Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Hoyrat
Hoyrat

Hoyrat

Sepin Sinanlıoğlu

Hayat ağaç gibi, şehir gibi madde değildi, zamanın içindeydi. Hayatın ağaç gibi, şehir gibi çift dikişi yoktu çünkü insan ölümlüydü. Hayatın beni beklediği yoktu….

Hayat ağaç gibi, şehir gibi madde değildi, zamanın içindeydi. Hayatın ağaç gibi, şehir gibi çift dikişi yoktu çünkü insan ölümlüydü. Hayatın beni beklediği yoktu. Umuru bile değildim. Hayat zamanın içine yerleşmiş, ayaklarını uzatmış, oluyordu da oluyordu. Zaman ise işini yapıyor, kendini hoyrat kullananı kale almıyor, kendini hoyrat kullanıp da ibadetini aksatana tahammülü de, müsamahası da olmadığını kıyamet gibi bildiriyordu. Hayatı zamanın istediğinden gayrı yaşamak günahtı.

Sepin Sinanlıoğlu’dan edebiyata parlak bir giriş. Hoyrat, sadece yeni bir kitabın değil, iyi bir yazarın da habercisi. -Kemal Varol

Belleğin kuytusundan sızan, unutuşun sisini aralayan bir ezgi. -Defne Suman
Sepin Sinanlıoğlu, eski yaralara yeni bir anlatı kurarak yaklaşıyor, ağacın sesini dinleyerek suyun yatağını izliyor. -Mahir Ünsal Eriş
Aile yadigârı piyanonun peşinden geçmişi, aşkı ve aidiyeti bulmak için İstanbul’dan Bitlis’e bir yolculuk… Miran ile Leyla’nın büyük aşkının hikâyesi.

1

Bir adam ve bir kadın

“Sen hiç âşık olmamışsın” dedi. “Olmuştum aslında” diyemedim, “sonra bir sürü hata yaptım Ayşe.” Bunun Ayşe’yle de konuyla da alakası yoktu. “Beni sevmiyor musun?” dedi. Mavi yeşil hareli gözlerine baktım. Gözlerimin gözleriyle buluşmasıyla kalbimde bir şeyler kıpırdansın diye umarsızca bekledim, olmadı. Biliyordum halbuki. Her şey apaçık ortadaydı. Kederin yerleştiği gözlerine bakmayı bıraktım. Ondan, otuz küsur senedir tanıdığım kadından hatırladığım, sırma saçları, boyu bosu, herkesin dilinde destan güzelliği değil, kendini çakır gözlerinin seyrek uzun kirpikleri arasında gizleyen bakışları olacaktı. Gözlerimi kaçırdım. Ona değil ama ona doğru bakmaya devam ettim. Aradığımı boşlukta bulacakmış gibi. Anneme bakar gibi. Küçük, küçücük bir el, tırnakları, tırnaklarının etleri de yenmiş parmakları ve avucunun içi ağaç kokan, dünyanın ses ayar düğmesini sola çevirdi, sokağın soğuk ve puslu sedasını kıstı. Sesler yitti gitti. Vakumlanmış boşluğun içinde sadece Ayşe’nin “Beni sevmiyor musun?” dediğini duyuyordum. Kilisede damdan akan su gibi. Altına kova koymuştuk, damlayıp duruyordu. Babamın cenazesinde, tütsü kokularının ve üzerinden “Sevgili Babama”, “Sevgili Eşime” bantları geçen beyaz gerberaların dayanılmaz ağırlığında. Kilisenin ilahilerle, harmonyumla kutsanmış sessizliği o gün ölmüştü. Sessizlik yoktu da damla sesi vardı, uğultunun içinden süzülüp kulak diplerimde yankılanan. Beş metre yükseklikten kovaya damlayan su sesi, vezni olmayan bir şiir gibi, ritimsiz. “Beni sevmiyor musun?” Bunu hep tekrar ediyordu, her defasında farklı tondan.

Perde perde bir öfkeli bir kederli, bir öfkeli bir kederli. Aynı cümle, defalarca. Oturduğum yerde ayaklarım yere değil, boşluğa bastı, boşluğun altında karanlık, derin bir kuyu vardı da az kalsın düşecekmişim gibi. Masaya tutundum. Orada öylece otururken düşeceğim sandım. Uzun bacaklarımı sağa sola salladım, içimde Fransızca bir şarkı başlattım. İnce kemikli elleriyle bir bardak suyu masada intihar etmiş ellerimin yanına itişini izledim. Düşüyorum gibi hissettiğim zamanlarda yapması gerekeni bilirdi. Otuz sene, dile kolay. Kilisede kimseler, cenazeler falan yokken mevcut olan sessizlik üzerime bir kat kimsesizlik giydirdi. İkinci kat kimsesizlik.

Çocukken annem soğuk günlerde beni kat kat giydirirdi. Kimsesizlik de beni kat kat giydirdi. Ayaklarım boşluğa basar da kuyuya düşersem canım acımasın diye. “Yanlış yaptık Ayşe” dedim. “Arkadaşlıktan sevgililik olmadı. Beni, işte, biliyorsun…” derken sözümü kesti. “Arya çok üzülecek.” “Onu görebilir miyim?” dedim, düşünmeden. Kabul etmedi. İstenecek bir şey de değildi zaten. Önüme ittiği bardağı elime aldım. Sorarak hata etmiştim. Suyu başımdan aşağı boşaltmak istedim. Yapmadım. Cenaze töreni sonrası defin için mezarlığa doğru yola düşüldüğünde kilisede kimse kalmamıştı ve başımı o mavi plastik kovaya sokmuştum. İstanbul’un kasım soğuğunda iyi gelmişti. “Ne bekliyorsun hayattan?” dedi. Karnım sertleşti. İçim acıdı. Sudan bir yudum aldım. Sertti. Kimsesizlik su olmuş, içtim.

Lodos başladı, Ayşe lodosun sertliğinden güç aldı. Gözlerinin mavisini sarıya çalmış keder, öfkesini daha fazla saklayamadı. Gizli özne gibi kendini göstermeyen öfkeyi bilirdim. “Beklediğin olmayacak” dedi kinayeli bir hınçla. “Hayır olmayacak Ayşe, beklediğim olmayacak, olamaz, bu mümkün değil” diyemedim. Yerine öfkesiyle göz göze geldim, “Kalbi çok kırık” dedi öfkesi, bana. Kimsesizliğim üzerime bir kat daha giydirdi. Artık boğuluyordum. O mavi kovaya başımı soktuğumda boğulmamıştım. Biri zorla başını suda tutmazsa kendi kendine boğulamazdın. O gün anlamıştım. Narin elleri, nahif parmakları kalbinin eseriydi. Ellere bakınca kalbi okurdum. Ellerinden kalbini okuyunca erkekliğim kadınlığıyla birlikte olabilir sanmıştım. Ayşe’ye, inkârıma, geçip gitmeyene boyun eğmiştim.

Zorlamıştım kendimi, olmamıştı, kırk günde havlu atmıştım. Onunla kör topal yaşadığımın altında kömürleşememiş matemimi kenara ittirmişliğim saklanıyordu, görememiştim. “Hayattan istediğimin ne olmadığını biliyorum” dedim. “Yanlış yaptık, arkadaşlığımız umarım bu yanlışı kaldırır.” Yok, her türlü kaldıramıyordu. Onunla sevişmek için harcadığım çabanın o da farkındaydı. Eski kocasının ve hatta kalbini kırmış diğer adamların yerine arkadaşlığımız üzerinden inşa edilecek şey değildi ilişki. Kendiminkinin üzerine bir de başkasının suçunu taşıyamıyordum. Olmuyordu. Başkasının kıyafetlerini giydiğindeki olmuyordan. “Benim gibisini bulamazsın” dedi. Benim yapamadığıma kalkıştı, geçmişimin pazarlığına oturdu. Bunu istemiyordum. “Denedik, olmadı” dedim. “Olmadı, yapacak bir şey yok. Olmadığında hayata yer açmak lazım.” İki avukat müzakere ediyordu sanki, esnaf ve müşteri pazarlıktaydı, savaşan devletlerin temsilcileri Davos’ta görüşmedeydi.

“Şiir gibi konuşuyorsun, şiir gibi yaşamadan şiir gibi konuşamazsın, buna hakkın yok” dedi. Belden aşağı vurmuştu. Gözlerinde, babamın bedeninde kendini yıllar yılı ur diye gizlemiş isyanın kanından bir alev çaktı. “Hakkını helal et” dedim. “İstiyorsan bugün seninle kalırım, atölye Memiş’te.” Yok istemiyordu, artık kalkmak ve yürümek istiyordu, yalnız. Hesabı söyledim, iki suya bir servet ödedim. Allah’ın suyunu bize parayla satan sisteme içimden sövdüm. Kalktık. Birbirimize elimizde naylon poşetle köpek kakası tutar gibi sarıldık. Ne çocukluğumuza ne gençliğimize ne de birbirimizi defalarca çırılçıplak görmüşlüğümüze yakıştı. Ayrılık kimseye yakışmazdı. Suratımda yorgun bir boşluk, gözlerimin kenarlarında kör kuyu karanlığı bir melal, bedenimde yürüdükçe açılan bir ağırlıkla nereye gittiğimi bilmeden Ayşe’nin tersi istikamette yürümeye başladım. Büyük Hendek Caddesi’nden Galata Kulesi’ni kerteriz aldım, Şişhane metroya doğru aşağı vurdum. Elektrikçi dükkânları, rengârenk, çeşit çeşit cam tavan lambalarının, seramik ayaklı masa lambalarının, rattan ayaklı lambaların, metal led duvar lambalarının, keten abajurlu apliklerin ışıkları, kalabalık, boşluğa bastım, kuyuya düştüm gibi oldu, yürümeye devam ettim.

Düşüncelerim üşüş üşüştü. Hayat bir çemberdi, ne başı belliydi ne sonu. Benim hikâyemin miladı da her milat gibi belirsizdi. Dünyanın ışığını gördüğüm o ilk an, annemle babamın birleşmesi, onların öncesi, annemin ailesinin Bitlis’ten çil yavrusu gibi dağılması ya da babamın ailesinin işinin gücünün ellerinden alınması, hepsi ya da hiçbiri. Düşüncelerimin hızına yetişemiyordum, kafamın içindeki kakofoni çok tanıdıktı, Allah kahretsin. Annemin karnından çıkarak karanlıktan aydınlığa geçtiğim andan itibaren her şeyi unutmak için yürüdüm. Yürümek yetmedi, elim ağaca dokunmayı çekti.

Hızlandım, insan suretleri beynimin içinden gözlerimin önüne doğru uzanıp bana el sallamaya başladı. Vitrin mankenleri gibi yüzleri yoktu. Biri hariç. O da zaten bana sırtını dönmüştü. Çehresini göremiyordum. Ne hayatta ne beynimin içinde. Aklımın oyunundan çıkmak için adımlarımı sıklaştırdım, iki adamın güçlükle taşıdığı siyah bir piyanonun parlak cilasında kendi aksimi gördüm, irkildim. Eve gitmek yerine yürümeye devam ettim, yürümek, devam etmek, yürümeye devam etmek iyi bildiklerimdendi, “Bizim genler iyi bilir yürümeyi” derdi babam. Bir araba kuleye çıkan dar sokağa dönerken beni sırılsıklam etti, “Senin” diye başladım, sövecekken vazgeçtim. Yenilmiş ve vazgeçmiştim, pekâlâ donuma kadar ıslanmışken bir ağız dolusu küfretmekten de vazgeçebilirdim. Neye yenildiğimi bilmiyordum ama yenilmiştim işte. Mağluptum. Abim galipti, ben mağluptum. Suçluydum. Ve günahkâr. Kiliselerin ahşap işlerinin adresi, İsa gibi marangoz bir günahkâr hem de, çift dikiş günahkâr. Görünmez olmak istedim, sapmak için bir ara sokak aradım, nafile.

Okuldan kaçmış gülüşerek el ele yürüyen âşık liseliler gördüm. Galip. Arnavutkaldırımında bebek arabası sürmeye uğraşan kırmızı bereli bir kadın. Galip. El arabasıyla mal taşırken sigarasını tüttüren bir adam. Galip. Galata Kulesi’ni arka plan yaparak fotoğraf çeken yanakları soğuktan al al olmuş turistler sonra. Onlar da galip. Bir de mağluplar vardı. Yürüyüşleri tedirgin, acıları her güldüklerinde dudaklarının kenarında su gibi biriken, gözleri baktığı yerin ötesini görenler. Kederlerini değil bedenlerine, yere göğe bile sığdıramayanlar. Bir siluet gibi yürümeye devam ettim. Yağmur çiselemeye başladı, yayam “Lodosun gözü yaşlıdır” demezmiş tevekkeli. Gözlerime isabet eden yağmur damlalarının görüşümü engellemesi hoşuma gitti, hiçbir şeyi net göresim yoktu, net görebilmek diye bir şey vardıysa eğer. Sis bastırsın, kimse kimseyi görmesin.

Geldiğim dar sokağın bir paralelinden yokuş aşağı inmeye başladım. Gerisingeri Meşrutiyet Caddesi’ne belki bir, belki iki saat önce Ayşe’yle oturduğum sokağa vardım. Kafedeki elektrikli ısıtıcıların turuncu ışıkları altında artık başka insanlar oturuyordu. Başka ayrılanlar varsa o masalarda, görmemek için adımlarımı sıklaştırdım, ıslana ıslana İstiklal’e geçtim, Balık Pazarı’nın az ilerisindeki kilisenin kapısına geldim. Birkaç sene önce ahşap kapısının üzerindeki melek motifi ile üzüm oymalarını elden geçirmiştim. Orijinalleri cemaatin meşhur ahşap ustalarından büyük dedemin elinden çıkmıştı. Annemin dedesinin İstanbul’da elinin değmediği Ermeni kilisesi ve cemaat okulu, Kapalıçarşı kuyumcu dükkânı, atölyesi yoktu. Büyük dedemin meleğine ve üzümlerine bakmaya içeri girdim.

Cennet cehennem tasvirli vitrayların, ampulleri mum şeklinde şıkır şıkır avizelerin, altın varaklı duvar süslemelerinin, heybetli mermer sütunların, pirinç şamdanların azameti arasında minicik kalmış başı örtülü bir kadın, kucağında İsa’yı taşıyan Meryem heykelinin önüne diz çökmüş içini çeke çeke bir şeyler mırıldanıyordu. Onu izledim. Ağlar gibi omuzları sarsılıyordu. Kadının günahların, sevapların, inancın içinde bulabildiği muhataba imrendim, benim bir muhatabım yoktu. Dışarı çıktım. İstiklal’e yürüdüm. Sağanak başladı. Montumu başıma siper ettim. Menzilimdeki yağmur damlalarını sildi bir el, dünyaya ve beynime inmiş sis kalktı, her şey apansız netleşti. Sekiz sene yatılı okuduğum Galatasaray Lisesi, kısmen arnavutkaldırımlı, kısmen asfalt zeminli kocaman bahçesinin içinde, üzerindeki Osmanlıca yazılar ve iki yanındaki sütunlarıyla ihtişamlı yeşil demir kapısının ardında karşımdaydı. Islanmama aldırmadan orada durdum. Lisede asıl evim yatakhaneydi, hafta sonları eve, sessiz kaosa dönmekten nefret ederdim.

Babam sağken içkisi ve peşi sıra öfkesi, kendini frenleyemediği zamanlar tokatları, öldüğünde annemin sonsuza giden depresyonu, ev benim için ıssız ve ıstıraplı bir yalnızlıktı. Beyoğlu’ndaki taş bahçe, öğretmenlerin topuk seslerinin yankılandığı yüksek tavanlı loş koridorlar, tebeşir, marker ve sıcak kokan havasız derslikler, satır çizgili yeşil tahtalar, beyaz tahtalar ve yatakhane… Demir başlıklı karyolalar, kış geldi mi kalorifere yakın yatakta biraz da ben yatayım kavgaları, İstiklal’de pasajdan alıp yatakhaneye gizlice soktuğumuz Fransızca porno dergiler, arka çıkışta köşedeki büfeci Osman Abi’nin, içindeki salatanın Amerikan mı Rus mu olduğuna devletimizin o zamanki siyasi meylinin karar verdiği sandviçleri… O yıllar ben de galiptim. Bir muhallebicinin sundurmasının altına sığındım, cam vitrindeki yansımamda ıslak montumun kahverengi kuş tüyünü andıran zayıf telli saçlarımı bukle bukle yaptığını gördüm, Leyla ne severdi. Yanıma arabasıyla bir seyyar satıcı geldi. Beyaz lilyum, nergis, sümbül, sarı pembe karanfil dolu kovalar ve kovaların üzerindeki iplerde asılı çiçekli saç bantlarına baktım.

“Çiçek istemez misin abi?” dedi, satıcı çocuk. “Yok” dedim, elimle yağmuru gösterdim. “Abi” dedi, “gözlerin ne güzel senin, çekik, Tatar mısın sen?” “Yok” dedim, güldüm. Muhallebiciye girdim, bir çay bir de keşkül söyledim. Okulun bahçesine, yatakhane binasına karşı oturdum. Hey gidi. Abimin seneidevriyesiydi o gün, hafızamda çok net. Son sınıftaydık. Ayşe ders arasında bana sarılmış, gözyaşlarını bırakıvermişti. Ağlarken kısık dudakları bir akordeon gibi, nazenin kıvrılırdı. Bizim okulun az aşağısındaki Alman Lisesi’nden sevgilisiyle ayrılmışlardı, ona üzgündü. En büyük dert hep aşktı. Aynı gün Ayşe’yle beraber olmuştuk. Olmamalıydı ama oldu. Akşam “İyi değilim, konuşalım mı?” dediğinde benimle birlikte olmaya çoktan karar vermişti. Beni elinde anahtar sinema kolu odasına götürürken ne yaptığını biliyordu. O önde, ben annesini takip eden bir çocuk gibi arkasında, her an karşımıza çıkabilecek çavuşları kollaya kollaya mektebin diğer kanadına yürümüştük. İçeri girer girmez kapıyı kilitlemiş, beni öpmüştü.

Öpüşürken çocukluğumun ağızda patlayan şekerlerini anımsamıştım. Daha önce ikimiz de kimseyle beraber olmamıştık ve zaten Ayşe başkasına âşıktı. Gene de olmuştu. Yarım yamalak bir sevişme. Apar topar yatakhanelere dönerken uğruna şiirler yazılan mavi yeşil gözlerini bana dikmiş, “En azından seninle oldu. Pişman değilim” demişti. Mahcubiyet ve pişmanlıktan yüzüne bakamamıştım. “Eğer ikimiz de kimselerle mutlu olamazsak evleniriz, bak ileride, ne bileyim kırklarımızda falan, tamam mı?” deyip yanağımı öpmüştü. Beni utancın gayya kuyusundan çekip çıkarmaya çalışıyordu. Çocukluğumdan itibaren batağına battığım o kuyudan. Gözlerimi onunkilerle buluşturamıyordum. “Bana bak, tamam mı?” demişti. “Söz mü?” Başımı kaldırmadan, “Söz” demiştim. Tedirgin bir sessizlik yüzümü örtmüştü. O gecenin bir geleceği olduğunu o zaman bilmemiştim. Geçmişten tanıdık utanç ve pişmanlık karnımdaki yumruyu tırmaladı. Hatırlamak istemiyordum. Hiçbir şeyi. İçimden kayıp bir piyanonun tuşlarına olanca gücümle ve bir bir basarmışçasına küfrettim. Muhatapsızlık hayatımın yaslı özetiydi. Adımlarımı sıklaştırdım, Galatasaray’dan Galata’ya yolu uzatmadan, dolandırmadan, oyalanmadan eve yürümeye başladım.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli)
  • Kitap AdıHoyrat
  • Sayfa Sayısı280
  • YazarSepin Sinanlıoğlu
  • ISBN9786256666320
  • Boyutlar, Kapak13x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2024

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Gün Ortasında Arzu ~ Behçet ÇelikGün Ortasında Arzu

    Gün Ortasında Arzu

    Behçet Çelik

    Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçuran, uçurulan hayatlardan oluşmuş, katılaştıkça katılaşmış, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın...

  2. FRAU ~ Murat TerlemezFRAU

    FRAU

    Murat Terlemez

    Esrarengiz dans çılgınlığından esinlenilmiştir. Bu Orta Çağ öyküsünde, günlük yaşam olaylarının zamanları değişiklik gösterebilir…

  3. Ayrık ~ Ahmet KüçükkerniçAyrık

    Ayrık

    Ahmet Küçükkerniç

    Tarihin bir yerinde… İhanete uğramış bir kral! İhanetle son bulan bir dostluk! “Mezarı kazıp, lahitin kapağını araladıklarında önlerinde duran zenginliğe hala inanamıyorlardı. Oysa açılan...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur