Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bir Küçük Osmancık Vardı
Bir Küçük Osmancık Vardı

Bir Küçük Osmancık Vardı

Hasan Nail Canat

Osmancık, ailenin biricik çocuğudur. Kötü emellerine yenik düşmüş, gözlerini para hırsı bürümüş bir çete tarafından kaçırılır. Ailesi Osmancığın hayatından çok endişe etmektedir. Bir an…

Osmancık, ailenin biricik çocuğudur. Kötü emellerine yenik düşmüş, gözlerini para hırsı bürümüş bir çete tarafından kaçırılır. Ailesi Osmancığın hayatından çok endişe etmektedir. Bir an evvel biricik yavrularına kavuşmak isterler ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdırlar. Fakat bunu yapmak o kadar kolay olacak mı?

Masum ve korumasız bir çocuk olan Osmancık, onu çok seven ailesine kavuşabilecek mi?

“Bir Küçük Osmancık Vardı” bir solukta okunacak heyecan dolu, duygu yüklü bir ilk gençlik romanı..

BEKLENMEYEN FELAKET

Ağustosun en sıcak günlerinden biriydi.

Abdullah Bey’in köşkü önünde beyaz mersedes durdu. Mersedesleri iri yarı, postacı kılığında bir adam indi. İri ellerini demir parmaklıkların arasından sokup, bahçe kapısını açarken sağa sola ürkek ürkek bakındı. Sağlı sollu gül ağaçlarının arasından, özenle döşenmiş parke yolu hızlı adımlarla geçti. Mermer basamakları çıktı. Köşk kapısına gelmişti. Kısa aralıklarla üç kez zile bastı,

Fatma Hanım, ev işlerini henüz bitirmişti. Biraz dinlenmek, dinlenirken de bir şeyler okumak istemişti. Kitaplığın yanına giderken öğle uykusuna yatırdığı Osman’a gözü ilişti. Yavrucak tatlı tatlı uyuyordu. Pervaneli küçük uçağını tutan mini mini parmaklar gevşemiş, fakat oyuncağı onu terk etmemişti. Güzel bir rüya görüyor olmalıydı, zaman zaman küçük pembe dudaklarını tatlı bir gülümseme kaplıyordu. Fatma Hanım’ın annelik duyguları bu gülümsemelerle coşmuş, onu öpmek için üzerine eğilmişti. Tam bu sırada, kapıya bir ziyaretçinin geldiğini haber veren zil sesi duyulmuştu.

Fatma Hanım her zaman olduğu gibi, kapıyı açmadan önce pencereden baktı. Postacıyı görünce endişesiz bir merakla kapıyı açtı. İri yarı, postacı kılıklı adam hızla içeri girdi ve kapıyı kapattı.

Fatma Hanım’ın şaşkınlıktan kurtulmasına fırsat vermeden, ağzını burnunu önceden hazırladığı sağ elindeki ilaçlı mendille kapattı. Sol eliyle de kollarını sıkı sıkı tuttu. Fatma Hanım, kötü bir tuzağa düştüğünü anlamakta geç kalmıştı. Bu yabancı erkeğin, kollarını ve çene kemiklerini kırarcasına sıkan gücüne direnmesi boşunaydı. Kendinden geçtiğini hissediyordu. O anda içinde bulunduğu durumdan daha korkunç bir fikir beynini şimşek gibi yaktı.

Biraz önce uyurken seyrettiği yavrusu Osman’a ne olacaktı? Bu adam, canından çok sevdiği biricik yavrusuna bir kötülük yapar mıydı? Bu korkunç endişenin verdiği son bir gayretle çırpındı. Boşuna çabalıyordu. Artık ellerine, ayaklarına hükmedemez olmuştu. Kendini rüyadaymış gibi hissetti. Çok şey yapmak istiyor; ama elini, ayağını oynatamıyordu. İri yarı adamın yüzünü, etrafındaki eşyaları kendinden uzaklaşır gibi gördü. Sonunda kapının arkasına yarı cansız yığıldı kaldı.

İri yan, postacı kılıklı adam, Fatma Hanım’ın bayıldığını anlayınca hemen İçeriye daldı. Büyük salondan yukarı kata çıkan merdivenlere doğru koştu. Odada uyuyan Osman’ı görünce bir an durdu, baktı. Sonra yeniden harekete geçti.

Bu adam köşke ilk defa geldiği halde nereye gideceğini, nerede ne olduğunu iyi biliyordu. Üst kattaki koridorda acele fakat soğukkanlı adımlarla yürüdü. Koridorun bitiminde karşısına çıkan kapıyı yokladı, kilitliydi. Çantasından çıkardığı bir anahtarla hemen kapıyı açtı. Geniş pencerelerinden Boğazın güzel manzarası seyredilen, Abdullah Bey’in çalışma odasına girmişti.

Bakışlarını odadaki eşyalar üzerinde gezdirdi, aradığını bulunca pis pis sırıttı. Çalışma masasının arkasındaki çelik dolaba doğru yürüdü. Bu sefer çantasından bir deste anahtar çıkardı. Birkaç denemeden sonra çelik dolabın kapısı açıldı. Dolabın alt tarafındaki bölmenin anahtar yerine baktı. Bu bölme çok küçük, özel bir anahtarla açılan cinstendi. Adamın esmer, terli yüzü buruştu. Bir an durakladı. O bölmenin dolapla bağlantılarını inceledi, çok sağlamdı; çantasından sarı saplı, uzun bir tornavida çıkardı. Açmak istediği çekmecenin kenarına tornavidanın ağzını yerleştirip, sapına elinin ayasıyla kuvvetlice vurdu. Darbenin tesiriyle dolap sarsıldı. Tornavida üç dört santim içeri girmişti. Sapını yukarı doğru çekince, çekmece bir gürültü İle önüne doğru kaydı. Adam önce sırıttı, sonra gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi hayretle kalakaldı. Bu çekmecede aradığı yoktu. Dişlerini öfkeyle sıktı. Ayağa kalktı. Çelik dolabın kapağına öfkeyle bir yumruk vurdu.

(Jütün köşkü dolduran gürültü salondaki Osman’ı uyandırmış, adam İse amacına ulaşamamıştı. Elleri boş dönmemek için etrafındaki eşyaları incelerken Osman’ın ağlaması duyuldu. Bu ses adama önce panik verdi; sonra aklına korkunç bir plân getirdi.

İri yarı adam merdivenleri süratle indi. Yatağında bir yandan doğrulmaya çalışan, bir yandan bağıra bağıra ağlayan Osman’ı, üzerinde yattığı çarşafa sarıp kucağına aldı. Kapıdan çıkarken, halen baygın yatan Fatma Hanım’a yarım bir bakışla baktı.

Çocuk başına gelenleri anlamış gibi acı acı ağlıyordu. Adam, sesi tehlike doğurur korkusuyla Osman’ın yüzünü göğsüne bastırdı. Kucağında boğuk boğuk ağlayan Osman’la koşarak arabanın yanına vardı. Mersedesin kapısı içerden açılmıştı. İçeriye girip kapıyı kapattı ve direksiyondaki kadına sertçe:

Çabuk sür arabayı, dedi.

Zaten harekete hazır mersedes, hızla yerinden kalktı ve hızını gittikçe arttırarak anayola girdi.

Kavşaktan tehlikeli bir viraj alarak sola döndü ve bir ok gibi olay yerinden uzaklaştı…

ALLAH’IM BANA YARDIM ET

Abdullah Bey, inşaat çivisi imal eden bir fabrikanın sahibiydi. İstanbul’un önemli semtlerinde, toptan inşaat malzemesi satan üç büyük mağazası vardı. Fatma Hanım’la evlendikten sonra bu işlere başlamış beş senede işini geliştirmişti. Çok iyi para kazanmasına rağmen sade bir hayat yaşardı. İçki, kumar nedir bilmez, hatta sigara dahi içmezdi. İşi dolayısı ile tanıdıklarının çoğu onunla alay eder, “Vurmazoğlu” olan soyadını “Varyemezoğlu” olarak söylerlerdi.

Abdullah Bey, idarehanenin geniş pencerelerinden gelen bunallıcı güneş ışığından korunmak için perdeleri yarım kapatmıştı. Masasında, yoğun bir çalışmaya dalmıştı ki, telefonun sesiyle başını doğrulttu ve ahizeyi kaldırdı. Karşıdan kalın, kaba bir ses:

Abdullah Vurmazoğlu mu?

Evet. Siz kimsiniz?

Beni iyi dinle! diye gürledi karşıdaki adam. Anlamadım. Siz kimsiniz?

Oğlunuz elimizde…

Oğlum elinizde mi, diye şaşkın, kendinin bile tanımadığı korkulu bir sesle sordu Abdullah Bey.

Karın evde baygın yatıyor. Ve oğlun elimizde…

Ne  istiyorsunuz,  diye  parladı  Abdullah   Bey. Eşime ne oldu? Oğlum nerde?

Şimdi hemen karının yanına git. Durumu polise bildirirseniz size küçük bir ölü hediye ederiz.

Hayır! diye inledi Abdullah Bey. Adam;

Beni dinle, dedi umursamazlıkla, evini arayıp ne yapmanız gerektiğini bildireceğim.

Oğlum, oğlum nerede, diye İnledi. Fakat telefon kapanmıştı,

Abdullah Bey, telefonu kapatıp iki eliyle başını tuttu. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Kapıya doğru bir iki adım attı, düşecek gibi oldu. Kendini toparlamaya çalıştı. “Allah’ım bana yardım et” diye fısıldadı. Şaşkın vaziyette evini aradı. Telefon uzun uzun çalıyor, fakat kimse cevap vermiyordu. “Karın evde baygın yatıyor” sesi beyninde yankılandı. Telefonu kapatıp süratle aşağı indi. Bu arada ustabaşıyla karşılaştı.

Ben acele eve gidiyorum, dedi Abdullah Bey. Hanım rahatsızlanmış, diye de ilave etmek zorunda kaldı.

Geçmiş olsun efendim. Allah sıhhat versin, dedi ustabaşı.

Abdullah Bey, fabrikanın kapısından nasıl çıktığını, o yoğun trafikten sıyrılıp evine nasıl geldiğini kendisi de hatırlamıyordu.

Köşkün yarı açık kapısından telaşla girdi. Aynı telaşla salona koştu. Endişeli bir sesle çağırmaya başladı:

Fatma Hanım! Fatma Hanım nendesin?

Abdullah Bey, diye bir İnilti geldi banyodan.

Koşarak banyoya girdi. Gördüğü manzarayı hiç unutmayacaktı. Fatma Hanım, düşmemek için lavaboya tutunuyordu. Yüzü solgun, mor dudakları titriyordu. Saçları dağınık, yan baygın gözleri korku ve dehşet saçıyordu.

Kocasını görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Olanı biteni bir çırpıda anlatmaya çalışıyor, fakat kelimelerin ardını getiremiyordu.

Başımıza gelenler… Osman’ım, yavrum gitti…

Abdullah Bey, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Dehşete kapılmıştı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Sonunda,

Sakin ol. Osman’ı tekrar getirecekler. Kendini yorma, benim her şeyden haberim var, gibi sözlerle karısını sakinleştirmeye çalıştı.

Fatma Hanım’ı yatak odasına götürüp, yatırdı. Onu üzmemek için, kendisine telefon edildiğini, anlatmadı. Çok merak ettiği halde neler olduğunu, Osman’ın nasıl kaçırıldığını sormadı.

“Osman’ım, yavrum, seni nerelere götürdüler kuzum” diye inleyen Fatma Hanım’a sinirleri teskin edici birkaç hap yutturdu. Alnına ve boynuna kompres yaptı.

Eklendi: Yayım tarihi

“Bir Küçük Osmancık Vardı” için 79 yanıt

    1. Abdullah Bey, inşaat çivisi üreten bir fabrikanın sahibi idi. İşleri yerinde, evine bağlı bir hanımı, Osman isimli küçük bir de oğlu vardı.Bir gün, evine postacı kılığında bir hırsız girip, evin hanımını bayıltarak çelik kasayı açtı. Parayı bulamayın­ca, bu kez de, ağladığı için sesini duyduğu çocuğu kaçırmaya karar verdi. Çünkü eli boş gitmek istemiyordu. Abdullah Bey İş yerindeydi. Telefonu açınca, karşısın­daki ses, çocuğunu kaçırdığını, karısının evde uykulu bir şekilde yattığını, hemen evine gitmesini ve kimseye haber vermemesini söyledi. Evi aradığında telefona cevap ve­rilmemesi endişelerini artırdı ve hemen evine koştu. Hanımı peri­şan bir halde ağlamaktaydı. Sakinleştirmeye çalıştı. Birkaç saat hüzünlü bekleyişten sonra, beklediği telefon geldi. Arayan aynı sesti. Yarın akşam bir miktar parayı falan yere getir­mesini ve polise de haber vermemesini bir kez daha söyleyip, telefonu kapattı. Çocuğu Pendik’te virane bir eve götürmüşlerdi. Çetenin reisi Apo isimli bir herifti. Abdullah Bey’in eşi, kocasından habersiz durumu akrabaları olan komiser Mahmut’a bildirmişti. Mahmut Bey, iki sivil polis gön­derdi. Bilinen kovuşturmaları yaptılar.

      Abdullah Bey ve eşi , gece gündüz çocuklarına kavuşmak İçin Allah’a dua ediyorlardı.
      Osman’a ne olmuştu? Tesadüfen orada durmak zorunda ka­lan bir kamyonda anası-babası Van depreminde ölmüş olan, on iki yaşındaki muavin Garip’in ağlayan bir bebek sesi işiten kulakları sayesinde, Garip ve ustası Ali tarafından olduğu yerden alınmış, kendisi de kimsesiz büyümüş bu çocuk tarafından altı değiştirilmiş, karnı da doyurulmuştu.
      Ali ve Garip özellikle Garip’e iyice alışmış olan Osman’la beraber , on beş saat yolculuktan sonra, yaşa­dıkları şehir Kayseri’ye varmışlardı. Ali’nin Fatoş ve Nihat isimli iki çocuğu vardı. Hanımına Osman’ı da teslim etti. İyi kalpli olan kadıncağız Osman’ın karnını doyurdu, temiz elbiseler giydirdi. Fatoş kız Osman’ı çok sevmişti, onunla oyunlar oynadı, oyuncaklarını verdi.
      Ali’nin aklına Kayseri’ye yakın bîr köyde çiftliği olan, ancak bebekleri olmadığı için çok üzülen ve kendisine “bir çocuk bulursa evlatlık alacağım” diye devamlı olarak söyleyen Bünyamin Amca ile Şerife Hanım’ların evine götürmek geldi. Yola çıkarak ikisini de onlara bıraktı. Çocuksuz olan anne ve baba, birdenbire iki çocuk sahibi oldukları için çok se­vinmişlerdi. Sessiz çiftlik evleri, cıvıl cıvıl neşe ile dolmuştu.
      Osman’ın annesi ve babası ise aylarca hayata döneme­diler. Annesinin saçları ağarmış, zayıflamıştı kısaca kötü bir haldeydi . Abdullah Bey, eşini üzmemek için acısını içine atmış; ama o da zayıfla­mıştı. Ayşe Kadın ve oğlu Murat’ı eve almışlar, bahçeye bakması için Gül Dede isimli bir kişi bulmuşlardı. Gül Dede, ismine yakışır bir bahçeye gül gibi bakıyordu.
      Bir gün yaşlı bir kadın gelerek, eski bahçıvanın hapisten çık­tığını karısı Ayşe ile görüşmek istediğini bildirdi. Ayşe, Abdul­lah Bey’ Ie Fatma Hanım’ın bilgisi dahilinde görüştü, koca­sına “Namusunla yaşayacağını ispatla, o zaman gelirim.” der ve tekrar yaşadığı yere döner.
      Osmancık, çiftliğin neşesi olmuştu. Adını bilmedikleri için Hüseyin koymuşlardı onun adını . Garip abisi on altı, kendisi de altı yaşına kadar gelmişti. Garip ve Hüseyin onları ana baba diyerek çağırıyorlardı. Bünyamin Ağa, sık sık Garip’i, Hüseyin’e bunu bildirmemesi için ikaz ediyordu.
      Bir gün Bünyamin Ağa hastalandı ve Kayseri’de hastane­ye yatırıldı. Aradan bir hafta kadar geçmişti ki, Şerife Hanım ağlaya ağlaya geldi. Bünyamin Ağa ölmüştü. Çocuklar bir kez daha babasız kalmışlardı.Köşkte hayat tekrar normale dönmüştü. Os­mancık kaybolalı ise aradan yedi yıl kadar geçmişti. Abdullah Bey ile Şerife Hanım’ın bir kızları olmuş, ismini Şükran koymuşlardı. Yeni çocukları onlar için büyük bir mutluluk kaynağı olmuştu. Ancak, bu kez de Ayşe’nin kocası huzursuzluk veriyordu. Bir gün Ayşe, her yeri morarmış bir halde geldi. İyi ol­muş sanarak yanına yerleştiği kocası, üç aydır hiç çalışmıyordu. Birkaç ay önce Kemal’in trafik kazası geçirerek hastaneye yattığını öne sürmüş ve bu nedenle para koparabileceğini sanmıştı. Ama Abdullah Bey’in hastaneye giderek araştırması neticesinde böyle bir durumun yalan olduğu ortaya çıktı. Abdullah Bey’den para istemesi için devamlı tehdit ettiği ve kullandığı Ayşe’yi ve Kemal’i bu kez de evden kovmuştu.
      Köyde ise Osmancık ilkokulu bitirmişti. Çiftlik iş­leri Garip’in bütün çabası ile çalışması sonucu devam ediyordu. Ancak onun da askere gitmesi neticesinde , tüm işler Şerife Hanım’a çok gelmeye başladı. Aynı anda , köyden birisinin Hüseyin’e Şerife Hanım’ın annesi olmadığını söylemesi tehlikesi de her zaman vardı. Bu sebeple taşınmaya karar verdi ve kocasının İstan­bul’daki abisine mektup yazarak durumu bildirdi. Böylece Osmancık da tekrar İstanbul’a dönmüştü.
      Hüseyin, emmisinin kızı Şebnem ile aynı sınıfta okuyordu. Şebnem ne kadar tembel ise, Hüseyin de o denli çalışkandı. Bu durum büyük bir sorun yaratıyordu. Babasının sık sık Hüseyin’i örnek göstermesi, Şebnem’ın Hüseyin’i kıskanmasına ve onunla arasının bozulmasına yol açmıştı. Babası, dersleri kötü olan kızının Hüseyin’le birlikte ders çalışmasını istiyor, ancak kızı bunu istemiyordu.
      Garip , askerliğini bitirip gelmişti. Sık sık Hüseyin’le beraber İstanbul’u gezmeye çıkıyorlardı. Bu arada Garip’i evlendirdiler. Hayat böyle devam edip gidiyordu. Hüseyin okulda başarılı bir öğrenci oluyorken, Şebnem tembelliğe devam ediyordu. Nitekim sınıfta da kaldı. Babası da onu okula göndermemeye karar verdi.
      Şebnem, bir gün Hüseyin ile görüşerek ondan bütün yaptıkları için özür dileyerek, Hüseyin’den okula gitmesi için yardımcı olmasını istedi. Hüseyin, Selahattin Bey’e yalvarırcasına istekte bulununca, Şebnem’in babası onu kırmadı ve kabul etti.
      Böylece, birlikte Eylül ayında yapılacak sınavlar için ça­lışmaya başladılar. Şebnem sınıfını geçti. Bir daha sınıfta kalmadı. Beraber liseye yazıldılar. Aynı sınıfta idiler. Hü­seyin okulda herkes tarafından sevilen ve sayılan bir talebe idi. Şebnem’e her alanda yardımcı oluyordu. Hüseyin ise artık lise üçüncü sınıfta idi. Üstelik edebiyat alanında , başarılı hikâye­ler yazıyor, okulun duvar gazetesini çıkarıyordu.Okulda etkin görevlerde yer alıyordu.

  1. sizi çok tebrik ediyorum Hüseyin adlı çocuğun annesini bulma çabasında ki anları heyecanla okudum size çok teşekkür ediyorum bizim önümüze böle şeyler sunduğunuz için devamını da bekleriz

    1. 1 günde bitirdim yemin ederim acayip guzel ama malesef son sayfasi yirtildigi icin sonunu okuyamadim cok merak ediyorum yazarsaniz sevinirim

  2. osamncık adlı kitap çok güzel sizi tebrik ediyorum ama keşke osmana kavuşa bilselerdi annesine ve babasına ççok üzüldüm

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) 100 Temel Eser Hikaye-Roman-Masal
  • Kitap AdıBir Küçük Osmancık Vardı
  • Sayfa Sayısı128
  • YazarHasan Nail Canat
  • ISBN9799752631990
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur