Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Dünyayı Değiştiren On Domates
Dünyayı Değiştiren On Domates

Dünyayı Değiştiren On Domates

William Alexander

Egzotik Bir Süs Bitkisi Nasıl Kültür Tarihinin Vazgeçilmezi Haline Geldi?

Domates, 1500’lerde bir gece yarısı, bir geminin ambarında Yeni Dünya’dan Avrupa’ya göç eder. Yüzyıllarca tarihin çöplüğünde kaybolur, zehirli olmakla suçlanır, henüz sert ve yeşilken toplanır; hayat bu ya, hem dünya mutfaklarının en popüler aktörlerinden biri, hem de endüstriyel gıdalardan hoşnutsuzluğumuzun sembolü haline gelir.

Peki maceraların, enteresan tarihî figürlerin, çeşit çeşit yiyeceğin, biraz da komplo teorisinin eksik olmadığı bu yolculuk boyunca neler yaşandı? William Alexander, Dünyayı Değiştiren On Domates’te domatesin ilginç gerçeklerle dolu tarihçesini konu edinirken gıdaya ilişkin en güncel sorunlarımıza da değiniyor ve okura alışılmışın dışında bir uygarlık tarihçesi sunuyor.

 “William Alexander, domatesin dünya mutfağı ve kültürü üzerindeki etkisini konu alan bu turda bize eşlik eden eğlenceli bir rehber. Tarih, botanik, hatırat ve seyahatnamenin kendine özgü bir karışımı olan Dünyayı Değiştiren On Domates, büyüleyici ve iştah açıcı bir kitap.” –Amy Stewart, New York Times çoksatan yazarı

DE’ MEDICI’NIN POMODORO’SU

Önce İsim Verilen, Sornra da Unutulan Tuhaf, Yabancı Bir Sebze

Pisa, İtalya. Azizler Günü Arifesi, 1548.

Toskana Grandükü Cosimo de’ Medici, kâhyasından dükün Floransa dışındaki malikânesinden bir sepet yollandığı haberini alınca, Palazzo Vecchio’nun uzun merdivenlerinden aşağı indi. Ev halkı, Yeni Dünya’dan gelen bu garip sebzenin takdimine tanıklık etmek üzere toplandı. Domates, ülkenin en ünlü ve nüfuzlu isimlerinden Cosimo de’ Medici tarafından İtalya’ya takdim edilmek üzereydi; böylesine önemli bir olayın elçisi olarak ondan iyisi düşünülebilir miydi zaten? Sanata ve bilime yaptığı sınırsız yatırımlarla tanınan Grandük, sosyal hayata karıştığı on yedi yaşından bu yana, Toskana’daki sayısız mülkünden biri olan Villa di Castello’nun ziyaretçilerini şaşırtan mısır sıralarından da belli olduğu üzere, Yeni Dünya bitkilerine özel ilgi duyan amatör bir botanikçiydi ve kısa süre önce Pisa’nın ilk botanik bahçesini finanse etmişti. Üstelik İspanyol karısı Eleonora di Toledo’nun İspanya’daki ailesinin, Amerika’dan gelen Cosimo artık domatese el atmıştı; bu yabancı sebzenin kaderi, sadece İtalya’yla neredeyse eş anlamlı sayılmakla kalmayıp Amerikan ketçabından Hint tikka masalasına kadar tüm dünya mutfağını etkileme yolunda ilerlemeye başlamıştı bile.

Kesinlikle efsanevi bir andı bu! Peki, sonra ne vardı? Pizza ve spagettinin doğuşu mu? Michelangelo’nun davet edileceği bir şölen mi? Kâhya bu dramatik anı saygılı, hatta neredeyse Kitab-ı Mukaddes’e özgü ifadelerle kayıt altına alınmıştı: “Ardından sepet açıldı ve hepsi birbirlerini epey düşünceli bakışlarla süzdüler.”

Sonra ne söylediklerini kaydetmemişti, ancak gözlerini gökyüzüne dikip şöyle düşünmüş olmalılar: Bu fanculo da ne??? Ertesi günün geleneksel bir bayram günü olan Azizler Yortusu olduğu göz önüne alındığında, akıllara domateslerin bu şölende kullanılmak üzere gönderilip gönderilmediği sorusu geliyor. Ancak akşam yemeğinde domates servis edilmedi. Ne o gün, ne de ertesi gün. Ne sonraki yıl, ne de sonraki on yıl. Ne de sonraki yüzyılda. Aslında, İtalyan mutfağıyla İtalya’ya endemik bir bitki olduğunu varsaymanın (itiraf etmeliyim ki bunu ben de yaptım) hoş görülebileceği kadar iç içe olan bu sebze, sonraki üç yüz yıl boyunca İtalyan mutfağında yer almayacaktı. Yine de bu olay, domatesin İtalya’ya gelişinin belgelenmiş ilk örneğini temsil ettiği için tarihe geçti. Üstelik kâhya, sepetin malikâneye sağ salim ulaştığını belirten nazik notunda, Yeni Dünya’dan gelen bu tuhaf sebzeden Avrupa’da konan ilk ismiyle, yani pomodoro diye söz etmiştir.

Palazzo Vecchio’da yerini alan en son Yeni Dünya ithâlâtına gelince; şu anki sakinlerinin benimle ne yapacaklarını da, Amerika’dan kalkıp günümüzde prefettura, yani Pisa şehrinin hükümet merkezi olarak hizmet veren bu yere gelmek için onca yolu neden teptiğimi de tam olarak anlayamadıkları açık. Bir zamanlar dükleri ve düşesleri (en azından bir seferinde de domatesleri) ağırlayan saray, artık balıkçılık ruhsatı almak veya verginizi ödemek için gelebileceğiniz bir ofisten ibaret. Cosimo de’ Medici’nin görkemli baron odaları, metal masalarla ve dosya dolaplarıyla dolu ofislere dönüştürülmüş, kristal avizelerin yerini sert floresan aydınlatmalar almış; hepsinden daha hazin olansa, buradaki hiç kimsenin, (her ne kadar benim sözüme neşeyle katılmaya istekli görünseler de) eski palazzonun botanik açısından teşkil ettiği önemin kesinlikle farkında olmaması.

Tamam; içeri domatesleri anan bir plaket yerleştirmelerini beklemiyordum elbette –Cosimo domateslerle bir şeyler yapmış olsaydı, belki. Üstelik Pisa’da kesinlikle daha büyük tarihî öneme sahip bir iki yer var ve bunlardan biri de orantısız bir kule, ancak yine de biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Rehberimmiş gibi davranan sekreter, Office Depot ürünlerinden oluşan dekoru şaşkın bakışlarla süzdüğümü fark etmiş olacak ki şöyle diyor: “Bütün tarihî binaları olduğu gibi korusaydık, bu şehirde ne barınabilir ne de çalışabilirdik. Burası İtalya.”

Bu yeterince makul bir açıklama ve sanırım Cosimo’nun günümüzün en muhteşem sanat galerilerinden biri olan Floransa’daki Uffizi’yi idari ofis alanı olarak inşa ettiği gerçeğiyle –bunu kim tahmin edebilirdi ki?– fazlasıyla uyuşuyor. Yani tersi durum da geçerli. Ancak bu gerçek, şu anda bu ulvi yolculuğu düzenlemek için aylarca İtalyan bürokrasisi, dil engeli, bir de küresel salgınla uğraştıktan sonra (geçmişe dönüp bakınca, İtalya’da balık tutmak istediğimi söylemiş olmalıydım) ufak bir teselli olsa da bir oda dolusu fotokopi makinesini görmek için altı bin beş yüz kilometre yol kat ettiğim gerçeğini değiştirmiyor.

Sekreter beni kasvetli ofislerden, sonra da bir avludan geçirerek palazzonun restore edilmemiş bir kanadı olduğunu söylediği yere götürüyor; prefetto, yani bölge idarecisi, bu binanın merdivenleri korkuluğa oyulmuş etkileyici bir aslan başı tarafından korunan ikinci ve üçüncü katlarında yaşıyor. Sonra sekreter beni bir kapıdan içeri yönlendiriliyor ve –Bu fanculo da ne??? – Cosimo’nun, neredeyse bir uçtan diğerine uzanan ahşap bir masanın hâkim olduğu eski mutfağındayız. İç mekâna tesisat döşenmiş ve cihazlar güncellenmiş (prefetto’nun üst katında kendi konutunun mutfağı bulunuyor; burasıysa resepsiyon gibi etkinlikler için kullanılıyor), ancak bana söylendiğine göre mutfak, Cosimo’nun zamanından bu yana neredeyse olduğu gibi korunuyormuş.

Bu havadar ve ferah mutfak, yarım düzine aşçının rahatlıkla çalışabileceği kadar geniş, ancak dikkatimi asıl çeken, on altıncı yüzyıldan kalma, duvarlara kadar uzanan çarpıcı mavi-beyaz renkteki karo zemin oluyor. Açıkçası dağınık bir hazırlık sürecinin ardından mutfağın yerden tavana kadar paspaslanabilmesini kıskanmadım desem yalan olur.

Ağır ahşap panjurlarla çerçevelenmiş bir çift pencere, içeri bol miktarda doğal ışık sağlıyor ve mutfağın ana yola ve caddenin tam karşısından geçen Arno Nehri’ne doğrudan erişimi bulunuyor. Sekreter bana, karadan veya denizden saraya gelen her şey mutfaktan teslim alındığından, bu erişimin çok önemli olduğunu söylüyor. “Bir saniye; yani bu-” Ben cümlemi bitiremeden gülümseyerek onaylıyor. Evet, burası tam olarak de’ Medici hane halkının başka bir uygarlıktan gelen gizemli meyve sepetini selamlamak için toplandığı yer. Ama onları pişirdikleri yer değil.

Cosimo’nun domatesleri nasıldı? Kâhyası insanı çıldırtırcasına herhangi bir açıklama yapmamış olsa da kasabanın içinden geçip katedrale giderken bu konuda en azından bir fikir edinebileceğimi umuyorum. Bu, doğal olamayacak kadar beyaz ve en azından benim gözümde, bir tur grubunun hepsi aynı tarafa yönelse, bir poker fişi yığını gibi yıkılabilecek kadar eğri bir kulenin gölgesinden geçmeyi gerektiriyor. Pisa Kulesi’ne tırmanabilir misin? Çok şaşkınım; Cosimo’nun domateslerini boş verdiği 149 yıl boyunca varlığını sürdüren (ve güneye meyleden) bu paha biçilmez kent simgesinin, adı Quasimodo olmayan herkese kapalı olduğunu düşünmüştüm.

Hazır bahsi geçmişken geleceğin kule inşaatçıları şunu not etsin: Pisa, Yunanca “bataklık arazi anlamına geliyor. Belki bir dahaki sefere, inşa etmeye niyetlendiğiniz devasa kulenizi, adı “ana kaya” anlamına gelen bir şehre dikersiniz.

Kule bugün bölgedeki ana cazibe merkezi olmasına karşın, aslında bitişiğindeki katedrale eşlik etmesi için sonradan inşa edilmiş bir çan kulesiydi; 1118’de tamamlandığında Avrupa’nın en büyük ve en görkemli çan kulesi unvanını almıştı. Ancak şu anda, orijinal kapılarının bir yangında kül olmasının ardından 1600’de dökülen “yeni” kapılarıyla hizmet veriyor. Özenle süslenmiş bu üç bronz kapı, salatalıklar, bezelye kabukları, elmalar, fındıklar, sincaplar, kaplumbağalar gibi hem yerel hem de egzotik flora ve faunadan oluşan frizlerle çerçevelenmiş Eski ve Yeni Ahit tasvirleriyle bezeli panellerden oluşuyor. Hatta bu bezemelerin arasında bir gergedan bile var; Cosimo’nun hem kuzeni olan hem de 1537’de en iyi arkadaşı tarafından öldürülmesiyle iktidara gelmesini sağlayan Floransa Dükü selefi Alessandro de’ Medici’nin amblemini tasvir ediyor. Ve yakından bakarsanız, orada, en sağdaki kapının sol alt tarafında, zamanda donmuş gibi duran bir domates görüyorsunuz. Bugünün tipik domates türüne pek benzemese de domates olduğu kesin.

Üzerindeki yarıklarla, sakızkabağı gibi altı boğuma ayrılmış. Pürüzsüz, yuvarlak domateslerin iki yüzyıl daha tezgâhlarda yer almayacaktı, fakat Pisa pazarlarında hâlâ tercih edildiğini fark ettim. Katedral kapıları, 1563’te Cosimo de’ Medici tarafından kurulan prestijli sanat akademisi Accademia delle Arti del Disegno’nun seçkin üyelerinden Flaman heykeltıraş Giambologna’nın atölyesinde inşa edildi. Yine Cosimo! Aslında Cosimo, Giambologna’yı iyi tanıyordu, ancak kendi domatesleri ile Giambologna’nın domatesleri arasında ilginç bir bağlantı olabileceği fikri, Grandük’ün kapıların inşasından çeyrek asır önce elli dört yaşında öldüğü gerçeğiyle sarsılıyor. Yine de kapıda bir (aslında iki) domates tasvirine yer verilmesi, bize pomodoronun 1600’ler İtalya’sında varlığını sürdürdüğünü ve iyi durumda olduğunu gösteriyor. Sadece o zamanlar yenmiyordu.

Aslında Yeni Dünya’dan getirilen diğer yenilebilir bitkiler hızla benimsenmişti. Mısır öğütülerek irmik haline getiriliyor, fasulyeyse çorba ve güveçlere ekleniyordu; ayrıca çok geçmeden tüm Avrupa tütün nedeniyle duman altı olacak, patates birtakım felaketler sonucunda köylülerin temel besin maddelerinden biri haline geleceği çok uzaklardaki İrlanda’ya bile ulaşacaktı. Bunların hepsi de İtalyanlar domates yemeye başlamadan önce gerçekleşti. Peki, domates tüketiminin bu kadar geç başlamasının nedeni neydi?

Bu soruyu İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesinde, Pisa’nın birkaç saat kuzeyinde bulunan, dünyanın domatese adanmış tek müzesi Museo del Pomodoro’daki rehberlerden Giulia Marinelli’ye soruyorum. “Domates yıllarca süs bitkisi olarak kabul edildi,” diyor; ilginç bulunarak botanik bahçelerinde yetiştirilmiş. “Üstelik Meksika halkının bu meyveleri hem pişirerek hem sos haline getirerek hem de çiğ halde yediğini daha on altıncı yüzyılda keşfetmiş bir Fransisken’in varlığına karşın.” Bu Fransisken, İstila’nın hemen ardından, 1529’da, misyoner olarak Meksika’ya giden İspanyol Bernardino de Sahagún olmalıydı. Orada ne kadar kalmayı planlamıştı bilmiyorum, ancak muhtemelen hayatının altmış bir yılını, yani geri kalanını orada geçirdi. Aztek kültüründen, hatta Cortés’in ‘olağanüstü derecede harika’ bulduğu Tenochtitlán şehrinden geriye kalanlar bile Bernardino’yu büyülemeye yetmişti.

İstilacılar için için yanan bir harabeye dönüştürmeden önce, küçük tekneler ve kanolarla dolu kanallarla bölünen bu ada şehri, ana karaya beş farklı geçitle bağlıydı ve parklar, bahçeler, meydanlar ve Avrupa’nın hayal bile edebileceğinden çok önce– hayvanat bahçeleriyle göz alıyordu. Tenochtitlán (bugünkü Mexico City bölgesi) belki de dünyanın en büyük, en temiz ve en müreffeh şehriydi; kuyumcuları, Rönesans Avrupa’sının en iyi zanaatkârlarının hünerlerine rakip incelikte ve karmaşıklıkta eserler üretiyordu.

Aztek uygarlığının gelişmişliği, çoğu chinampalarda, yani yüzen çiftliklerde gerçekleştirilen tarım faaliyetlerinde bile kendini gösteriyordu. Sığ göl yataklarına dikdörtgen bir ızgara düzeninde dikilmiş kazıkların arasına saz dokunması ve daha sonra su altındaki kutuların organik malzemelerle (insan atıkları dahil) doldurulmasıyla inşa edilen toplam 2,3 milyon dönümlük bu akuaponik çiftliklerde mısır, Şili biberi, kabak, fasulye ve Azteklerin xitomatl olarak adlandırdığı kırmızı veya sarı renkte yuvarlak bir sebze yetiştiriliyordu. Görünüşe göre, bezelye boyutundaki meyvelerin bilhassa sevilmediği ya da ekilmediği Peru ve Ekvador kıyılarındaki dağlık alanların yerlisi olan domates, İspanyolların gelişinden en az bin yıl önce Meksika’da evcilleştirilmişti.

Aztekler domateslerle çorbaları ve yahnileri tatlandırıyor, onları biberlerin yanında kızartarak tüketiyor ya da çiğ domatesi Şili biberleri ve otlarla karıştırarak et, balık, bazen de bir Aztek zafer şöleni spesiyali olarak bozguna uğratılan insanlarla birlikte tüketmek üzere, İspanyolların salsa (sadece “sos” anlamına geliyor) dediği karışımı elde ediyorlardı. Bir istilacı, savaş arifesinde düşman kampından pişmekte olan domateslerin endişe verici kokusunu aldığını ve yemekteki eksik malzemenin kendisi olduğunu tahmin ettiğini bildirmişti; bu, elimizdeki ilk domatesli İspanyol domates güveci tarifi olabilir.

Bernardino de Sahagún Tenochtitlán’da, yirmi birinci yüzyıl Amerikan çiftçi pazarını utandıracak bolluk ve çeşitlilikte domates bulmuştu: Domates tüccarı büyük, küçük, yeşil, yaprak şeklinde, ince, tatlı, büyük yılan şeklinde ve meme ucu şeklinde domatesler satıyor. Ayrıca elinde çakal domatesleri, kum domatesleri ve sarı, çok sarı, fazlasıyla sarı, kırmızı, çok kırmızı, fazlasıyla kırmızı, kıpkırmızı, parlak kırmızı, kırmızımsı, şafak pembesi domatesler de mevcut. Sonra ekliyor: “Ancak domatesleri kimden satın aldığınıza dikkat edin, çünkü kötü tüccarlar ezik, çürük ve ishal eden domatesler satıyor.” (Bazı şeyler asla değişmez.) Fransisken Sahagún, yerel bir kültürü incelemek için yaşlıları ve kadınları birer kaynak olarak değerlendirmek, yerli Nahuatl dilini öğrenmek ve yerel bir dünya görüşü çerçevesinde tarih yazmak da dahil olmak üzere, yöntemsel stratejilere öncülük etme konusundaki özgün çalışması nedeniyle ‘tarihteki ilk antropolog’ olarak anılmaktadır.

Tüm bu incelemelerini de Aztek kültürü konusunda çığır açan La Historia General de las Cosas de Nueva España (Yeni İspanya’daki Şeylerin Genel Tarihi) başlıklı 2400 sayfalık çalışmasıyla taçlandırmıştır.

Bernardino incelemelerini, Aztek kültürüyle (ve beslenme düzenleriyle) ilgili ayrıntılı araştırmasının taslaklarını belirli aralıklarla İspanya ve Vatikan’a göndermek suretiyle, 1590’da hayatını kaybedene kadar sürdürdü. Anlattıkları, domateslerin tüketilebilirliği hakkındaki tüm soru işaretlerini ortadan kaldırmış olmalıydı. “Ancak,” diyor Giulia, “bu el yazması 1829’a kadar yayımlanmadı.”

Bernardino Batı dinine ve kültürüne geçirmek üzere gönderildiği kâfirlere biraz fazla sempatik davrandığından –tam tersi nedenle değil– kilise, kitabın basımını engellemişti. Ve İspanyol monarşisinin yayımlanmasını isteyeceği son şey, yerlilerin gözünden anlatılan bir İstila hikâyesiydi. “Yani tam üç yüz yıl boyunca,” diyor Giulia, hafifçe içini çekerek. Ancak kitap ilk basıldığında, domatesin erken dönemdeki statüsünde pek bir fark yaratmamış olabilir. Diğer İspanyol misyonerler ve doğa bilimcileri de domatesin Meksika’daki kullanımını belgelemişti, ancak onları kullanmak, getirmekten de zordu; yeşilken yenmiyor, kısa sürede olgunlaşıp çürüyor, pişirildiğinde dağılıyor ve ne kıvam ne de tat açısından Avrupa mutfağındaki herhangi bir şeye benziyordu.

Domatesin halkın dikkatini çekmek için Amerika’dan neredeyse her hafta gelen düzinelerce heyecan verici yeni yiyecekle –toplam 127 farklı türde bitkiyle– rekabet etmesi gerekliliği de cabası. Kabul edelim ki domatesi ne kadar seversek sevelim, çikolatayla kıyaslayamayız bile.

Domates Avrupa’ya ne zaman geldi? İstila’ya ilişkin çoğu olayı saatine kadar saptayabilsek de tarihçiler, domatesin ana karaya ulaştığı on yılı dahi belirleyemediler, çünkü Seville Limanı’nda quinto realleri* toplayan Kastilyalı vergi tahsildarları, kalyonlardan çıkan tüm madenî paraları, kolyeleri ve gümüş tabakları titizlikle kaydederken, bitkilere, hele de tohumlara, dönüp bakmıyordu bile. (Bu yüzyılın gelecekteki tarihçileri, bu tür konuları incelemekte bu kadar zorlanmayacak; örneğin, Mayıs 2018’de, havaalanından aldığım sandviçle sınırdan içeri bir dilim domates sokmaya çalışma çabam,muhtemelen ABD Millî Güvenlik Bakanlığı tarafından hayatım boyunca “tarımsal ihlalci” olarak fişlenmeme neden oldu. Domates de berbattı ayrıca.) Giulia domatesin, İtalya’da yayılmaya başladığında İtalyanlara hangi kısmının yenebildiğinden bile emin olamadıkları kadar yabancı geldiğini söylüyor. Bazı gurmeler, yapraklarını yedikten sonra bunun yenebilecek bir bitki olmadığını söylemişlerdi. Üstelik Giulia’nın dediğine göre, ‘çoğunluk tarafından zehirli ilan edilmişlerdi”. (Yaprakları büyük oranda zehirlidir.) İtüzümü ailesinden gelmesi de domatese hiçbir fayda sağlamamıştı elbette, çünkü akrabası olan itüzümü, yani belladonna, gezegendeki en zehirli bitkilerden biridir ve frengiden daha fazla papa, kardinal ve Roma imparatoru öldürmüştür. İtalyancada “güzel kadın” anlamına gelen belladonnanın zehirliliği, o tehdit barındırmayan ismini yalanlıyor; İtalyan kadınları bu bitkiyi eskiden göz bebeklerini göz kamaştırıcı bir boyuta getirmek için kullanıyor ve belki de sürekli kullanımı sonucunda o donnalar bellalıktan körlüğe terfi ediyorlardı. Yine de itüzümü ailesinin, belladonnadansa domatesle kesinlikle daha yakından akraba olan patlıcan ve biber gibi diğer üyeleri uzun zamandır İtalyan diyetinin bir parçasıyken, domatesin neden zehirli olarak nitelendirildiğini –hatta öyle olup olmadığını incelemek gerekiyor.

Aslında domates, on altıncı yüzyıl botanikçileri tarafından ara sıra yeni bir patlıcan türü olarak tanımlanmıştı, dolayısıyla zehirli olmadığı da biliniyordu. Domates 1600’lerin başına kadar tüketilmemişti ve muhtemelen girdiği ilk mutfaklar da ülkeye giriş limanı Sevilla’yı da kapsayan İspanyol eyaleti Endülüs’teydi. Sevilla’daki Hospital de la Sangre’dan alınan kayıtlarda, 1608 yazında domates alımı yapıldığı görülüyor, ancak hastaları daha fazlası için ortalığı ayağa kaldırmamış olacak ki hastaneye bir daha hiç domates alınmamış. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İspanyol domatesleri önce Aztek tarzında, yağda biberle sotelenerek tüketiliyordu. İspanyollar ancak on dokuzuncu yüzyılda,yani domatesin Avrupa’ya gelişinden tam üç yüz yıl sonra, geleneksel yemekleri gazpacho ve paellaya domates ekleyebildi Aslında, İspanya’nın domatese on altıncı yüzyıldaki en büyük katkısı, onu ‘keşfetmesinin’ yanı sıra, tomatillo ile karıştırması olabilir. Aztekler, domatesi xitomatl, (uzaktan akrabası olan) tomatilloyu da miltomatl olarak adlandırıyordu; iki ismin de kökü olan ve ‘yuvarlak meyve’ anlamına gelen tomatl, aldığı eklerle farklı anlamlar kazanıyordu.

Ne yazık ki on altıncı yüzyılın İspanyol yazarları, iki ismin de sadece kökünü alarak iki türü de tomate olarak adlandırdılar; üstelik bunu yapanlar arasında İspanya’nın en önde gelen doktoru ve doğa bilimcisi Francisco Hernández de vardı.

Hernández, Kral II. Philip tarafından 1571’de Yeni Dünya’nın flora ve faunasını incelemek üzere Meksika’ya gönderilmişti. Beş yıl sonra, orada keşfettiği bitki ve hayvanları ayrıntılarıyla betimlediği on altı ciltlik bir derleme hazırladı. Her ne kadar dikkatsizce hazırlanmış terminolojisi nedeniyle domatese ilişkin bölümünde bir tomate illüstrasyonu yer alsa da takdire şayan bir çalışmaydı. Fakat domates/tomatillo hatası, sebzelerin peşinden İtalya’ya (ve gördüğünüz gibi, neredeyse İngilizceye de) kadar gelmiş, burada her iki sebze de pomodoro oluvermişti; bu hata, iki sebzenin uzmanlarını da hâlâ çileden çıkarıyor.

İtalya’da domatesler ilk olarak zenginler tarafından ve egzotik şeylere duyulan bir merakla tüketilmeye başlandı; günümüzün maceracı gurmelerinin Japonya ziyaretleri sırasında potansiyel olarak ölümcül bir kirpi balığı türü olan fuguyu denemeleri gibi. Ancak Avrupalıların büyük kısmı domatesi, yenebilir bir bitki olarak kabul edildikten sonra bile, Rönesans boyunca pek yemedi ki bunun asıl nedeni de bizzat Rönesans’tı.

Tuhaf ama Avrupa’yı Karanlık Çağ’dan çıkaran eşi görülmemiş bu kültür ve öğrenme dönemi, domatesin üç yüz yıllık karanlık çağının başlamasına katkıda bulunmuş olabilir. Peki ama nasıl? Pekâlâ, Rönesans’ın fitilini ateşleyen, klasik eski zaman uygarlıklarının yeniden keşfedilmesi ve takdir edilmeye başlanmasıydı; yani Antik Roma ve Yunan kültürüyle eski olan her şey yeniydi artık. Bu yenilik bazen de kelimenin tam anlamına karşılık geliyordu; Michelangelo’nun, Lorenzo de’ Medici’nin (dostumuz Cosimo’nun yarı kuzeni sayılır) mahkemesinde çırak olarak geçirdiği gençlik yıllarını takip eden en eski çalışmalarından biri, antik bir Roma aşk tanrısının o kadar inandırıcı bir kopyasıydı ki vicdansız bir tüccar tarafından biraz yıpratılarak ortaya yeni çıkarılan bir eser olarak satılmıştı. Sahtecilik kısa sürede ortaya çıkmış (eserdeki değil, yaşlanmadaki kusurlar nedeniyle), ancak klasik eserleri kopyalama yeteneği Michelangelo’nun henüz başlamamış kariyerini bir skandalla sona erdirmek şöyle dursun, genç sanatçının yetenekli bir heykeltıraş olarak yeniden doğmasını sağlamıştı. Aslında sahte eseri satın alan Roma kardinali o kadar etkilenmişti ki sahteciliği kınarken bile, Michelangelo’yu Roma’ya getirmesi için aynı sahteciyle anlaşmıştı.

Gerisi zaten malum. Michelangelo’nun kariyerine bile isteye sahteciliğe bulaşarak başlayıp başlamadığına ilişkin soruysa hâlâ tartışma konusu.

ve Yunan kültürüyle eski olan her şey yeniydi artık. Bu yenilik bazen de kelimenin tMichelangelo kariyerinin diğer ucunda, Antik Roma’nın o zamana ulaşabilmiş tek atlı heykeline, Roma İmparatorluğu’nu MS 161- 180 arasında yönetmiş İmparator Marcus Aurelius’un gerçeğinden de büyük bronz tasvirine layık bir ortam sağlamak amacıyla, Roma’daki Capitoline Tepesi’nin eteğindeki meydanı yeniden tasarlamakla görevlendirildi. Şimdi konuyu bağlayalım; Rönesans domatesini alaşağı eden, muhtemelen Marcus Aurelius’un kişisel doktoru Bergamalı Galen’di.m anlamına karşılık geliyordu; Michelangelo’nun, Lorenzo de’ Medici’nin (dostumuz Cosimo’nun yarı kuzeni sayılır) mahkemesinde çırak olarak geçirdiği gençlik yıllarını takip eden en eski çalışmalarından biri, antik bir Roma aşk tanrısının o kadar inandırıcı bir kopyasıydı ki vicdansız bir tüccar tarafından biraz yıpratılarak ortaya yeni çıkarılan bir eser olarak satılmıştı. Sahtecilik kısa sürede ortaya çıkmış (eserdeki değil, yaşlanmadaki kusurlar nedeniyle), ancak klasik eserleri kopyalama yeteneği Michelangelo’nun henüz başlamamış kariyerini bir skandalla sona erdirmek şöyle dursun, genç sanatçının yetenekli bir heykeltıraş olarak yeniden doğmasını sağlamıştı. Aslında sahte eseri satın alan Roma kardinali o kadar etkilenmişti ki sahteciliği kınarken bile, Michelangelo’yu Roma’ya getirmesi için aynı sahteciyle anlaşmıştı. Gerisi zaten malum.

Michelangelo’nun kariyerine bile isteye sahteciliğe bulaşarak başlayıp başlamadığına ilişkin soruysa hâlâ tartışma konusu.

Rönesans’ı şekillendiren klasisizmi kucaklama akımı, kesinlikle sanat ve mimariyle sınırlı kalmamıştı. Antik edebiyat, bilim ve tıp –olduğu gibi– ortaya çıkarılmış, hayatı daha iyi yaşamanın ipuçlarını yakalamak amacıyla mercek altına alınmıştı. Ve Rönesans İtalyanları, Galen’den öğrenecek çok şey olduğuna inanıyorlardı. Yunanistan’da doğan Bergamalı Galen, bir doktorun Juggernaut’uydu; Doktor Spock, Doktor Salk ve Doktor Oz’u bünyesinde barındırıyordu. Otuz üç yaşında Roma’ya yerleştikten sonra, birkaç imparatorun doktoru olarak görev yapmak suretiyle, hızla en çok aranan doktorlar listesinin üst sıralarına yükselmişti; bu başarısı, akranları arasındaki mevcut meslektaş kıskançlığını daha da kışkırtmış (aslında bu hissin kendisinde olmadığında inanıyordu) ve Galen’i sürekli zehirlenme korkusuyla yaşamaya mahkûm etmişti.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Popüler Bilim
  • Kitap AdıDünyayı Değiştiren On Domates
  • Sayfa Sayısı304
  • YazarWilliam Alexander
  • ISBN9786050846980
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2023

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur