Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bruno Bauer ve Karl Marx – Bruno Bauer’in Marx’ın Düşüncesi Üzerindeki Etkisi

Zvi Rosen

Bruno Bauer ve Karl Marx – Bruno Bauer’in Marx’ın Düşüncesi Üzerindeki Etkisi

9786055513283(Arka Kapaktan)
Elinizdeki kitap Türkiye literatüründeki iki önemli eksiğin farkına varmak için muazzam ipuçları sunuyor. İlki, Marx’ın entelektüel gelişimi ve onun Hegel ile Genç Hegelciler’e tarihsel referanslarıyla ilgili. Türkiyeli okurun ağırlıklı bir kısmı bu ilişkiyi, Marx’ın Feuerbach ve Hegel’e ilişkin kendi değerlendirmeleri üzerinden okuyor ve -işin ilginç yanı- olduğu gibi kabulleniyor. Aynı durum özellikle Bruno Bauer’e odaklanmış eleştirilerin yoğunlaştığı Kutsal Aile (Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi) için de geçerli. Marx bu metinde eski arkadaşı Bauer’e oldukça nükteli ve hakaretamiz ifadelerle, politik bir kopuşu belirginleştirmek amacıyla saldırıyor. Bauer’in teorik konumu hiç bilinmese de, Marx’ın güçlü kalemi okuyanları büyülü biçimde kendi yanında saf tutmaya zorluyor. Lakin büyü, yazarının bilincinde olduğu ama okurunun hiç tanışmadığı tarihsel bir arka planı da yoğun bir sisle perdelemeye başlıyor. Kant’tan başlayıp, Fichte, Schelling, Hegel ve Bauer’in de içinde olduğu Genç Hegelcilerle devam eden Alman Felsefesi geleneği ve onun en yetkin silahı diyalektiğin tarihsel gelişimi görünmez kılındığında Marksist literatürün Türkiye’deki çorak coğrafyası ile karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Bruno Bauer ve Karl Marx bu çorak uzamı yeşillendirmek için kışkırtıcı bir başlangıç.
Kitabın önemini bir kat daha arttıran ikinci özelliği ise günümüzle oldukça yakından ilgili; lakin bu önem sadece dikkatli okurun gözlerine açık ve oldukça dolayımlı. Augustinus’tan Thomas Aquinas’a, Anselmus’tan Dun Scotus’a kadar işlenen Hıristiyan teolojisi Spinoza’dan Hegel’e kadar uzanan tarihsel aralıkta da oldukça nitelikli bir rasyonelleştirmeye tabi tutuldu ve elbette Marx ve Feuerbach’ın da dahil olduğu Genç Hegelciler’in din eleştirisi de, bu kuramsal zemin karşısında bir o kadar nitelikli olarak ortaya çıktı. Oysa hakikat ufkunu doğrudan temsil ile kısıtlıyan İslam’ın gündelik ahlaki yükümlülüklere odaklanmış ‘kuramsal’ zemini, karşısındaki eleştirinin de kısıtlı ve verimsiz bir biçimde gelişmesine neden oldu. Din ve sosyalizm ilişkisinin revaçta bir tartışma olduğu günümüzde elinizdeki kitap, bu konu üzerine sizi tekrardan düşünmeye zorlayacak.
Kitabın unutulmaması gereken bir önemi daha var: Eyüp Ali Kılıçaslan’ın geniş önsözü. Hegel sonrası Marx’a kadar uzanan düşünce iklimini anlayabilmek için Genç Hegelciler’in tarihsel gelişimini sunan metin Türkçe okuyanlar için bir ilk.
Ersin Vedat Elgür

Bruno Bauer (1809-1882) adını genel olarak Karl Marx’ın eserlerindeki eleştirilerden biliyoruz. Sırf Marx birçok eserinde eleştirmiş olduğu için bile tarihsel açıdan Bauer’in muazzam bir öneminin olduğu açıktır. Marx’ın bir dönem hocası ve yakın arkadaşı olan Bauer, Sol-Hegelcilerin en önemli temsilcilerinden biriydi; kurulu din ve devlete karşı insanın bütüncül özgürlüğünü savunuyor ve bu doğrultuda radikal bir mücadele vermek gerektiğine inanıyordu.
Bauer’i Türkiye’deki okurla daha yakından tanıştırmaya çalışmanın iki anlamı bulunuyor: Birincisi, Bruno Bauer özellikle Hıristiyanlığa yönelik eleştirileriyle ve titiz İncil çözümlemeleriyle tarihteki en önemli ateist duruş noktalarından birini temsil etmektedir ve bunu da Hegel’in felsefesini bir bütün olarak göz önünde bulundurarak ve bu felsefenin içrek anlamının ateizm olduğunu ilan ederek yapmaktadır. Hegel’in kendi felsefesiyle Hıristiyanlığı temellendirmiş olduğu gibi basmakalıp lafları duymaya aşina okur için oldukça yadırgatıcı gelebilecek bu girişim dönemin Almanya’sında büyük tartışmalara yol açmış ve Hegel’e yönelik hâkim görüşü çatırdatmıştı. Bu anlamda, Bauer’in düşüncelerini bilmenin hem onun kendi zamanının tartışmalarından haberdar olmak açısından tarihsel, hem Hegel’in felsefesini aykırı bir bakış açısından görmek açısından felsefî, hem de dinin bir kez daha yükselişe geçtiği kendi zamanımızı anlamak açısından güncel bir önemi bulunuyor. İkincisi, Marx’ın Bauer’de neyi eleştirdiği kendi eserlerinden hareketle biliniyor, ama ondan neyi aldığı ya da ondan hangi noktalardan etkilendiği pek bilinen ve üzerinde durulan bir konu değil. Elinizdeki kitap bu etkinin izlerini sürüyor ve ayrıca Marx’ın düşüncesinin oluşum yıllarındaki kimi tartışmalara -Türkçede eksikliğini hissettiğimiz bir nokta- ışık tutuyor.

 

İÇİNDEKİLER

Çevirenin notu

Eyüp Ali Kılıçaslan’ın Önsözü:
Felsefe: Alacakaranlıkta Minerva Baykuşu’nun uçuşu mu? Şafakta Horoz Ötüşü mü? Athena Kartalı’nın Güneşi Arayışı mı? ya da Hegelci Okul İçindeki Bölünme Üzerine

Önsöz

Kısaltmalar

KISIM I : BİR GENÇ HEGELCİ OLARAK BRUNO BAUER
Sorun
Bruno Bauer Üzerine Literatür
Strauss’un Leben Jesu’sunun Yayımlanmasına Kadarki Bauer’in Yaşamı
Hegelci Okulda Bölünme – Genç Hegelcilerin Doğuşu
Bir Teolog ve Strauss Eleştirmeni Olarak Bruno Bauer
İncillerin Bauerci Eleştirisi
Hegel Yorumcusu Olarak Bruno Bauer
Bauer’in Din ve Tarih Düşüncesi
Bauer’in Politika Düşüncesi

KISIM II: KARL MARX VE BRUNO BAUER
Bauer ve Marx Arasındaki Kişisel İlişkiler ve Yazınsal İşbirliği
Marx’ın Din Düşüncesinde Bauerci Motifler
Marx’ın Doktora Tezinde Bauer’in Etkisi
Marx’ın Yabancılaşma Düşüncesinde Bauerci Motifler
Bauerci Fikirlerin Marx’ın İdeoloji Düşüncesindeki Etkisi
Marx, Feuerbach, Bauer
Marx ve Bauer Arasındaki Polemik
Bibliyografya
Dizin

 

Felsefe: Alacakaranlıkta Minerva Baykuşu’nun Uçuşu mu? Şafakta Horoz Ötüşü mü? Athena Kartalı’nın Güneşi Arayışı mı?
ya da Hegelci Okul İçindeki Bölünme Üzerine
Eyüp Ali KILIÇASLAN

Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğretme konusunda…Felsefe sahneye her zaman çok geç çıkar… Felsefe grisini gri üzerine boyadığında, o zaman yaşamın bir şekli yaşlanmıştır, ve grideki gri ile gençleştirilemez ama ancak bilinebilir; Minerva’nın Baykuşu uçuşuna ilkin alacakaranlığın çöküşüyle başlar. – (Hegel, Hukuk Felsefesi, “Önsöz”)

Minerva Baykuşu yerini yeni bir günün şafağını bildiren horoz ötüşüne bırakır. – (Carl Ludwig Michelet, Jahrbücher für wissenschaftliche Kritik, 1831)

Minerva Baykuşu kendi karanlık köşesinde gizlenmekten hoşlanır, – ama bizim gelecekteki Athenamız güçlü kanatlarıyla ve güneşe dayanıklı gözleriyle bir kartala ihtiyaç duyar… Defol Minerva! – (August von Cieszkowski, Gott und Palingenesie)

Wolfgang Menzel Die deutsche Literatur(Alman Edebiyatı)’ün başında Almanlar’dan söz ederken, çok az şey yaptıklarını; buna karşın çok fazla yazdıklarını belirtir. İleride birisi çıkıp da Alman tarihinin yakın zamanlarına göz gezdirdiğinde göreceği şeyin insanlardan çok kitaplar olacağını; kitaplar içinde uyuduklarını ve rüya gördüklerini; yazıcı bir ulus olduğunu; Almanları kalemin yönettiğini ve hizmet ettiğini, çalıştığını ve ödediğini, savaştığını ve beslediğini, ödüllendirdiğini ve cezalandırdığını yazar. Almanlar İtalyanlar’a gökyüzünü ve cenneti, İspanyollar’a azizlerini, Fransızlar’a eylemlerini, İngilizler’e para çantalarını bırakmışlar, kendileri kitaplarının başına oturmuşlardır. Bu spekülatif, teorik Alman halkı düşünmesini ve şiir yazmasını çok sevmekteydi ve her zaman yazmak için yeteri kadar zaman buluyordu. Matbaayı icat edenlerin de Almanlar olduğu unutulmamalıydı. Almanlar için yazmak bir çeşit ilaç gibiydi. Alman’ın bir elinde ne olursa olsun, diğerinde mutlaka kalem, kâğıt ya da kitap vardır. Çok fazla yazmak ve okumak Almanların genel bir hastalığıdır. Almanya’da pek çok şey hakkında yazılmıştır, ama hiçbir şey yapılmamıştır. Alman’ın etkinliği fazlasıyla yazmaktır. Almanya’da şan ve şöhrete giden yolun kapısını açacak olan şey yazmaktır. Fransa’da ve İngiltere’de bir devlet adamı olmak nasıl genel bir tutumsa, Almanya’da da bir entelektüel için yazar olmak o derece anlaşılabilir bir durumdur. İşi gücü yoksa da, en azından yazar.
Ancak kendileri eylem olan sözcükler vardır ve Almanlar bunda oldukça ustalaşmışlardır. Yaşama dair anılar ve idealler bilginin ve şiirin dünyasında içerilirler, tinin sonsuz etkinliğinde saflaştırılıp, dönüştürülürler. Almanlar bu dünyada kendilerini hep evlerinde hissetmişlerdir. Doğa onlara eşsiz bir düşünme yeteneği, tinin derinliklerine inmelerini sağlayacak ve onun paha biçilmez zenginliklerini gözler önüne serecek üstün bir yetenek vermiştir. Bu Almanlar’ın kimliklerinin gerçek büyüklüğüdür. Bu doğa tarafından onların alınlarına yazılmış bir yazıdır. Teori ve şiir, tinsel yaşam, bu yüzden, en parlak yanını onlarda gösterir. Tinin olumlu, yaratıcı ve mutlu çalışması sonucu Almanya’dan doğacak olan düşüncelerin parıltısı dünyayı aydınlatacaktır, diye de ekler Menzel.
Felsefe söz konusu olduğunda bu Almanlar ancak Hintlilerle ve daha çok da Greklerle kıyaslanabilecek düzeyde bu alanda yetkinleşmişlerdi. Başka halklar tarafından da kabul gören bir düşünceydi bu. Almanlara komşu olan halklar kendilerini eylem alanında daha iyi görürlerken, Almanları çok fazla düşündükleri için övüyorlardı. İşte bu Almanlar Leibniz’le birlikte, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, felsefede üstün bir yer işgal etmeye başlamışlardı. Almanlar Goethe’nin doğum ve ölüm tarihleri arasındaki dönemi, 1749-1832, onun adıyla anarlar ve Goethezeit derler. Bir de 1781-1831 yıllarını kapsayan elli yıllık bir dönem vardır, Kant’ın birinci Kritik’ini yayımladığı tarih ve Hegel’in ölüm tarihi arasında kalan yıllar. Bunu da Idealismuszeit olarak adlandırabiliriz. İşte bu Almanlar bu dönemde de, hiçbir şey yapmasalar da çok fazla felsefe okudular, yaptılar ve yazdılar. Bir Fransız olan Hyppolite Taine zamanının en önemli düşüncelerinin 1781-1831 yıllarında Almanya’da üretildiğini belirtir. Her şeyden önemlisi, Almanların damarlarında felsefe vardır.
Heinrich Heine de Zur Geschichte der Religion und Philosophie in Deutschland(Almanya’da Dinin ve Felsefenin Tarihi)’da, Alman halkını harekete geçirmenin, eyleme yöneltmenin kolay olmadığını; ama bir kez bu yola zorlandığında, bunu en inatçı azmiyle sonuna kadar götüreceğini yazar. Alman halkının karakterini dini konularda sergilediğini ve ayrıca felsefede eylemde bulunduğunu belirten Heine, Alman felsefesinin önemli bir olgu olduğunu; tüm insan soyunu ilgilendirdiğini; ve ilkin felsefelerini işleyip daha sonra devrimlerini yaptıkları için övüleceklerine ya da suçlanacaklarına ancak torunlarının karar verecek durumda olduklarını ileri sürer. Heine’ye göre, Alman halkı gibi metodik hareket eden bir halkın, önce Reformasyonla başlayıp, sonra kendisini felsefi sistemler kurma işine vermesi ve bunları tamamladıktan sonra da politik devrime geçecek olması çok rasyonel bir tutumdu.
Avrupa’yı kasıp kavuran 1830 devrimleri sonrasında Almanlar’ın geri oldukları düşünülen politikada büyük ilerlemeler gerçekleştirdikleri görülür. 19. yüzyılın başlarında inişli çıkışlı geçen zamanlardan sonra durgunluğa gömülen Alman halkında devrim haberleri sarsıcı bir etki yaratmıştı. Heine’nin kehaneti gerçekleşiyor, Almanya devrimine mi hazırlanıyordu? Almanya’ya devrim beklenenden daha geç geldi ve 1848’de gerçekleşti. Almanya’da devrimi hazırlayan unsurlar arasında, 1830’un devrimci dalgasında, Goethe’nin ölümünden sonra edebiyattaki boşluğu doldurma iddiasıyla ortaya çıkan ve Heine’nin de bir üyesi olduğu “Genç Almanya” edebiyat akımını ve Hegel’in ölümünden sonra felsefi mirasının gerçek sahibinin kim olduğu konusundaki tartışmanın sonucunda şekillenen ve genellikle “Genç Hegelciler” olarak bilinen politik-felsefi oluşumu göstermek yanlış olmayacaktır. Almanya’da 1848 devrimini 1830’lar ve 1840’lar hazırlamıştı. Tıpkı 18. yüzyılda Fransa’da olduğu gibi, 19. yüzyılda Almanya’da da felsefedeki devrime toplumsal-politik bir devrim eşlik etmişti. Beklenti, 1789 Devrimi’nin askıya alınan vaatlerinin sonunda hayata geçirilebileceği yönündeydi. Bu amaçla, Hegel’in öğrencileri ve izleyicileri de Zeitgeist’ı kavramaya ve gereğini yerine getirmeye çalıştılar.
Bu yazının konusunu Hegel’in felsefesi değil, Hegel hayattayken ve ölümünden sonra onun felsefesi üzerinden yapılan tartışmaların sonucunda farklı yorumlardan kaynaklanan Hegelci okul içindeki bölünme ya da ayrışma oluşturmakta. İki bölümden oluşan bu yazıda ilkin okurun ilgisini, ülkemizde pek bilinmeyen Hegelci okulun gelişim tarihine çekmeye çalışacağız. Böylelikle, elindeki kitapta Bruno Bauer ve Karl Marx arasındaki ilişkinin ayrıntılı bir incelemesini bulacak olan okur, genç Hegelciler olarak da bilinen bu filozofların nasıl bir tarihsel ortam içinde hareket ettikleri konusunda genel bir bilgi edinmiş olacaktır. İkinci bölümde, gene ülkemizde haklarında neredeyse hiç kalem oynatılmamış, Hegelci okul içinde genç Hegelciliğin, “sol” Hegelciliğin öncüleri konumunda gösterilen Eduard Gans, August von Cieszkowski, Moses Hess ve Arnold Ruge konu edinilecektir. Bununla da amaçlanan, okuru Bauer’i ve Marx’ı hazırlayan entelektüel tartışma ortamında nelerin sorun edinildiği hakkında bilgilendirmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBruno Bauer ve Karl Marx - Bruno Bauer'in Marx'ın Düşüncesi Üzerindeki Etkisi
  • Sayfa Sayısı472
  • YazarZvi Rosen
  • ÇevirmenDoğan Barış Kılınç
  • ISBN9786055513283
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviNotaBene Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur