Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Eşyanın Dilinden Anlamak
Eşyanın Dilinden Anlamak

Eşyanın Dilinden Anlamak

Matthew B. Crawford

Gün boyu bilgisayar başında çalışırken tam olarak ne “iş” yaptıklarını kendilerine bile açıklamakta zorlanan günümüz zihin emekçileri, anlamlı bir hayattan giderek uzaklaştıklarını, adını koyamadıkları…

Gün boyu bilgisayar başında çalışırken tam olarak ne “iş” yaptıklarını kendilerine bile açıklamakta zorlanan günümüz zihin emekçileri, anlamlı bir hayattan giderek uzaklaştıklarını, adını koyamadıkları bir şeylerin eksikliğini hissettiklerini daha sık dile getirir oldular. İnsana kendini aciz ve edilgen hissettiren, kullanıp atmaktan öte ilişki kuramadığımız tüketim ürünleri de bu yabancılaşma hissini pekiştiriyor. Acaba elle tutulur ve hissedilir dünyadan giderek kopuyor olabilir miyiz?

Felsefe doktorasının ardından Washington’daki bir düşünce kuruluşunda başladığı kariyerini bırakıp motosiklet tamirhanesi açan Matthew Crawford, liseden sonra apar topar üniversiteye, oradan da ofise tıkıldığını düşünenler için bu kitapta yeni bir kapı aralıyor. Crawford, bir zamanlar gündelik hayatın parçası olmasına rağmen bugün kaybolmakta olan bir deneyimi, insanın elleriyle bir şeyler üretme ve eşyalarını tamir etme pratiğini mercek altına aldığı Eşyanın Dilinden Anlamak’ta el becerisi ve ustalık gerektiren işlerin itibarını iade ediyor.

Düşünme ile yapmanın, zihin emeği ile kol emeğinin birbirinden büsbütün ayrı şeyler olduğu yanılsamasıyla herkesi “zihin emekçisi” olmaya yönlendiren modern eğitim mantığını sorgulayan Crawford, yüz yıl kadar önce seri üretim hattının ortaya çıkmasıyla doğan bu ayrımın, her iki emek biçiminin de değerini azalttığını örneklerle ortaya koyuyor. Öte yandan, Crawford’a göre büsbütün umutsuz olmaya da gerek yok: Seri üretim hattının gayri insani düzenini de, ofis işlerinin zihin uyuşturan anlamsızlığını da bertaraf etmek mümkün.

Emeğin değeri ve anlamına dair anlatıları irdeleyen Eşyanın Dilinden Anlamak, giderek soyutlaşan bir dünyada ayaklarımızı yere nasıl basabileceğimiz üzerine kapsamlı bir tartışma.

İçindekiler

Çevirmenin Önsözü 9
Giriş 13
I El Becerisi ve Ustalık Gerektiren Mesleklere Giriş 23
Kol emeğinin verdiği ruhsal tatmin
Kol emeğinin bilişsel gereklilikleri
Sanat, zanaat ve seri üretim hattı
Çalışmanın geleceği: Geçmişe dönüş mü?
II Düşüncenin Eylemden Ayrılması 47
Mavi yaka işlerin değersizleştirilmesi
Beyaz yaka işlerin değersizleştirilmesi
Her eve bir Einstein
Stoacı usta
III Eşyanın Hâkimi Olmak 63
Bir katır olarak motosiklet
El pompasından gösterge ışığına yağlama
Failliğe karşı özerklik
Betty Crocker yarış motoru
Failliğin yer değiştirmesi
IV Bir Aletşinas Yetişiyor 81
Hevesli çırak
Sicim teorisi
Hoca
Motor otopsisi
Kişisel bilgi
Açıkça veyahut özveriyle görebilmek
Bir ideal olarak ahmaklık
V Aletşinaslığın Ötesinde: Amatörden Profesyonele 109
Motosiklet antikacısı
Shockoe Moto
Fatura kesmek
Delilik, Honda Magna ve metafizik üzerine
VI Ofis Hayatının Çelişkileri 131
Dizinleme ve özetleme
Öğrenilmiş sorumsuzluk
Antrakt: Üniversite ne işe yarar?
Takım çalışması
Personele karşı takım
VII Yaparak Düşünmek 165
Ohm kanunu ve çamurlu botlar
İtfaiyecinin ve satranç ustasının örtük bilgisi
Entelektüel teknolojiye karşı kişisel bilgi
Bir toplumsal teknoloji olarak bakım kılavuzu
VIII Çalışma, Boş Zaman ve Tam Katılım 183
Modifiyeci raconları
Topluluk
Gönülden çalışma
Kapanış: Dayanışma ve Özyeterlilik Üzerine Notlar 201
Dayanışma ve Aristotelesçi etik
Başarısızlığın önemi
Teşekkür 215
Notlar 219

Giriş

ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Richmond kentinde Noel Dempsey adlı bir ustanın dükkânı var. Düzgün çalışan ikinci el makine takım tezgâhı arayanların uğrak mekânı olan bu dükkân, envaiçeşit torna tezgâhı, freze makinesi ve testere masasıyla dolu. Bunların çoğu daha evvel okullarda kullanılmış aletler ve neredeyse on beş yıldır −internetteki alışveriş siteleri de dahil− ikinci el piyasasında dönüp duruyor. 1990’lı yıllarda eğitimciler öğrencileri artık birer “zihin emekçisi” olarak yetiştirme hazırlıklarına giriştiğinde, bir anı olarak tarihe karışmaya başlayan iş eğitimi dersinden yadigâr ekipmanlar bunlar. Aletlerin örgün eğitimden çıkarılması, içinde yaşadığımız eşyalar dünyasına dair cehaletimizi iyice derinleştiren ilk adım oldu. Aslına bakılırsa, son yıllarda peyda olan “işleyişi gizleme” amaçlı mühendislik kültürü, her gün eline baktığımız pek çok cihazı doğrudan gözlem yoluyla anlaşılamayacak şeyler haline getirdi. Zamane arabalarından bazılarının (özellikle de Almanya menşeli olanların) kaportasını açtığınızda karşınıza çıkan motor,Kubrick’in 2001: Uzay Macerası filminin açılış sahnesindeki ilkel insanları büyüleyen dümdüz, parıltılı sütunu andırıyor biraz. Aslında kaportanın altında motoru kapatan bir kaporta daha var. Bu tuhaf gizlilik hali, başka yerlerde başka biçimlerde de çıkıyor karşımıza. Artık küçük ev aletlerinin içini açmak için her yerde bulunmayan değişik tornavidalar gerekiyor; belli ki meraklı ya da asabi kullanıcılar aletlerin içini kurcalamasın diye özellikle yapılıyor bu.

Oysa on-yirmi yıl öncesine kadar yapı malzemeleri ve ev aletleri mağazalarının kataloglarında, hemen hemen tüm cihazların ve mekanik aletlerin parçalarının tek tek büyütülmüş şemalarına ve çizimlerine yer verilirdi. O zamanlar tüketicinin bu bilgileri zaten talep edeceği varsayılıyordu. Alet kullanımındaki düşüş, kendi eşyalarımızla kurduğumuz ilişkide bir değişim yaşandığına işaret ediyor: Artık eşyalarımızla daha edilgen ve daha bağımlı bir ilişki kuruyoruz. Bir şeyleri tamir etmek veya sıfırdan yapmak için kolları sıvamaya artık pek de hevesli değiliz.

Sıradan insanların bir zamanlar kendi elleriyle yaptıkları şeyler artık satın alınıyor. İnsanlar eskiden bizzat tamir ettikleri şeyleri artık ya yenisiyle değiştiriyor ya da tamir etmesi için yetkili servisten usta çağırıyorlar. Ustalar da genellikle sırf ufacık bir parça bozulduğu için bütün sistemi baştan aşağı değiştiriyorlar. Ben bu kitapta, her daim geçerli olmasına karşın günümüzde kendine pek yer bulamayan bir ideali savunacağım: El becerisi ve etrafımızda inşa edilmiş maddi dünya karşısında bu becerinin bizi almaya sevk ettiği tutum. İster tüketici olalım ister çalışan, artık bu beceriyi kullanmamız pek beklenmiyor bizden, en azından çoğumuz için durum böyle ve sırf bu becerinin geliştirilmesini önerdiğiniz için hikmeti kendilerinden menkul kimi “gerçekçi”lerin alaylarına maruz kalmanız da mümkün: Gerçekçi iktisatçılar, parasını verip satın alabileceği bir şeyi kendi başına yapmaya çalışan bir kimse için doğacak “fırsat maliyeti”ne dikkat çekecektir. Yine bir o kadar gerçekçi eğitimciler ise gençlere mesleki eğitim verilmemesi gerektiğini, zira bu mesleklerin bir bakıma geçmişte kaldığını ileri sürecektir. Fakat bir an durup bu önkabuller üzerine düşündüğümüzde, aslında pek de gerçekçi olmadıklarını, bilakis gençleri gaipten gelen işlere yöneltmekte kararlı bir tür idealizmden kaynaklandıklarını anlayabiliriz.

“Yükselen Teknoloji Devrimi” ve “Çocukları Yüksek Teknoloji ve Global Geleceğe Hazırlamak” gibi başlıklarla süslü makaleler, ABD’deki eğitim dergilerinde 1980’li yılların ortalarında çıkmaya başladı. Amerikan fütürizmi yeni bir şey değil elbette. Yeni olan, fütürizmin “sanalcılık” diye adlandırabileceğimiz bir vizyonla birleştirilmesi: hepimizin bir şekilde maddi gerçekliği bırakıp salt bilgi ekonomisi içinde zahmetsizce süzüleceğimiz bir gelecek tahayyülü bu. Aslına bakılırsa, bu çok da yeni bir şey sayılmaz artık; aşağı yukarı elli yıldır bir “sanayi sonrası toplumu”na doğru ilerlediğimizden hepimiz eminiz. İmalat sanayii artık neredeyse bir bütün olarak gelişmiş ülkelerin sınırları dışına taşınmış olsa da, el ustalığı gerektiren işlerde durum böyle değil. Evinizin önüne veranda yaptırmak veya arabanızı tamir ettirmek istediğinizde Çinliler koşup gelmiyor yardımınıza. Çünkü Çin’deler. Hatta hem inşaat sektöründe hem oto tamirinde sürekli bir işçi açığı var.

Buna rağmen uzmanlar, ustalığa dayalı meslekleri yıllardır imalat sanayisiyle aynı kefeye koyup “mavi yaka” işler olarak sınıflandırıyorlar; yani bu mesleklerin cenazeleri kalktı bile. Fakat bir süredir bu fikir birliğinde çatırdamalar baş gösteriyor. Örneğin 2006 yılında Wall Street Journal’da çıkan bir makalede “nitelikli [kol] emeğinin iyi bir yaşama giden garantili yollardan birine dönüşüp dönüşmediği” tartışılmıştı. Bu kitap, meselenin ekonomik boyutundan ziyade bir şeyler yapma ve tamir etme deneyiminin kendisiyle ilgileniyor. Ayrıca bu tür deneyimlerin gündelik hayattan silinmeye başlamasının nelere mal olabileceğini de tartışmak istiyorum. Mesela bu durum, insanın kendini gerçekleştirme ve potansiyelini bütünüyle ortaya koyma ihtimallerini nasıl etkiliyor? Alet kullanımı, kendi doğamızda yatan birtakım değişmez gereksinimlere denk düşüyor mu? El becerisini yeniden kazanmayı savunarak, çalışma ve tüketim meseleleriyle ilgili ortaya atılan belli başlı uyduruk formüllerle taban tabana zıt bir konuma yerleştiğim için bu kitap bir anlamda kültür polemiği vasfı da taşıyor. Amacım, ellerimizi kullanarak bir şeyler yapmaktan giderek uzaklaşmamızın kaçınılmaz, hatta arzu edilir bir durum olduğuna bizi ikna etmeye çalışan varsayımların kökenlerini ortaya çıkarıp sorgulamak.

Kitap boyunca son dönemde motosiklet tamirciliği yaparak edindiğim iş tecrübeme sık sık atıfta bulunacağım. Mesela, kamyonet arkasında getirilen bir motosikletin birkaç gün sonra tamirhanemden kendi tekerlekleri üzerinde ayrıldığını görünce, bütün gün beton zemin üzerinde ayakta dikilmiş olmama rağmen bir anda bütün yorgunluğumu unuturum. Uzun süredir motosikletine binmemiş birinin o an yüzünde beliren gülümsemeyi kask camının arkasından bile seçebilirim. Ben de el sallarım ona. Bir eli gaz kolunda diğeri debriyajda olduğundan karşılık veremeyeceğini bilirim, ama gereksiz yere asıldığı gazdan çıkan tertemiz “bııırrnn, bırn” sesleri bana beklediğim selamı vermiş olur zaten. Motordan çıkan o ses benim de sürücünün de keyfini yerine getirir.

Bir vantriloğun mekanik sesiyle şöyle dediğini duyarım sanki: “İşte bu be!” Her işin ardından nakit olarak cebime giren para ile önceki işimde aldığım maaş çeklerinin verdiği his birbirinden çok farklı. Chicago Üniversitesi’nde siyaset felsefesi doktoramı tamamladıktan sonra Washington’daki bir düşünce kuruluşunda yönetici olarak işe başladım. O işte çalıştığım süre zarfında kendimi hep yorgun hissediyordum ve doğrusunu söylemek gerekirse bana neden maaş verdiklerine akıl sır erdiremiyordum. Birine elle tutulur bir ürün veya faydalı bir hizmet sunduğum filan yoktu. Bu işe yaramazlık hissi son derece moral bozucuydu. Aldığım ücret iyiydi, ama gerçekten bir şeylerden ödün veriyormuşum gibi hissediyordum ve zaten beş ay sonra istifa edip motosiklet tamirhanesi açtım. Belki de ofis işleri bana göre değildi, bilmiyorum. Ama bunun bana özgü, olağandışı bir durum olduğundan da şüpheliyim.

Burada kendi hikâyemden bahsetmemin sebebi sıradışı olduğunu düşünmem değil; bilakis bunun epey sık rastlanan bir şey olduğu kanısındayım. Açıkça bahsedildiğine pek şahit olmasak da, çoğu insanın sezgi düzeyinde sahip olduğu bu bilginin hakkını teslim etmek istiyorum. Bu kitap, formel olarak “zihin emeği” [knowledge work] diye adlandırılan diğer işlere kıyasla, el ile yaptığım işlerde her zaman daha fazla hissettiğim faillik ve yeterlilik duygusunu masaya yatırma ihtiyacından doğdu. Daha da ilginci, elle yapılan işler entelektüel bakımdan çok daha çekici geliyor bana. Dolayısıyla bu kitabın bir diğer amacı da bunun nedenlerini anlamak. Verdiğim örnekler çoğunlukla makine tamiri ve yapı işleriyle alakalı, çünkü benim aşina olduğum alanlar bunlar (eskiden elektrikçiydim). Fakat ileri sürdüğüm argümanların başka çalışma alanlarını da aydınlatabileceğine inanıyorum.

Ayrıca, bu kitapta yer alan karakterlerin çoğu erkek olmakla birlikte, doğrudan fayda sağlayan somut işler yapmanın cazibesini tıpkı erkekler gibi kadınların da gayet iyi bildiklerinden şüphem yok. Bir de bu kitabın ne olmadığı hakkında birkaç kelam edeyim. Genelde “zanaatkârlık”la ilişkilendirilen mistik muhabbetlerden kaçınıp, zanaatkârlığın sağladığı gerçek tatmin hissini layıkıyla ortaya koymak istiyorum. Burada öyle Japon kılıç ustalarından filan bahsetmeyeceğim ve ele aldığım konunun alelade tabiatını vurgulamak amacıyla da genelde “zanaat” yerine “ustalık” veya “meslek” kelimesini kullanacağım (ama bu ayrımı gözetmek için büyük bir çaba harcamayacağımı da belirteyim). Gerçek bir zanaatkâra kıyasla benim becerilerim pek matah sayılmaz; o yüzden, bir cıvatanın yuvasına cuk diye oturmasının yarattığı ulvi hislerden bahsedecek durumda değilim. Kaba bir formülle ifade edecek olursak, zanaatkârlığın bir ideal olarak belli standartları sağladığını söyleyebiliriz, ancak yığın üretimine dayalı günümüz iktisadi düzeninde kişiyi ekonomik açıdan ayakta tutacak olansa ustalıktır. Ayrıca ustalığın kapısı hemen herkese açıktır ve zanaatkârlıkla ilişkilendirdiğimiz tatmine büyük ölçüde bu türden işlerde de erişmek mümkündür. Bir de şu var: Zanaatkâr dediğimiz zaman kendi küçük, rahat atölyesinde çalışan birini düşünüyoruz, ama usta dendiğinde dışarı çıkıp insanların lavabolarının altına girerek veya bir direğe tırmanarak başkalarının eşyalarını tamir etmek zorunda olan biri canlanıyor gözümüzde. Bu yüzden entelektüellerin zaman zaman dolaşıma soktukları o şairane kol emeği imgesinden de kaçınmak istiyorum. Şunu da belirteyim: Nedense insanlara daha otantik gelen “basit” yaşamak veya “işçi sınıfı”na atfedilen demokratik ideallerin muhafızlığı gibi duygu yüklü meselelerle de pek ilgilenmiyorum.

Esas amacım, el becerisi ve ustalık gerektiren mesleklerin tercihe şayan olduğunu ortaya koymak ve onlara da itibarlarını iade etmek. Bunun için de söz konusu gerilimli kültürel ideallerle alakası olmayan kendi deneyimimden faydalanacağım. Elektrikçilik veya tamircilik yaparken birlikte çalıştığım insanlar hiç de öyle klasik “mavi yaka” imajına uyan tipler değillerdi. Epey bir kısmı bunaltıcı hayatlardan kaçmış ayrıksı insanlardı. Hatta tıpkı benim gibi hayat gailesi gereği arada bir sevmedikleri işlere girip çıkanlar da vardı aralarında.

Bu kitapta, gerçekten yararlı olmaları hasebiyle anlam kazanan işler lehine bir dizi argüman ileri süreceğim. Bunun yanı sıra bakım ve tamir etiği diye adlandırabileceğimiz bir alanı keşfe çıkacağız. Ustalık gerektiren işleri kendilerine meslek edinme ihtimalleri olmasa da bir dereceye kadar kendi işlerini kendileri halletmek isteyenlere de hitap etmeyi umuyorum; bu anlamda kendine yetmek, eşyalarımızla haşır neşir olmak anlamına geliyor tabii. Günümüzde insanlar kendi eşyaları tarafından rahatsız edilmek istemiyorlar. Mesela Mercedes’in bazı modellerinde neden yağ çubuğu bulunmuyor? Kendi eşyalarımızla uğraşma yükünden kurtulmak bize neden cazip geliyor? Tüketim kültürüne dair bu basit soru, bizi çalışma hayatıyla ilgili daha temel sorulara götürüyor, çünkü kullandığımız cihazlar daha az göze batar hale geldikçe aslında daha çok karmaşıklaşıyor. Örneğin, araba ve motosikletlerin gitgide daha karmaşık araçlara dönüşmesi, onları tamir eden kişilerin işlerinde ne gibi değişikliklere yol açmış olabilir? Teknolojik değişime ayak uydurabilmek için işgücünün yeni yeni beceriler kazanması gerektiğini sık sık duyar olduk. Bana kalırsa bu noktada esas mesele şu:

Makinelerin üzerine yığıldıkça yığılan bu kat kat elektronik ıvır zıvıra tahammül edebilmek için 21. yüzyılda yaşayan bir tamircinin ne tür bir kişiliğe sahip olması gerekiyor? Bu tartışmanın ardından, “anlamlı iş” ve “kendine yetme” gibi ifadelerin altında yatan ve birbiriyle kesişen alanların bir haritasını çıkarmaya çalışacağım. Her iki ideal de modern hayatın tam merkezine oturduğunu düşündüğüm bireysel faillik mücadelesi kavramıyla bağlantılı. Hayatımıza bu çabanın merceğinden baktığımızda, belli deneyimleri daha yakından inceleme imkânı doğuyor. Gerek çalışan gerekse de tüketici olarak hepimiz, çok uzaklarda bir yerdeki devasa gayrişahsi güçler tarafından tasarlanmış kanallar dahilinde hareket ettiğimizi hissediyoruz.

Acaba gittikçe aptallaşıyor muyuz diye endişeleniyoruz ve dünyayı entelektüel anlamda doğru dürüst kavrayabilmenin yolunun, yine bu dünyaya en düz anlamıyla fiilen el atmaktan geçip geçmediğini sorgulamaya başlıyoruz. Bazıları bu sorgulamaya evlerinde kendi sebzelerini yetiştirmeyi öğrenerek yanıt veriyor. Hatta New York’taki apartmanların çatılarında tavuk yetiştirenler olduğu bile söyleniyor. Bu yeni nesil çiftçiler, tükettikleri besinlerle daha doğrudan bir ilişki kurmaktan gelen daha derin bir tatmin duygusu yaşadıklarından bahsediyorlar. Kimileriyse örgü örmeyi öğrenip kendi yaptıkları giysileri gururla üzerlerinde taşımaya başlıyor. Anlaşılan, ninelerimizin ev ekonomisi yöntemleri moda trendlerini belirler oldu. Peki bütün bunlara sebep olan şey neydi? Ufukta bizi ekonomik açıdan zorlu dönemler beklediğini gördüğümüzde tutumlu olmak istiyoruz. Tutumluluk da bir dereceye kadar kişinin kendi işini kendi görebilme becerisini, yani özyeterliliği gerektiriyor. Fakat özyeterliliğe yönelik bu yeni ilgi, ufukta beliren çetin zamanlar heyulasından daha önce ortaya çıkmış görünüyor. Ekonomiyle ilişkili basit sayılabilecek bir yaklaşım olan tutumluluk, daha derin bir ihtiyaca gerçekten cevap verebilecek bir hareketin görünen yüzü de olabilir:

Dünyamızın anlaşılabilir olduğunu hissetmek istiyoruz ki sorumluluğunu da üstlenebilelim. Anlaşılan, bu da eşyalarımızın kökenleriyle daha yakın ve doğrudan bir ilişki kurmamızı gerektiriyor. Aslında pek çok kişi, temelde insan ölçekli bir gelecek perspektifini yeniden kazanmaya ve küresel ekonominin müphem güçlerine olan bağımlılıklarından kurtulmaya çalışıyor. Pek çok insanın sorumluluk almaya yönelik ev hayatlarında duydukları bu yakıcı özlemin, artık bireysel faillik deneyimine yer olmayan çalışma hayatındaki değişikliklere (kısmen de olsa) bir yanıt olup olamayacağını tartışmaya açmak istiyorum bu kitapta.

Ofislerde çalışanlar, yerine getirmeleri gereken zoraki ölçütler çoğalmakla birlikte, yaptıkları işin −sözgelimi− bir marangozun planyasının sunduğu nesnel standartlardan yoksun olduğu hissine sıklıkla kapılıyorlar. Bunun sonucunda da yapılan işle ilgili övgülerin ve yergilerin gelişigüzel bir şekilde saçıldığı intibası uyanıyor çalışanlarda. İş dünyasında “takım çalışması”nın yükselişiyle bireysel sorumlulukların takip edilmesi zorlaşınca, artık terapist veya yaşam koçu kisvesine bürünen yöneticilerin çalışanları yeni ve daha anlaşılmaz biçimlerde manipüle etmelerinin yolları da açılmış oldu. Şirketlerdeki yönetici kesime gelecek olursak; haletiruhiyelerini özetleyebilecek bir sözcük varsa o da şaşkınlıktır ve tabi oldukları muğlak mecburiyetler yüzünden zamanla kaygılı insanlar olup çıkmış durumdalar.

Üniversite öğrencileri artık iş görüşmelerine birer zihin emekçisi olarak gidiyor ve karşılarındaki insan kaynakları görevlisinin ne not ortalamasıyla ne de okudukları bölümle ilgilendiğini görünce, kendilerinden beklenenin bilgi değil, hoşsohbete ve nezakete dayalı belli bir kişilik modeli olduğunu hissediyorlar. Yoksa okulda verdikleri onca çaba aslında gösteriş ve göz boyama için miydi? Bu noktada sanki biçim ve içerik arasında bir uyuşmazlık var gibi görünüyor; bu da çalışmakla ilgili kendimize anlattığımız resmi öykünün nedense yanlış bir öykü olduğu hissimizi kuvvetlendiriyor.

Bu huzursuzluğu yok saymayı bırakıp üzerine düşünmenin vakti geldi artık. Ben bu cümleleri yazarken, yaşadığımız ekonomik krizin kapsamı henüz tam anlamıyla belli olmamakla birlikte derinleşmeye devam ediyordu. En prestijli kurumlarla ve mesleklerle aramızda ciddi bir güven krizi başlamış durumda. Bu da aslında birtakım temel varsayımlarımızı yeniden düşünebilme fırsatı sunuyor bize. İyi bir işin nasıl bir şey olduğu –yani ne tür bir işin hem güvenceli hem de saygın olduğu– sorusu uzun süredir hiç olmadığı kadar net bir şekilde önümüzde duruyor. Özellikle Wall Street, akıllı ve hırslı genç insanları kendine çeken cazibe merkezi olma niteliğini kaybetti. Bakarsınız, içinde bulunduğumuz bu idealler karmaşasının ve kariyer umutlarına dair çelişkilerin içinden, her nevi zenginliğin temelinde üretken emeğin yattığına dair soğukkanlı bir anlayış doğar belki de. Başka insanların emeğinden artan değer üzerinden kazanç sağlamaya dayalı meta-işler bir anda bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilir ve artık şu cümleyi yeniden düşünmek mümkün hale gelir: “Bir işe yarayayım.” O zaman başa dönüyoruz. Kapak çatladı. Artık kapağı kaldırıp içindeki parçalara bakmanın ve bir şeyleri kendi kendimize tamir etmenin zamanı geldi.

 

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Mimari Sanat
  • Kitap AdıEşyanın Dilinden Anlamak
  • Sayfa Sayısı240
  • YazarMatthew B. Crawford
  • ISBN9786056669385
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMetropolis Kitap / 2019
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur