Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Cennet
Cennet

Cennet

Toni Morrison

Ruby köyü, özgürleşmiş kölelerin torunlarının kurduğu, son derece korunaklı, katı kurallarla yürüyen, yarım yüzyıldır kendi kendine yetebilen bir “cennet”tir. Fakat Sivil Haklar Hareketi’nden Vietnam…

Ruby köyü, özgürleşmiş kölelerin torunlarının kurduğu, son derece korunaklı, katı kurallarla yürüyen, yarım yüzyıldır kendi kendine yetebilen bir “cennet”tir. Fakat Sivil Haklar Hareketi’nden Vietnam Savaşı’na, karşı kültürden kuşak çatışmasına, ’60’lı yılların bütün çalkantıları Ruby erkeklerinin huzurunu kaçırmaya başlar ve kadınlar her zamanki gibi günah keçisi ilan edilir. Sonuç ise kaçınılmazdır; tesadüfi gibi görünen çıkışlarla giderek köyün yakınlarındaki Manastır’a sığınan kadınlara karşı harekete geçen bu ataerkil cennet sakinleri, kendilerinin de bir zamanlar maruz kaldığı acımasız cezalandırma yöntemlerine başvurarak yeryüzünü ve gökyüzünü kızıla boyar.

Pek çokları için çekici biçimler
sayısız günahta,
ve iradesizlikte,
ve rezilce tutkularda
ve uçucu zevklerdedir,
ki (erkekler) bunlara kucak açarlar
ayılıncaya
ve sonsuz uykuya çekilinceye kadar.
İşte orada beni bulacaklar,
yaşayacaklar
ve bir daha hiç ölmeyecekler.

Önce beyaz kızı vuruyorlar. Ötekiler için ağırdan alabilirler. Burada aceleye hiç gerek yok. En yakın kasabadan yirmi sekiz kilometre uzaktalar, ondan bir sonraki kasabaya da yüz kırk dört kilometre var. Manastır’da saklanacak yer çok, ama zaman bol, gün daha yeni başladı. Dokuz kişiler, korkutup kaçırmak ya da öldürmek zorunda oldukları kadınların iki katından da fazla, her iki durum için de gereken araçlara sahipler: temiz, gösterişli silahların yanı sıra sicim, hurma kabuğundan yapılma bir haç, kelepçeler, göz yaşartıcı bomba ve güneş gözlükleri. Daha önce Manastır’ın bu kadar derinlerine hiç girmemişlerdi. Kimisi Chevrolet’sini sundurmanın az uzağına bırakıp inmiş, ipe dizilip kurutulan biberlerden ya da bir bidon et sosu almak için mutfağa girmişti; ama koridorları, küçük kiliseyi, dersliği, yatak odalarını pek azı görmüştü. Şimdi hepsi görecek.

Sonunda kilere de girecek, içerideki pisliği Oklahoma göğünü aydınlatmaya hazırlanan gün ışığına çıkaracaklar. Ama şu anda giysileri yüzünden biraz şaşkınlar – ansızın çok yanlış giyinmiş olduklarını ayrımsıyorlar: Bu temmuz şafağında binanın içinin bu kadar soğuk olacağı kimin aklına gelirdi? Tişörtleri, iş gömlekleri ve pamuklu pantolonları soğuğu emiyor, bir ateş gibi yutuyor.

İş ayakkabısı giymiş olanlar ayak seslerinin mermer zemindeki gümbürtüsünden ürküyorlar, lastik ayakkabılılar ise sessizlikten. Bir de şu insanı ezen görkem var elbette. İçlerinden yalnızca boyunbağı takmış olan iki kişi buraya aitmiş gibi görünüyor; buranın Manastır olmadan önce, zimmetine para geçiren ve bu ahmaklığı yüzünden her şeyini yitiren birinin evi olduğunu hepsi anımsıyor. Yerdeki toprak ve gül rengi mermerlerin tikağacından parkelerle birleştiği, kocaman, gösterişli bir malikane. Pencerelerdeki vitraylar dünün ışığını hâlâ tutuyor; duvarlardaki desenli kâğıtlar elli yıl önce soyuldu, duvarlar beyaz badanayla boyandı. Banyodaki süslü püslü bataryalar rahibeleri tiksindirdiği için söküldü, yerlerine sağlam, yalın musluklar takıldı, ama şatafatlı küvetlerle lavabolar, sökmek çok pahalıya patlayacağı için, öylece çürümeye bırakıldı.

Dolandırıcı ev sahibinin özellikle yemek salonundaki debdebesini yok etmek kolay olmadı; rahibeler salonu bir dersliğe, susturulmuş Arapaho kızlarının bir zamanlar oturup unutmayı öğrendikleri bir sınıfa dönüştürdüler. Şimdi silahlı erkekler odaları araştırıyor, bükülmüş sicimden yapılma, Flaman işi sepetler, üstü işlemeli şamdanların yanında sallanıyor, İsa ile annesi asma yapraklarıyla çevrili, küçük oyuklarda kor gibi parlıyor. Kutsal Haçın Kız Kardeşleri kabartma su perilerini güzelce kazıdılar, ama perilerin mermer saç kıvrımları hâlâ asma yapraklarını boğuyor, meyveleri gıdıklıyor. Erkekler büyük evin içlerine doğru yayılırken, soğuk daha da artıyor; hiç acele etmiyor, bakıyor, dinliyorlar. Burada gizlenen dişi kötülüğün ve kabaran hamurun mayalı, tereyağlı kokusu burunlarında. Aralarından biri –en gençleri– geriye bakıyor, içinde olduğu düşün nasıl gelişeceğini görmek için kendini zorluyor. Vurulan, mermerin üzerinde rahatsızca yatan kadın parmaklarını ona doğru sallıyor ya da ona öyle geliyor.

Demek ki düşünde her şey yolunda – düşün renginin dışında. Daha önce hiç böyle renkleri olan bir rüya görmemişti: Soylu bir siyahın içinde beliren, vahşi bir kızıllık, şakalaşırcasına bir görünüp bir yiten, hummalı bir sarı. Kolayca elde edilmiş bir kadının giysileri gibi. En öndeki adam duruyor, arkasındaki karaltıları durdurmak için sol elini kaldırıyor. Duruyor, soluklarını düzenliyorlar; tüfeklerin, tabancaların kabzaları avuçlarda dostça, okşar gibi çevriliyor. Önder dönüyor, ayrılmaları için işaret veriyor: Siz ikiniz mutfağa, ikiniz üst kata, öteki iki kişi de küçük kiliseye. Kendini, erkek kardeşini ve rüyasında kileri gördüğünü sanan genci sona bırakıyor. Hiç konuşmadan, acele etmeden, zarifçe ayrılıyorlar. Daha önce, Manastır’ın kapısına ateş ederken, onları bekleyen görevin ağırlığı altında ezilir gibiydiler. Ne de olsa, zorlu bir hedefti: El ilanları gibi, kapının altından dışarıya atılan, ama bazen rüzgârın yeniden odaya savurduğu insanlar. Düşmanca duygular artık denetlenebilir. İlk kadını (beyaz ola nı) vurmak, her şeyi sıvı yağ kadar durulaştırdı. Katıksız nefret yüzeye çıktı, acımasızlık kaskatı bir çökelti halinde dibe çöktü. Dışarıda, sis bel hizasında. Az sonra gümüş rengine döner ve gökkuşağını çayırlara çocukların oynayacağı kadar yaklaştırır, sonra güneş her şeyi yakıp kavurur, dönümlerce gök mavisi sapı gözler önüne serer  hatta belki cadıların izlerini de.

Mutfak, adamların doğdukları evlerden bile büyük. Tavan bir ambarın kirişli çatısı kadar yüksek. Ace’in Bakkalı’nda bile bu kadar çok raf yok. Masanın uzunluğu en az dört metre. Peşine düştükleri kadınların gafil avlandığı belli. Masanın bir ucunda bir sürahi sütle dört kâse dolusu kırılmış buğday duruyor. Öteki uçtaki sebzeler tam doğranırken öylece bırakılmış: Bir avuç yeşil konfetiye benzeyen pırasa kümesi, parlak havuç dilimleri, soyulmuş bütün patatesler kemik beyazı, ıslak, taze. Ocakta et suyu kaynıyor.

Lokantalarda kullanılan şu kocaman, sekiz gözlü ocaklardan; büyük, çelik kapağın altındaki rafta bir düzine ekmek hamuru kabarmakta. Bir tabure ters dönmüş. Pencere yok. Adamlardan biri arka kapıya doğru giderken bir başkasına kilerin kapısını açmasını işaret ediyor. Kapı kapalı ama kilitli değil. Dışarı bakınca yaşlı bir tavuk görüyor, hayvanın kabarmış ve kan bulaşmış arkası, adama kalırsa, hilkat garibeleri yumurtladığının kanıtı  ikişer, hatta üçer sarısı olan, iri, biçimsiz kabuklar. Az ilerideki kümesten boğuk, yumuşak gurultular geliyor; avludaki pusa kendinden emin adımlarla dalan piliçler gözden yitiyor, bir an yeniden beliriyor, sonra yine yitiyorlar; donuk gözleri kahvaltı dışında her şeye kayıtsız. Taş basamakların çevresindeki çamurda hiç ayak izi yok. Adam kapıyı kapatıyor ve kilerdeki ortağına katılıyor. Tozlu toprak testileri, kavanozları, geçen yılki turşulardan kalanları şöyle bir süzüyorlar: Domatesler, bezelyeler, şeftaliler.

Pasaklılar, diye düşünüyorlar. Ağustos gelmek üzere, oysa bu kadınlar kavanozları bırakın yıkamayı, ayıklamamışlar bile. Adam et suyu tenceresinin altını kapatıyor. Annesinin onu yıkadığı kap bundan daha büyük değildi. Annesinin doğduğu, çatısı çimen kaplı evde kesinlikle bulunamayacak bir lüks. Ama kendisinin yaşadığı ev büyük, rahat; bu kasaba onun doğduğu yerle, elli yılda iyice çaptan düşen kasabayla karşılaştırıldığında göz alıcı. Oklahoma yöresindeki düş ülkesi Haven’dan Oklahoma Eyaleti’ndeki hayalet kasaba Haven’a. 1889’da ayakta dimdik duran azatlı köleler, 1934’te diz çöktüler, 1948 geldiğinde ise karın üstü sürünüyorlardı. İşte Manastır’a gelmelerinin nedeni de bu. Böyle bir şeyin bir daha asla yinelenmemesini sağlamak. Bütünüyle siyah olan tek kasabayı ister içeriden isterse dışarıdan çürüten hiçbir şey hoş görülemez.

Bildiği ya da başkalarından duyduğu öteki siyah kasabaların hepsi ya beyaz kasabalara boyun eğdi ya da onlara karışıp kayboldu; bir başka deyişle, tıpkı Haven gibi kuruyup küçüldüler, taş oymalara dönüştüler.

Arapsaçı otlar arazinin dış çizgilerini silikleştirdi, kayıp pencere pervazlarının gerisindeki duvar kâğıtları çürüdü, dersliğin zemini çan kulesine doğru uzayan daha yaşlı ağaçlar tarafından kenara itildi. 1905’te bin olan kasabalı sayısı, 1934’te beş yüze indi. Sonra iki yüze, pamuk tükenince, demiryolu şirketleri rayları başka yöne çevirince de seksene. Bir zamanlar geniş bir aileyi rahatça geçindiren çiftçilik, evlenen her erkek çocuğun kendi payını alması, daha sonra da bunu çocukları için daha küçük parçalara bölmesiyle kırıntı çiftçiliğine dönüştü; sonunda parçacıkların, kırıntıların sahipleri (“lanet olsun” deyip gidenlerin dışındakiler), beyaz yatırımcılardan gelen her türlü öneriye kucak açtılar. Buradan bir an önce kurtulup şanslarını başka yerde deneyeceklerdi. Bu kez büyük bir kentte ya da küçük bir kasabada  yeter ki çoktan kurulmuş bir yer olsun.

Ama onlar, hepsi de savaşa katılmış olan bu eski askerler farklı düşünüyordu. Haven’ı (ve Haven’ın çağrıştırdığı her şeyi) sorgusuz sualsiz seven bu insanlar bağlılıklarını hiç yitirmediler, Bataan’dan Guam’a, Iwo Jima’dan Stuttgart’a, nereye giderlerse gitsinler bu bağlılığı özenle beslediler; aynı şeyi yeniden yapmayı kafaya koymuşlardı. Mutfaktaki fırının kapağına dokununca tasarımına, sağlamlığına hayran oldular. Uzunluğu, eski kasabasının tam ortasında duran tuğla fırınla aynı. Birleşik Devletler’e geri dönünce fırını parçalara ayırdılar, tuğlalarını, ocak taşını ve demir kapağını üç yüz doksan kilometre batı ya taşıdılar – bir zamanlar, çokbilmiş bir hükümetin “tahsis edilmemiş arazi” diye tanımladığı, eski Creek Nation’dan çok çok uzağa. Fırın’ın demir kapağının eski yerine takıldığı, aşınmış harflerin herkes görebilsin diye güzelce parlatıldığı töreni çok iyi anımsıyorlar.

Sözcüklerin tıpkı 1890’da, yeniyken olduğu gibi gıcır gıcır parlaması için kolları sıvamış, altmış iki yıllık isten, hayvan yağından arındırmışlardı; bu temizliğe kendisi de katılmıştı. Yaptıkları şey (büyükbabalarının kurduğu bir şeyi parçalamak) acı verdiyse bile, o âna kadar çektikleri acıyla ve sıfırdan başlamadıkları takdirde onları bekleyen sonun getireceği acıyla kıyaslanamazdı elbette. Onlar, dünyayla savaşmış “yeni” babalardı; dünyayı kurnazca alt eden Eski Babalar’ın gerisinde kalamazlardı (kalmayacaklardı); ataları Haven’ı çamurun içinden çekip çıkarmıştı, yoktan var ederken tehlikenin ya da doğal afetlerin onları engellemesine izin vermemiş, kazandıkları zaferi bir anıtla damgalamışlardı: Bir Fırın.

Bir baş kadar yuvarlak, arzu kadar derin. At arabalarının içinde ya da yakınında yaşayan, yemeklerini açık havada pişiren, barınak niyetine çimenleri, ağaç dallarını kullanan Eski Babalar’ın ilk yaptıkları şeydi o: El ele verdiler, onları besleyen, ölümsüzleştiren, kusursuz, dev boyutlu bir Fırın yaptılar. Fırın bitip de (tek tek, özenle ziftlenmiş, açık renkli tuğlalar, geniş, havadar baca, sağlam kancalar, güvenli ızgara, arka delikten kesintisizce girip çıkan hava akımı, yangın kapısının iskandil kurşunu) her şey tamamlanınca, demirci işe koyuldu. Fıçı çemberlerinden, sapı kırılmış baltalardan, eski kazanlar ve eğrilmiş çivilerden, bir buçuk metreye yarım metre büyüklüğünde demir bir levha yaptı ve Fırın ağzının tabanına yerleştirdi. Sözcüklerin nereden geldiği hâlâ bilinmiyor. Bir yerden duymuş ya da uydurmuş olabilirdi; belki de arabasında, el aletlerinin üzerine kıvrılmış uyurken kulağına fısıldanan bir şeydi. Adı Morgan’dı; demirden döktüğü sözcükleri kendi mi akıl etti, yoksa çaldı mı, kimse bilmiyor: İlk başta onları kutsayan, sonra kahreden, en sonunda da kaybettiklerini bütün dünyaya ilan eden sözcükler.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Süleyman’ın Şarkısı ~ Toni MorrisonSüleyman’ın Şarkısı

    Süleyman’ın Şarkısı

    Toni Morrison

    Nobel ve Pulitzer ödüllü Toni Morrison’dan toplumun dışlanmış, horgörülmüş, ötekileştirilmiş kesimlerinin yakın tarihine tanıklık eden modern bir klasik daha: Süleyman’ın Şarkısı. Tahakkümden kurtulmaya, ırkçılığın...

  2. Sula ~ Toni MorrisonSula

    Sula

    Toni Morrison

    Edebiyat tarihine armağan ettiği ölümsüz karakterler ve çarpıcı kurgularla dünya edebiyatının önde gelen isimlerinden, Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison ırk ve cinsiyet ayrımcılığını görünür...

  3. Katran Bebek ~ Toni MorrisonKatran Bebek

    Katran Bebek

    Toni Morrison

    Nobel ve Pulitzer ödüllü Toni Morrison Katran Bebek’te, iki farklı kutuptan insanı birbirine yaklaştıran aynı tarihsel sömürü lekesini bambaşka bir perspektiften ele alıyor. Köleliğin...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. El Greco’ya Mektuplar ~ Nikos KazancakisEl Greco’ya Mektuplar

    El Greco’ya Mektuplar

    Nikos Kazancakis

    Hafızamdan hatırlamasını istiyorum, hayatımı havadan toparlıyorum, generalin karşısındaki asker gibi dimdik duruyor ve El Greco’ya mektuplar yazıyorum; çünkü aynı Girit toprağından yoğrulduk, yaşayan ya...

  2. Şifre ~ Camilla Lackberg-Henrik FexeusŞifre

    Şifre

    Camilla Lackberg-Henrik Fexeus

    Korkunç bir cinayet… Dedektif Mina Dabiri daha önce böyle bir vakayla hiç karşılaşmamıştır. Bir parkın hemen dışında kılıçlarla delinmiş bir sihirbaz kutusu ve içinde...

  3. Elit ~ Kiera CassElit

    Elit

    Kiera Cass

    Sarayda 6 kız… Savaş kızışıyor. “Babamdan gelen mektubu ellerimde tuttum. Aspen’in prenses olamayacağımdan emin oluşu aklıma geldi. Halk oylamasında en sonuncu olduğumu hatırladım. Maxon’ın...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur