevgilisi Rob’un mu yoksa bir seçim yapmak zorunda olmadığını söyleyen rock yıldızı Kevin’ın mı teklifini kabul edecek acaba?

***

Sanırım endişelenmem gerekiyordu. Melanie tam beş dakikadır yemek masamın yanında dikiliyor, kollarını iki yana sarkıtmış, ağzı bir karış açık halde bana bakıyordu. Onu daha önce hiç böyle sessiz görmemiştim. Hatta bir başkasının da onu bu kadar sessiz gördüğünden emin değilim. Eğer kendine gelip gelmeyeceğini merak etmeye başlamamış olsaydım, bu donmuş haliyle biraz olsun eğlenebilirdim. Tanrı biliyor ki sayamayacağım kadar çok kez çıt çıkarmadan durduğuma şahit olmuştur.

Mel benim gibi değil. Belki de bu yüzden anaokulundan beri dost kalmayı başardık. O zamanlar anaokulu denmiyordu. Bakıcılarımızla kaldığımız bir evdi işte; biz de komşuyduk. Mel ile kocaman sarı servis otobüsündeki o korkunç ilk günde arkadaş olduk. O günlerde çocuklar okula beş yaşında başlıyor ve anaokuluna da yalnızca bir yıl katlanmak zorunda kalıyorlardı. Benim mikrop fobisi olan titizlik takıntılı karakterim “kum havuzuna bir yıl daha dayanabilir miydi, bilmiyorum. O pis şeyi içeri sokup o pisliğin içinde oynatmanın çocukların temel sosyal becerilerinin gelişimi açısından çok önemli olduğuna her kim karar vermişse, ne yazık ki çok yanılmış. Pislik ve ben asla yan yana olamazdık; kum havuzunda başarısız olmam da özenle sakladığım sırlarımdan biridir. Galiba Mel pislik ve sosyal durumlar konusunda benden daha iyi, kum havuzunda da. Mel benim asla olamayacağım kadar hırslı biri; şu anda da bölgenin en iyi satış yapan emlak acentelerinden biri olarak paraya para demiyor. Enerjik bir tavırla hızlı hızlı konuşarak insanlara nasıl olacağını, hangi özellikleri de ğerlendirmeleri gerektiğini ve ne kadar para ödeyeceklerini anlatıp tuttuğunu koparıyor. Şok geçirirken bile Mel’in saçları harika görünüyor. Her zamanki gibi. Hâlâ otuz altı beden giyiyor, ben de çok kıskanıyorum, çünkü günde kaç kilometre koşarsam koşayım kırk bedenin altına düşemiyorum. Arkadaşım şahane Prada ayakkabılar giyip onlarla uyumlu çantalar kullanıyor. Onu şok geçirirken görmek çok da bilmediğim bir alan.

Hareket mi etti? Başını hafifçe salladığını gördüm sanki. Evet, başını sallıyor. Dudaklarını kımıldatmaya çalışıyor, ama hiç sesi çıkmıyor. Beş dakika öncesinde daireme uçarcasına giren, hiç durmadan konuşan kararlı kadın için kesinlikle büyük bir değişiklik bu. Kapının bir kez vurulmasından gelenin Mel olduğunu anladım. Mel çok mantıklıdır ve gereksiz kapı çalmayı saçma bulur. Kapıya sadece bir, eğer çok heyecanlıysa ve öncesinde büyük bir anlaşma yaptıysa (rakamlar genellikle milyon dolarlarla ifade edilecek kadar büyüktür} iki kez vurur. Tek bir vuruş. Ben de gider, anahtarı çevirip kapıyı açarım. Mel içeri fırtına gibi girer. Yüksek topuklarını tıkırdatıp kollarını savurarak hızlı hızlı yürür. Prada çantasını fırlatıp başını çevirerek saçlarını savurur ve konuşmaya başlar. Mel’in odaya girişi böyledir işte. Anaokuluna da aynı şekilde girmişti; sadece Pradası eksikti. Sanırım o gün Baster Brown marka siyah deri giymişti ve elinde de küçük kahverengi öğle yemeği çantası vardı.

“Nerelerdeydin? Seni defalarca aradım. İşte de yoktun.” Mel hep sorularını peş peşe sorar ve insana cevap verecek zaman tanımaz. Zaten beni o kadar iyi tanır ki cevap vermeme de gerek yoktur aslında.

“Neyin var senin? Pijamalarını çıkarmadın mı daha? Erkek-lerin karşısına da o pijamalarla çıkmıyorsun, değil mi? Otuzunu çoktan devirmiş olmana karşın bekâr kalmana şaşmamak gerek Elindeki şarap kadehi mi? Saat daha sabahın on buçuğu ve iş günü!” diye bağırıyor. Aslında devam edecek, ama nefes almak için durmak zorunda kalıyor.

“Otuz bir, otuzu çoktan devirmiş olmak değildir. Bu da nefis bir Avustralya şarabı Merlot; sen de ister misin?” diyorum. Kapıyı onun arkasından kapatıyorum ve sade, kırmızı pazen pijamalarıma (aşağı yukarı 1996), birbiriyle eşleşmeyen çoraplarıma (biri mavi, üzerinde penguenler var, diğeri kırmızı), kollarında delikleri, üzerinde de Minnie Mouse resmi olan turuncu tişörtüme (eskiden üzerinde yaldızla yazılmış flört yazısı vardı, ama şimdi sadece ört yazıyor çünkü yaldızların çoğu soyuldu) bakıyorum. Bakışlarımı pijamamdan kaldırdığımda Mel’in kusursuz biçimdeki uzun sarı saçlarının her zamankinden parlak göründüğünü fark ediyorum. Röflesini yeni yaptırmış. Daha erken saatlerde aynada gördüğüm, üç gündür yıkanmamış, darmadağınık, kabarık saçlar başıma ağrılar girmesine neden oluyor.

“Avustralya mıdır nedir bilmem, ama sen öğle yemeğinden önce içmezsin. Hele pazartesi günü asla içmezsin. Neden telefonlarıma cevap vermiyorsun? Ölmüş olabilirdin ve biliyorsun, böyle bir şey için hiç zamanım yok. Corbettler, Post Road’u düşünüyor. Burrowlar’ın adamı da Elm Caddesindeki mülk için teklif vermeye hazır. Hiç cenazeye gidecek durumda değilim!” Sadece oksijen alabilmek için duruyor.

“Telefonun sesini kıstım,” diyerek araya girip şarabımdan bir yudum alıyorum. Ölüm meselesine hiç alınmıyorum. Gerçekten ölsem, cenazeme zaman ayıracağını biliyorum. Sadece durumu dramatize etmeye çalışıyor.

“Evet, belli. Ama insan kim aramış diye bakmaz mı? Seni şu anda Bay Doğru arıyor olabilir. Neden işte değilsin?”

“Konut piyasası kurudu. Kendin söyledin,” diyorum düz bir sesle ve şarabımdan bir yudum daha alıyorum. “Bir kadeh istemediğinden emin misin?”

“İstemiyorum. Sen de içmemelisin.” Mel kadehi elimden alırken endişeli görünüyor. “Seni perşembe günü öğle yemeğinde gördüm. Çok işin vardı, hokey maçına gideceğin için de heyecan-lıydın. Ne oldu? Leafs yenildi mi? Hokeyle ilgilenmem, biliyorsun. Leafs her zaman yenilmiyor mu?” Uzanıp biraz önce Merlot’u tut-tuğum elimi kavrayarak parmaklarımı inceliyor. “Tanrım! Yine tırnaklarını yemişsin! Üçüncü sınıftan beri tırnaklarını yemiyordun!”

Evet, yine tırnaklarımı yedim, telefonlara cevap vermedim ve iki gündür telefonun ekranına da bakmadım. Bu konuşmayı ve şimdiye kadar yapmış olmam gereken diğer konuşmaları nasıl yapmam gerektiğini bilmiyorum. Normalde başını kuma gömen bir tip değilimdir. Kumla olan ilişkimden daha önce söz etmiştim sanırım, bu yüzden fiziksel açıdan zorlanmadıkça ya da köşeye sıkışmadıkça böyle bir şeye kalkışmam. Ne yazık ki son iki gündür kumla aramda bir bağ oluştu ve ben de kendimi içinde bulduğum sinir bozucu durumla uğraşmaktansa, orada uzun süre kalmayı tercih ettim. Aslında iki gün boyunca hindi gibi düşünüp tımaklarımı yedikten sonra sinir bozucu ifadesini buldum. Bunun ilginç olduğunu düşünüyorum, ama bu durum biraz daha karmaşık görünüyor; dolayısıyla feci, korkunç, dehşet verici, tüyler ürpertici, iğrenç gibi sıfatlardan sonra sinir bozucu ifadesinde karar kıldım. Şu ana kadar kimse zarar görmedi, bu yüzden diğer sı-fatlar biraz aşırı görünebilir, yani şimdilik. Durum elbette daha da kötü olabilir. Ama şimdilik sinir bozucu olduğunu düşünüyorum.

Mel’e, kendisini görmediğim dört gün içinde olup bitenleri açıklamaya başlayamıyorum bile. Tırnakları yenmiş elimi geri çekerek çok az mobilyası olan dairemdeki yemek masasını işaret ediyorum. Beni rahatsız eden şeyi bulup kendime gelmemi sağlamak ve her şeye karşın saat on ikide öğle yemeği yemek konusunda kararlı olan Mel, ahşap zeminde topuklarını tıkırdatarak yürüyüp masaya gidiyor. Yemek masamı seviyorum. İki metrelik bu tahta masayı daireme taşınmadan hemen önce Amiş Mobilya Pazarı’ndan aldım. Amişleri severim. Kültürleri ile elişlerine çok bağlıdırlar ki bu özellikleri övgüye değerdir. Ne yazık ki masa takımının sandalyelerini sevmedim; takım kavramının çok yanlış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden sadece masayı satın aldım; yol üzerinde bir yerde mükemmel iskemleleri bulacağımdan emindim. Bir yıldır oraya gidip geliyorum, ama hâlâ aradığım mükemmel sandalyeleri bulamadım. Ben de gidip iki tane plastik tabure aldım, bunları sandalye olarak kullanıyorum. Daha önce sözünü et-tiğim mükemmel sandalyeleri bulup onlara âşık olduktan ve satın aldığım sandalyeler evime teslim edildikten sonra, tabureler amacına uygun kullanılacak. Bu tabureler kısa sayılabilecek boyumla yüksek tavanlı dairemde zorlanmama neden olan dolapların üst raflarına ulaşmama yardımcı olmak için tasarlanmış. Ama şimdilik yalnızca sandalye olarak kullanılıyorlar.

Mel’in peşinden masaya gidiyorum. Hiç konuşmadan beyaz taburenin yanında dikiliyor Mel. Taburelerimin biri beyaz, diğeri mavi. Onları satın alırken renklerine karar veremedim, ben de iki renkten birer tane aldım. Şarap kadehimi Mel’in elinden alıyorum çünkü tartışacak ya da kavga çıkaracak durumda değil. Dolaba gidip raftan bir kadeh daha alarak tezgâhın üzerinde duran Merlot şişesinden kadehe şarap dolduruyorum. Kendi kadehimi doldururken Mel’in kadehinin üzerinde “Baygın” yazdığını görüyorum. Tam ona göre diye düşünerek günlerden beri ilk kez neredeyse gülümsüyorum.

Mel söyleyecek söz bulmaya çalışıp yaşadığı ilk şoktan çıkıyormuş gibiyken yanına gidip Baygın kadehini eline tutuşturuyorum. Bakışlarını masanın üzerindekilerden kaldırıyor ve kafası karışmış bir halde göz göze geliyoruz. Kadehini uzun, tek bir yudumda bitiriyor. Kadehi elinden alarak tekrar doldurmak için tezgâha gidiyorum.

“Bunlar da ne? Kuyumcu filan mı soydun sen?” diye kekeliyor sonunda. Benim suçlu olduğumu düşünmek, kuşkulandığı gerçeği düşünmekten daha kolay onun için. Mel’in yanına gidiyorum. Kadehi itiraz etmeden alıyor, ama bu kez şarabı o kadar hızlı içmiyor.

İçinde birbirinden farklı, ama eşit derecede çarpıcı, ışıltılı elmas nişan yüzüklerinin bulunduğu üç kadife kutunun durduğu masaya dönüyoruz. Kutular başlı başına etkileyiciler, değişik renklerde lüks kadifeler… İkimizden biri değerlerini hesaplayabilse, içindekilerin toplam değeri karşısında küçük dilimizi yutacağız. Yeşil kadife yüzük kutusunun yanında bir erkeğin lise mühür yüzüğü var. Yıpranmış, şekli biraz bozulmuş halkanın üzerinde okunaklı bir şekilde “Central Lisesi ’92” yazılı iri, lacivert cam bir taş var.

“Hayır. İlk üçü evlilik teklifiyle geldi,” diyebiliyorum alçak sesle.

“Ama sen yalnızsın. Bırak dördü, bir kişiyle bile ciddi ciddi flört etmiyorsun! Yalnız Eskiyle Seks planını sen buldun! Mutfak sandalyelerin konusunda bile karar veremiyorsun!” Mel’in sesi çatallaşıyor ve kadehindeki şarabı nerdeyse bitirmiş olmasına karşın sesi ağzı dili kurumuş gibi çıkıyor.

“Görünüşe göre Yalnız Eskiyle Seks planım umduğum gibi gitmedi,” diyorum. Aslında öyle hissetmesem de olabildiğince ikna edici konuşmaya çalışıyorum.

İçinde bulunduğum saçma ve sinir bozucu durumu sindirmeye çalışarak geçirdiğim günlerden sonra Mel’i kanepeye doğru yönlendirmeyi başarıyorum. Geçen iki gün içinde bu “yüzük sergisi’nden uzak durmanın nefes alıp durumu değerlendirmemi kolaylaştırdığını keşfettim. After Eight çikolatalarını almak için mutfağa gelip giderken masanın epey uzağından geçiyorum. Şarap şişesini nereye gitsem yanımda götürüyorum, ama After Eight’lerin buzdolabında durması gerekiyor çünkü soğukken çok güzel oluyorlar.

“Ama…” diyebiliyor Mel ben oturmasına yardım ederken Buzdolabına gidip After Eight kutusunu alıyorum. Uzun bir sabah olabileceğinden kuşkulanıyorum; Mel on ikide öğle yemeğini yiyemeyebilir. Ama onu bu sinir bozucu duruma hazırlama vakti geldi Kanepeye geçip yanına oturuyorum.

“Çikolata?” diyorum hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce. Mel, şarabından bir yudum alırken etkilenmiş görünmüyor. Çikolata istediğini sanmıyorum. Kadehimden bir yudum alıp çikolatamı ısırıyorum. Anlatmam gereken hikâye geçen perşembeden çok daha uzun süre önce başladı. Bu sinir bozucu durumun ilk tohumlarının ne zaman atıldığını söylemem gerekirse, üç yıl önce diyebilirim.

2

İlk kez Toronto Maple Leafs maçına gidiyorum! Bu harika! Yaklaşık iki yıldır Toronto’da yaşıyorum ve Leafs bileti bulmanın imkânsız olduğunu, bulsam bile paramın yetmeyeceğini biliyorum. Gardens’tan Air Canada Centera geçtiklerinden beri durum iyice zorlaştı. Mel’i aramak zorundayım.

“Buradan, işyerinden müteahhitlerden biri cumartesi günü beni Leafs maçına davet etti,’’ diye çığlık atıyorum telefonda.

“Ne? Hangisi? Bana kabul etmediğini söyle! Hayır, Kathryn Louise Jennings, oraya gitmeni yasaklıyorum!” Mel telefona doğru alçak sesle, ama sertçe fısıldıyor. Mel, bir emlak ofisinde çalışıyor. Ofis müdürü Huysuz Jim de onun özel telefon görüşmeleri yapmasından hoşlanmıyor. Bu, “Huysuz Jim henüz gelmedi, benim de konuşmak için otuz saniyem var,” ya da bu durumda “çocuk-azarlar-gibi-azarlama” fısıltısı.

“Saçmalama! Tabii ki kabul ettim! Gitmeyi çok istiyorum!” “Artık Kansas’ta değilsin, Dorothy! Burası erkeklerle sadece arkadaş olamayacağın büyük bir şehir. Hele çapkın müteahhitlerle asla! Burada, senden hep bir şey beklerler, özellikle de pahalı spor etkinlikleri biletlerinin karşılığında çok şey beklerler!” Mel’in yüksek sesle söylediği kelimeler birbirine karışmaya başlıyor. Bu da Huysuz Jim’in onun masasına doğru geldiğini gösteriyor. Ben cevap veremeden devam ediyor. “Üzgünüm Bayan Smith. Jackie şu anda burada değil. Sizi aramasını söyleyeyim mi?” Mel şarkı söyler gibi, sevimli Huysuz-Jim-burada-dikiliyor-ve-bana-bakıyor ses tonuyla konuşuyor.

“İş çıkışında Firkin’de buluşalım, o zaman konuşuruz. Jim’i be-nim için kocaman öp!” diye dalga geçiyorum. Mel’in sözlü olarak karşılık veremeyip pembe “Sen Yokken” not defterine uydurma bir telefon numarası yazmakta olduğunu biliyorum.

“Ahh, Bayan Smith, elbette!” Mel, Huysuz Jim’in gözüne gir-meye çalışıyor.

Günlerden perşembe; Firkin kalabalık ve dumanlı. Tanrım, Kansas olmayan bu şehirde sigarayı yasalarla yasaklamaya başlamak gerek gerçekten. Kansas’ta sigaranın yasaklarla yasaklanıp yasaklanmadığım merak ediyorum. İçeri girdiğimde Mel’in her zamanki masalarımızdan birinde oturduğunu görüyorum. Deli gibi sigara içiyor ve yatmadan önce saçlarımı yıkamak zorunda kalmama neden olan havaya o da katkıda bulunuyor.

Mel kapıyı rahatça görebileceği bir yerde oturmayı seviyor; kimin içeri girip çıktığının farkında olmanın önemli olduğunu söylüyor. Herkesi tanımak zorunda olduğunu, böylece emlak piyasasındaki kariyerinde ilerlediğinde -emlak ofisinde resepsiyonda çalışırken bir yandan da satış acentesi kurmak için kursa gidiyor- daha iyi ilişkiler kurabileceğini söylüyor. Aslında Mel biraz hayalperest; bir gün Brad Pitt’in Firkin’den içeri gireceğini umut ediyor içten içe. Mel, Thelma ve Louise’i yetmiş iki kez izledi, sonunda VHS kopyayı bozunca bunun yerine DVD almak zorunda kaldı. Ona Brad’i bizim muhitteki kulüpte kolay kolay göremeyeceğini söylemeye içim elvermiyor. Mel’se “kapıyı görme” prensibinden vazgeçmiyor, bir yandan da bunun nedeninin Brad olmadığını söyleyip duruyor. Özellikle Brad, Jen’i kendisi için değil de Angelina için terk ettiğinden beri.

“Huysuz Jim nasıl?” diye sorarken masaya gidip oturuyor, çantamı da masanın altına atıveriyorum…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBen Olsaydım
  • Sayfa Sayısı368
  • YazarLisa Dow
  • ISBN9786055514464
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviFeniks Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur