Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Benimle Tanışmadan Önce
Benimle Tanışmadan Önce

Benimle Tanışmadan Önce

Judith Kuckart

Julian Barnes, Benimle Tanışmadan Önce adlı romanında saplantılı bir kıskançlık öyküsünü konu edinerek insan beyninin arkaik alt katmanlarını büyüteç altına alıyor. Acaba, böyle bir…

Julian Barnes, Benimle Tanışmadan Önce adlı romanında saplantılı bir kıskançlık öyküsünü konu edinerek insan beyninin arkaik alt katmanlarını büyüteç altına alıyor. Acaba, böyle bir arkeolojik usyürütmenin sonunda en kültürlü insanın bile eninde sonunda sürüngensi denebilecek bir beyin taşıdığı sonucuna varılabilir mi? Acaba Kültür ve Uygarlık kavramlarının yaratıcısı olmakla övünen insanoğlu, cinsellik denilen o gizemli alan söz konusu olduğunda Kültür’ü tümüyle bir yana bırakıp her seferinde içgüdülerinin karanlık mağarasına mı dönmektedir? Kültür ve içgüdüler uzlaştırılabilecek olgular mıdır ya da böyle bir uzlaşım mümkün olabilirse bu, insanoğlu tarafından ne dereceye kadargerçekleştirilebilir?.. İşte Julian Barnes elinizdeki romanında bu tür zorlu soruların yanıtlarını arıyor.

Bir tarihçi olan Graham Hendrick, anlaşmakta güçlük çektiği eski karısı Barbara’dan ayrılarak, sevimli Ann’le evlenir. Ann’i çok seven Hendrick karısının üzerine fazla düşmekte, ayrıca kendini çok talihli bir erkek olarak görmektedir. Ne var ki, eskiden vasat filmlerde oynamış ikinci sınıf bir sinema oyuncusu olan karısının filmlerdeki sevişme sahnelerini zina olarak algılayan Graham’ın mutluluğu büyük bir darbe alır; kıskançlığı tam bir saplantıya dönüşür, en küçük ihanet kuşkuları birer karabasan olur çıkar. Karısının eski âşıklarının ona hediye etmiş olduğu kitapları inceler, eski filmlerini tekrar tekrar seyreder, hayalinde olmadık şeyler canlandırır. Belki de karısının kendisiyle tanışmazdan önceki hayatı aslında o denli önemli değildir, geçmiş boyutu insan hayatının varolan tek boyutu değildir, ama olup bitenlere bir de “tarihçi” gözüyle baktığında her şey bambaşka bir görünüm almaktadır…

Julian Barnes her zamanki ironisiyle çok özel yazınsal tadlar içeren bir kıskançlık öyküsünü anlatıyor.

*

İçindekiler

1 Üç Takım Elbise ve Bir Keman. 13

2 Suçüstü 32

3 Şaşı Ayı 47

4 Sansepolcro, Poggibonsi. 63

5 Jetonu Geç Düşenler ve Dört Gözler. 77

6 Bay Yıkama-Yağlama. .95

7 Gübre Yığınının Üstünde. 116

8 Feminian Kumtaşları. 132

9 Bazen Bir Puro 157

10 Stanley Spencer Sendromu.173

11 At ve Timsah…….190

İnsanlık, doğanın temelde ona üç beyin bağışlaması gibisinden zor bir durumda bulur kendini; bu beyinler, yapılarındaki büyük farklara karşın, birlikte çalışmak ve birbirleriyle iletişim kurmak zorundadırlar. Bu beyinlerin en eskisi, esas olarak, sürüngensi beyindir. İkincisi, daha aşağı memelilerden miras kalmıştır ve üçüncüsü de… insanı özellikle insan yapan, en gelişmiş memelilerin mirasıdır. Bir beyin içindeki bu beyinlerden alegorik olarak söz edecek olursak, psikiyatrın hastasını kanepeye uzanmaya davet ettiğinde, ondan aynı zamanda bir atla timsahı yan yana yatırmasını da istediğini tasavvur edebiliriz.

Paul D. MacLean, Sinir ve Akil Hastalıkları Dergisi, Cilt CXXXV, No 4, Ekim 1962

Il vaut mieux encore être marié qu’ être mort.* Molière, Les Fourberies de Scapin

1

Üç Takım Elbise ve Bir Keman

Graham Hendrick, karısının zina yapışını ilk seyredişinde fark etti. Perdeleme amacıyla elini kızının gözlerine doğru uzatmak aklına bile gelmedi.

Elbette, Barbara vardı bunun arkasında. Barbara, ilk karısı; zina yapmakta olan ikinci karısı Anne cephe alan Barbara. Gerçi, tabiatıyla, o zamanlar bunu bir zina olarak görmüyordu. Bu yüzden pas devant* yanıtı uygun bir yanıt değildi. Ve zaten, Graham’ın cicim ayları diye adlandırdığı zamanlardi hâlâ.

Cicim ayları 22 Nisan 1977’de, Jack Lupton’ın onu paraşütçü bir kızla tanıştırdığı Repton Gardens’da başlamıştı. Partide üçüncü içkisini içiyordu. Ne var ki gevşemesine hiç faydası olmamıştı alkolün. Jack kızı tanıştırır tanıştırmaz, beyninde bir şeyler kıvılcımlandı ve otomatik olarak onun adını beyninden sildi. Partilerde böyle oluyordu. Birkaç yıl önce, deney olsun diye, tanıştırıldığı kişilerin adlarını el sıkışırlarken yinelemeyi denemişti. “Merhaba Rachel” diyordu ve “Merhaba Lionel”, “İyi akşamlar Marion.” Ama böyle yapınca erkekler sizin eşcinsel olduğunuzu filan sanıyor, size sakınarak bakıyorlardı; kadınlarsa, sizin bir Bostonlu ya da belki de, bir Pozitif Düşünür olup olmadığınızı soruyorlardı nazikçe. Graham bu tekniği bırakmış ve kendi beyninden utanma duygusuna geri dönmüştü.

O ılık nisan gecesi Graham, Jack’in kitap raflarına yaslanmış, sigara içip gevezelik edenlerin patırtısından uzakta, adını hâlâ bilmediği ve sarı saçlarını özenle biçimlendirmiş çok renkli çizgili ve anladığı kadarıyla ipek bir gömlek giymiş kadına kibarca bakıp durmuştu.

“İlginç bir yaşam olmalı.”

“Evet, öyle.”

“Çok … yolculuk ediyor olmalısınız.” “Evet, ediyorum.”

“Gösteriler yapıyorsunuz, sanırım.” Kadının, ayak bileğine bağlı bir kutudan kızıl dumanlar yükselirken havada taklalar attığını hayal ediyordu Graham.

“Şey, gerçekte o öteki bölüm.” (Hangi bölümdü o?) “Tehlikeli olmalı, gerçi.”

“Nasıl uçağa binmek mi demek istiyorsunuz?” Şaşırtıcı, diye düşündü Ann, erkekler uçaklardan ne kadar da çok korkuyorlardı. Uçaklar ona hiç rahatsızlık vermiyordu. “Hayır, uçmak değil, ötekisi. Atlama.”

Ann soru sorarcasına başını yana eğdi.

“Atlama.” Graham bardağını bir rafın üzerine koydu ve kollarını yukarı aşağı kanat gibi çırptı. Ann başını daha da yana eğdi. Graham ceketinin orta düğmesini kavradı ve aşağı doğru keskin, askerce bir hareketle çekti.

“Şey” dedi sonunda, “ben sizin bir paraşütçü olduğunuzu sanıyordum.” Ann’in yüzünün alt kısmını bir gülümseme kapladı, sonra, gözleri kuşkucu bir acıma ifadesinden eğlenme ifadesine doğru yavaş yavaş değişti. “Jack sizin bir paraşütçü olduğunuzu söyledi” diye yineledi Graham; yinelemesi ve sözlerini bir otoriteye maletmesi sanki doğru olmasını daha olası kılıyordu. Tabii, durum tam tersiydi; Jack’in pis şakalarından biriydi bu da.

“Bu durumda” diye yanıtladı Ann, “siz de tarihçi değilsiniz ve Londra Üniversitesi’nde ders vermiyorsunuz.”

“Aman Tanrım, daha neler!” dedi Graham. “Akademisyene mi benziyorum ben?”

“Neye benzediklerini bilmiyorum. Başkalarına benzemiyorlar mı?”

“Hayır benzemezler” dedi Graham, bayağı sertçe. “Gözlük takarlar, kahverengi tüvit ceketler giyerler, sırtlarında kamburları vardır, cimri ve kıskançtırlar ve hepsi de Old Spice kullanır.” Ann ona baktı. Gözlüğü ve fitilli kadifeden, kahverengi bir ceketi vardı.

“Ben beyin cerrahıyım” dedi Graham. “Şey, aslında tam değil. Kendimi yavaş yavaş geliştiriyorum. İnsanın önce vücudun öteki parçaları üzerinde pratik yapması gerek: Apaçık ortada bu. Şu anda omuzlar ve boyunlar üzerinde çalışıyorum.” “İlginç olmalı” dedi Ann, ona ne dereceye kadar inanmak gerektiğinden emin olamadan. “Güç olmalı” diye ekledi.

“Güç.” Graham, gözlüğünü önce yana doğru hareket ettirip sonra yeniden eski yerine getirerek burnunun üstünde yer değiştirdi. Uzun boyluydu; uzunca köşeli bir yüzü ve sanki birisi üzerine tıkalı bir biberlikten biber serpmişçesine şurada burada kırlaşmış teller bulunan, koyu kahverengi saçları vardı. “Aynı zamanda tehlikeli.”

“Herhalde öyledir.” Tevekkeli değil, saçları böyleydi. “En tehlikeli yanı da” diye açıkladı Graham, “uçmak.” Ann gülümsedi; Graham gülümsedi. Ann sadece hoş değildi; aynı zamanda cana yakın biriydi.

“Ben satın alma görevlisiyim” dedi Ann, “giysiler satın alıyorum.”

“Ben akademisyenim” dedi Graham. “Londra Üniversitesi’nde tarih dersleri veriyorum.”

“Ben büyücüyüm” dedi Jack Lupton, sohbetlerini işitebileceği bir uzaklıkta ortalıkta dolanırken; şimdi de elindeki şişeyi bardaklarına şarap koyacakmış gibi ortasından tutmuştu. “Ben Yaşam Üniversitesi’nde büyü öğretiyorum. Şarap mi, yoksa şarap mı?”

“Çek arabanı Jack” dedi Graham kararlı bir tavırla. Ve Jack yanlarından uzaklaştı.

Geriye bakınca, o günlerde yaşamının nasıl karaya oturmuş olduğunu şimdi apaçık görebiliyordu Graham. Tabii, bu kaçınılmaz açıklık her zaman geçmişe bakmanın aldatıcı bir işlevi olmadığı sürece. O zamanlar otuz sekiz yaşındaydı: on beş yıldır evliydi; on yıldır aynı işteydi; esnek ödemeli bir konut kredisi borcunu yarılamıştı. Yaşamını da yarıladığını düşünüyordu; ve yokuş aşağı inişi artık hissedebiliyordu.

Barbara elbette durumu böyle görmezdi. Ve elbette Graham ona durumu böyle ifade de edemezdi. Belki de sıkıntı, bir ölçüde bundan kaynaklanıyordu.

O zamanlar Barbara’dan hâlâ hoşlanıyordu; gerçi en azından beş yıldır ona gerçekten âşık değildi, ilişkilerinden ötürü gurur, hatta ilgi gibi bir şey hissetmemişti. Kızları Alice’i severdi; gerçi biraz şaşırarak da görüyordu ki, kızı onda hiçbir zaman çok derin duygular uyandırmamıştı. Kızı okulda başarılı olduğunda memnunluk duyuyordu, ama bu memnunluğun, gerçekte başarısız olmamasından ötürü duyduğu iç rahatlığından ayırt edilebilir olup olmadığından kuşkusu vardı: İnsan bunu nasıl bilebilirdi? İşinden de negatif bir anlamda hoşlanıyordu; her yıl biraz daha az hoşlanıyordu ya neyse, çünkü ders verdiği öğrenciler daha toy, daha fütursuzca tembel, ama her zamankinden daha nazik bir şekilde erişilmez oluyorlardı.

Evliliğinin on beş yılı boyunca, Barbara’ya hiç sadakatsizlik etmemişti: Çünkü bunu yanlış buluyordu, ama zaten gerçekte hiçbir zaman baştan çıkmamıştı (tahrikçi kız öğrenciler karşısında bacak bacak üzerine attıklarında, onlara daha zor…

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kütüphaneci ~ Judith KuckartKütüphaneci

    Kütüphaneci

    Judith Kuckart

    Judith Kuckart, “Her hareketin hedefi durağanlıktır, çünkü her hareketin sonunda kalıcı bir şey olması gerekir,” sözüyle süslediği Kütüphaneci ile bizleri duvarın ayırdığı Berlin’e götürüyor....

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Ejderin Büyüsü ~ G. A. AikenEjderin Büyüsü

    Ejderin Büyüsü

    G. A. Aiken

    TÜM DÜNYADA SATIŞ REKORLARI KIRAN EJDERHA SERİSİ Bana baktığınızda ne gördüğünüzü biliyorum. Dünyanın en güçlü iki ejderha soyundan doğan, çekici ve tatlı dilli bir...

  2. Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü ~ Thomas MannBuddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü

    Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü

    Thomas Mann

    Buddenbrooklar, 20. yüzyılın en saygın yazarlarından Thomas Mann’ın ilk romanıdır. Ama birçok eleştirmenin gözünde, Venedik’te Ölüm’den de büyük bir romandır Buddenbrooklar. Mann’ın 1900 yılında, 25 yaşında kaleme aldığı roman, Kuzey Almanya’da yaşayan zengin bir burjuva ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alır.

  3. Ezilmiş ve Aşağılanmışlar ~ Fyodor Mihayloviç DostoyevskiEzilmiş ve Aşağılanmışlar

    Ezilmiş ve Aşağılanmışlar

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

    Dostoyevski’nin duygusal bir melodram ile kendi kişisel hikâyesini birleştirdiği ilk büyük romanı.Ezilmiş ve Aşağılanmışlar`ı diğer melodramatik-duygusal-tefrika romanlardan bambaşka bir yere yerleştiren şey, anlatıcı kahramanı...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur