Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

İslam dünyasında Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları uzlaştırma ve İslam medeniyetini yeniden canlandırma çabalarının filizlendiği bir dönemde karşımıza çıkan en büyük engelin, genellikle dini ve siyasi ihtilaflar olduğu bilinmektedir. Bu ihtilaflar giderilmedikçe arzulanan hedeflere ulaşılması bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.
Asırlardır neden olduğu acıların, ümmetin hafızasındaki tazeliğini hâlâ koruduğunu düşündüğümüzde, ihtilafın zihinlerimizdeki yeri hiç de iyi değildir.
Alvani, ihtilafın İslam’ın ilk dönemlerinde nasıl algılandığını ve toplumdaki yansımalarını değerlendirerek ihtilafın bizatihi kötü olmadığını, ancak alçak gönüllülük, samimi düşünce ve ciddi çalışma esasına dayanması gerektiği mesajını veriyor. Olumlu yönlerine ışık tutuyor ve ilk Müslüman nesillerin, ihtilafı ümmete bereket ve canlılık getirmekte nasıl değerlendirdiklerini gösteriyor. İslam medeniyetinin ihyası için, Müslümanların ihtilafta uzlaşma becerisini ve ahlakını yeniden öğrenmeleri ve ayrılıkçı sorunlarla başa çıkmada daha yetkin hale gelmeleri gerektiğinin altını çiziyor.

***

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla. Hamd Alemlerin Rabbi Olan Allah’adır. Selam ve dua O’nun son nebisi ve resulünün üzerine Olsun.

Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar. (Al-i İmran, 3/103)

Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir. (Enam, 6/159)

İÇİNDEKİLER

Sunuş / 9

Önsöz / 11

Birinci Bölüm
Uzlaşmazlık hastalığı / 13

İkinci Bölüm
İhtilaf yelpazesi / 25
İhtilafın anlamı ve yapısı / 25
Diyalektik (cedel) / 27
İkilik (şikak) / 27
Kabul edilebilir ve edilemez farklılıklar / 28
Kabul edilebilir görüş ayrılıklarının bazı yararları / 29
Tahrik edici ihtilaflar / 30
İhtilaf kötülüktür / 33

Üçüncü Bölüm
Tarihsel şartlar (1) / 35
Resulullah’ın dönemi / 35
Yorum süreci / 38
Yorum kuralları / 40
Sahabe ve içtihat / 43
İhtilaf ve Hz. Peygamber’in uyarısı / 46

Dördüncü Bölüm
Tarihsel şartlar (2) / 51
Birinci kuşak / 51
Resulullah’ın vefatından sonra / 52
Resulullah’ın defni konusundaki görüş ayrılıkları / 53
Kimin halife olacağı konusundaki tartışmalar / 54
Zekat ödenmesinde ihtilaf / 58
Fıkhi sorunlar / 61
Ömer ve Ali / 62
Ömer ve Abdullah ibn Mesud / 63
İbn Abbas ve Zeyd bin Sabit / 65
İbn Abbas’ın haricilerle tartışması / 68
Ali ve Muaviye / 70
Hakikat arayışında adab / 71

Beşinci Bölüm
Tarihsel şartlar (3) / 73
İkinci kuşak / 73
Sahabenin geleneği / 74
Siyasal ihtilafın inanç ve fıkhi görüş ayrılıkları üzerindeki etkisi / 77
Hicazlı ve Iraklı alimler / 80

Altıncı Bölüm
Fıkhi bakış açıları / 85
Hukuk okulları (mezhepler) / 85
Ünlü imamların metodolojileri / 86
İmam Ebu Hanife’nin metodolojisi / 87
İmam Malik’in metodolojisi / 89
İmam Şafii’nin metodolojisi / 90
İmam Ahmed ibn Hanbel’in metodolojisi / 92
İmam Davud ez-Zahiri’nin metodolojisi / 93

Yedinci Bölüm
Görüş ayrılıklarının nedenleri / 95
Doğal farklılıklar / 96
Halife Osman’ın katledilmesinden sonraki gelişmeler / 97

Sekizinci Bölüm
Bilgi ve olgunluk / 109
İmamların eğitimi ve tavırları / 109
Ebu Hanife ve İmam Malik / 116
Muhammed ibn Hasan ve Malik / 117
Şafii ve Muhammed İbn Hasan / 117
Malik ve İbn Üyeyne / 119
Malik ve Şafii / 120
Ahmed ibn Hanbel ve Malik / 120
Ebu Hanife hakkındaki görüşler / 121
İmam Şafii hakkındaki görüşler / 123
Ahmed ibn Hanbel ve İmam Şafii / 124

Dokuzuncu Bölüm
Aydınlık çağdan sonra / 127
Siyasal ve entelektüel liderliğin ayrışması / 128
Hile-i şer’iyye (çıkış yolları ve hileler) / 131
Katılık ve kısırlık / 133
Taklit ve sonrası / 134
Son dönemlerde İslam ümmeti / 136
Günümüzde görüş ayrılığı nedenleri / 140
İyileşmenin yolu / 143

Onuncu Bölüm
Çıkış yolu / 147
Kardeşlik ve dayanışma / 150
İdealler ve gerçekler / 152

Dizin / 157

SUNUŞ

Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları uzlaştırma ve İslam medeniyetini yeniden canlandırma çabalarının filizlendiği bir dönemde karşımıza çıkan en büyük engelin, genellikle dini ve siyasi ihtilaflar olduğu bilinmektedir. Bu ihtilaflar giderilmedikçe arzulanan hedeflere ulaşılması bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.

Dini ve siyasi liderler ve cemaatler arasındaki ihtilafların yol açtığı tekfir ve ihanet suçlamaları… Ulus devlet olgusunun ortaya çıkması ile toplumdaki farklı etnik gruplara ve mezhep mensuplarına yapılan baskı ve zulümler… İslam ülkelerinin aralarındaki mezhebi ve siyasi ihtilaflar nedeniyle Filistin’de olduğu gibi, mazlum halklarla birlikte hareket edememeleri… Etnisiteyi baz alan milliyetçilik ve güç odaklarının çemberini aşamayan demokrasi söylemleri… Bütün bunlar ve benzerlerinin ümmetin kalbine ektiği kin ve nifak tohumlarının açtığı yaralar kanamaya devam etmektedir.

Asırlardır neden olduğu acıların, ümmetin hafızasındaki tazeliğini hâlâ koruduğunu düşündüğümüzde, ihtilafın zihinlerimizdeki yeri hiç de iyi değildir.

İslam dünyasının üzerinden bir türlü atamadığı, bu yaygın ve acı verici hastalığın tedavisinde, önemli çözüm yollarını içeren bir eser olarak önerilebilecek İhtilaf* , sadece sorunların ve çözüm yollarının açıklandığı bir çalışma değil, Alvani’nin temelde tüm ümmete yaptığı bir eylem çağrısıdır. Alvani, ümmetin ihyası sorumluluğunun sadece entelektüellere/fakihlere ait olmadığını, bunun her müminin görevi olduğunu ifade eder.

Yazar bu çalışmasında, ihtilafın olumlu yönlerine ışık tutmakta ve ilk Müslüman kuşakların bölünmeye yol açmaksızın birlik ve bütünlük içinde, sosyal hayatın canlanmasında, farklılıkları nasıl değerlendirdiklerini göstermektedir. İslam medeniyetinin ihyası için, Müslümanların ihtilaf ahlakını yeniden kazanmaları ve ayrılıkçı sorunlarla başa çıkmada daha yetkin hale gelmelerinin, özellikle altını çizmektedir. Ancak daha da önemlisi, Müslümanların farklılıkları lehlerine, günümüz deyişiyle uzlaşmazlığı avantaja dönüştürebilmeleri gerekmektedir.

İslam dünyasında bölünme ve çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemde yayınlanan bu kitabın, Müslümanların birlik ve dayanışma bilincinin gelişmesine önemli katkı sağlayacağını umuyoruz.

Mahya

ÖNSÖZ

Bizi ihtilaf konusunda yazmaya yönelten neden, İslam dünyasındaki birçok grubun siyasi baskılar altında bölünmesi, bölünen tarafların muhalif gruplara dönüşerek kendi içlerinde sayısız İslami parti, dernek ve hizipler oluşturmalarıydı. Bu grupların kendilerine özgü gündemlerinin yanı sıra, her bir grubun hedefi; kitlelerin desteğini kazanabilmek için diğerlerini devre dışı bırakmaktan başka bir şey değildi. Kendilerini İslami olarak nitelendiren partilerin iktidara gelmesiyle sorunlarının çözüleceğini zanneden samimi ve sade Müslümanlar bu gelişmeler karşısında şaşkına dönmüştü.

Bu hiziplerin ümmetin yüksek amaçları ve maksatlarını tamamen unutarak önemsiz fıkıh ve ilahiyat konularında kendi aralarında anlaşmazlığa düşmeye başladıklarını gördüklerinde, kitlelerin içine düştüğü hayal kırıklığını düşünebiliyor musunuz? “Hakiki” İslam’ı temsil etme iddialarını destekleyebilmek için bu gruplardan bazıları diğerlerini kafirlik, irtidad ve sapkınlıkla suçlayabilecek kadar ileri gittiler. Birbirlerini itham etmekle uğraşmaktan, Müslümanlara fıkıh ve usul konularındaki ilmi tartışmalar veya çatışan teolojik argümanlar arasındaki ince ayrımların sağladığından çok daha geniş bakış açıları sunan şeriatın yüksek ilke ve amaçlarını gözden kaçırdılar. Tecrübeler, böylesine yararsız tartışmalara girmenin, Müslüman aklını gerçeği kavramaktan ve değişen şartlara ilişkin değer yargılarına ulaşmaktan alıkoyduğunu göstermektedir.

Kitabın başlangıçtaki amacı İslam dünyasının belli bir bölgesindeki muhalif İslami siyasal partilere hitap etmek olduğundan, klasik tarihsel deneyimlerden ayrıntılı örnekler verilmektedir. Özellikle, erken dönem İslam hukukçuları arasındaki fıkhi ihtilafların, akademik alanın dışına çıkmasına ya da tartışanlar ve ihtilafın taraflar arasında küskünlüğe ve kırgınlığa yol açmayan farklılıkları örnekleriyle analiz edilmektedir. Bu erken dönem alimleri arasındaki görüş ayrılıkları, hiçbir zaman onların şeriatın yüksek amaçlarını ve ümmete karşı sorumluluklarını gözden kaçırmalarına yol açmamıştır.

“Klasik Fıkıhçılar Arasında İhtilaf Ahlakı” bu kitap için uygun bir isim olabilirdi, bununla birlikte şimdiki ismi de genel olarak ihtilaf konusuna yararlı bir giriş niteliğindedir. Kitap ayrıca çağdaş Müslümanlara İslam tarihindeki bazı büyük şahsiyetleri, alimleri anlama ve hoşgörünün üstün örneklerini görme fırsatı sunmaktadır. İşte kitabın katkısı burada yatmaktadır. Çağdaş Müslümanların geleceğe umutla bakmalarını sağlayacak dirilişin anahtarı da bu anlayış ve hoşgörüde yatmaktadır.

Dr. Taha Cabir Alvani

Birinci Bölüm
UZLAŞMAZLIK HASTALIĞI

Çağdaş İslam dünyası, salgın halini almış sayısız hastalıklara bağımlı hale gelmiştir. Ahlaki uyuşukluk ve entelektüel felç, içeride yıkıcı hareketler, dışarıdan boyunduruk altına alma çabaları, adaletin ve adil muamelenin yokluğu, sömürü ve yozlaşma, cehalet, hastalık ve yoksulluğun aşırı boyutlara ulaşması, israf, bağımlılık, güvensizlik, uzlaşmazlık ve öldürücü mücadelelerle uzayıp giden liste çok uzun ve acı vericidir. Bu hastalıkların çokluğu ve şiddeti, doğal ve ekonomik zenginliklere sahip olanlar da dahil bütün ulusları ve insanları yeryüzünden silip atabilecek niteliktedir.

Böylesine öldürücü hastalıklarla kuşatılmış bir haldeyken, İslam ümmetinin nasıl hayatta kaldığını merak etmemek mümkün değildir. Bu ümmetin bugüne kadar korunmuş ve halen de varlığını sürdürebiliyor olmasının nedeni; hem Kur’an mirasına hem de Resulullah’ın Sünnet’ine hâlâ tutunuyor olmasıdır. Ayrıca bu ümmet içinde Allah’a dayanmaya devam eden ve O’nun rehberliği ve affını samimiyetle isteyen bazı doğruluk timsali insanların hâlâ varlığıdır. Bu durum, sırf resulü aralarında olduğu için Allah’ın, kafirleri bile cezalandırmadığını ve hâlâ tevbe etme olasılıklarının bulunduğunu açıklayan ayetten de anlaşılabilir.1

Günümüzde İslam ümmetinin başındaki en tehlikeli hastalık, uzlaşmazlık ve ihtilaftır. Bu hastalık her bölgeyi, her şehri, her toplumu etkileyecek hale geldi. Zararlı etkisi fikirlere, inançlara, ahlaka ve davranışa, konuşma ve etkileşim biçimlerine nüfuz etti. Hem kısa hem de uzun dönem hedefleri ve maksatları etkileyerek dönüştürdü. Tıpkı karanlık bir hayalet gibi, insanların ruhunu kuşatıyor, atmosferi zehirliyor ve sonunda kalpleri kısır ve ıssız yerlere dönüştürüyor. Birçok insan birbiriyle ihtilaf içinde. Bu durum tüm İslam esasları, emirleri ve yasaklarının, yalnızca insanları uzlaşmazlığa sevk ettiği ve onları öldürücü bir çatışmaya sürüklediği izlenimini doğuruyor.

Bu eğilim Kur’an ve Sünnet esaslarına tamamen aykırıdır. Kur’an ve Sünnet’te, Allah’ın birliğini (tevhid) ikrar etme esas görevine vurgu yapıldıktan hemen sonra, tek bir husus öne çıkarılmaktadır: İslam ümmetinin birliği (ittihad). Bu emirlerin hedefi; Müslümanlar arasında barış ve uyumu bozan, müminlerin kardeşliğini mahveden her türlü ihtilafı ortadan kaldırmaktır. Ayrıca İslam esaslarında, Allah’a ortak koşmanın (şirk) yasaklanmasından sonra, ümmet içinde uzlaşmazlıktan daha çok kötülenen bir davranış yoktur. Allah’ın ve Resulullah’ın emirleri, Müslümanları birliğe ve dayanışmaya, kalplerini birleştirmeye ve çabalarını tek bir davada uzlaştırmaya çağıran sözlerle doludur.

Müslümanlar yalnızca Allah’a iman edip ibadet ettiklerinden, peygamberleri, kitapları, namazda yöneldikleri kıbleleri ve varlık nedenleri tek ve aynı olduğundan, ortak bir davada birleşmeleri gerekir: Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık Bana kulluk edin.2

Maalesef buna rağmen Müslümanlar, tartışmasız bir şekilde, yalnızca Allah’a iman ve ibadet inancını unuttular ve birbirleriyle güçlerini birleştirme çağrısını terk ettiler.

Bu durumun doğuracağı tehlikelerin tamamen bilincinde olmalı ve İslam dünyasındaki bölünmüşlük krizinin köklerine inmeye çalışmalıyız. Başlangıç olarak, Müslümanların kalbindeki “iman boyutu”nu yeniden canlandırmalıyız. Bu boyut Müslümanların birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen ana faktör olmaktan neredeyse tamamen çıktı. Bu durum İslam anlayışının bozulmasının, zararlı uygulamaların ve gayrimüslim toplumların baskıları ve dayatmalarının bir sonucudur. İman boyutunun yeniden canlandırılması ve doğru İslam anlayışı, ilişkilerimizi pekiştirmenin, farklılıklarımızı anlamanın ve bu farklılıkların kalplerimizde pas tutan tüm kötü izlerini silmenin tek garantisidir. Böyle bir yenilenme ne kadar rahatlatıcı ve ne kadar da huzur verici olurdu! İslam’ı doğru öğrenmek ve anlamak, bize çeşitli eylem kategorilerini doğru dürüst takdir etme fırsatı verecektir: Neyin tavsiye edilir veya izin verilir olduğunu, neyin zorunlu veya yükümlülük olduğunu vs. Böylelikle davamızın yüksek hedeflerini göz önünde bulundurabilecek, uzlaşmazlık ve tartışma yoluyla sürekli itişip kakışmaktan kurtulacağız. Ancak ahlaki emirlere olan saygımızı, İslami davranış etiği ve normlarını da kaybettik. Bu yüzden kolaylıkla ayrılığa ve ölümcül çatışmaların tuzağına düştük. İşte Kur’an’ın “dar ve sınırlı bir varoluş” ve bir başarısız yaşam olarak adlandırdığı miras budur. Bu miras yüzünden sonunda acizlik ve yıkım içinde kalakaldık. Gerçekten de Rabbimizin uyarısı bu yöndeydi: Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.3

Kur’an bize peygamberlerin ümmetlerinin tarihini anlatarak onlardan ders çıkarmamızı istiyor. Bu tarih bize ulusların yükselişini, medeniyetlerin kuruluşunu ve gelişimini açıkça gösteriyor. Ayrıca nasıl gerilediklerini de anlatıyor. Gerileme ve çöküşün; dar görüşlü hizipçiliğin, ihtilafın ve uzlaşmazlık hastalığının doğrudan sonucu olduğu konusunda bizleri uyarıyor: Allah’a yönelerek O’na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkanın da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.4

Ayrılığa ve bölünmeye yol açan anlaşmazlıklar, Resulullah’ın rehberliğini terk etme ve O’na yabancılaşma anlamına gelmektedir. Allah, Kur’an’da Resulullah’a “dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar”a ilişkin olarak şöyle diyor: Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz.5 Bu ayet insanların hoşgörüsüz, diğerlerini dışlayıcı, “ilahi vahyin tek gerçek sahipleri” olma iddiasından doğan bütün hizipçilikleri lanetlemektedir.

Bu ayet Kur’an’dan önceki dönemlerin ehl-i kitabına da uygulanabilir: Onların sorunları yalnızca çok az bilgiye sahip olmaları ya da bilgilerinin onları yanıltması değildi; bu bilgileri adaletsizlik yapmak ve karşılıklı husumet tohumları ekmek için kullanmalarıydı: “Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler.6 Bu ayetin ışığında Müslümanların, gerçekten son hakiki dinin ve bu dinin içerdiği hakiki ilim ve rehberliğin doğru emanetçileri mi oldukları, yoksa önceki dinlerin mensuplarının zayıflıklarının ve onların karşılıklı kıskançlık ve nefretlerinin ve diğer yıkıcı davranışlarının mı mirasçıları oldukları sorulabilir.

İhtilaf, karşılıklı kıskançlık ve dini hizipçilik İslam öncesi dönemde Yahudi ve Hıristiyanların felaketine ve dinlerinin geçersiz kılınmasına doğrudan etki eden faktörler oldu. Onların tarihi, sahih kitabın (Kur’an) ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine tutunanlar için açık ve kalıcı bir derstir. Kur’an’ın yerini alacak başka bir kitap olmayacağını ve Kur’an’ın hükmünün ebediyen geçerli olacağı idrak edilirse, bu ders daha da etkileyici olacaktır. Bu hakikat, İslam ümmetinin başında şu an bulunan hastalıkların ölümcül olmadığı yönünde biraz iyimserlik veriyor. Bu hastalıklar, ümmetin bu acziyette ısrar etmesi halinde iltihap üretmeye devam edebileceği gibi, tedavi de edilebilir. Bu sonuç birçok kimsenin arzuladığı bir sonuçtur. Eğer bu hastalıklar atlatılabilirse, bölünmeler duracak ve ümmet yeniden doğru yola, sağlıklı ve hayat dolu yola girecektir. Son ilahi mesajın sunduğu bu imkanlar, İslam ümmetine önemli sorumluluklar yüklemiştir.

Peki, bu sonucu nasıl elde edeceğiz? İlk olarak insanlar arasında olaylara bakış açıları ve işlerini yürütme tarzlarında doğal farklılıkların bulunduğunu kabul etmeliyiz. Her bireyde toplumu inşa etmek için zorunlu olan çeşitliliğe büyük ölçüde katkıda bulunan doğal bir benzersizlik vardır. Hepsi birbirinin aynısı olan ve aynı kapasitelere sahip insanlar arasında sosyal ilişkiler kurmak imkansız olurdu. Bu durumda karşılıklı etkileşim, ne vericilik ne de gelişim imkanı sağlanırdı. Halbuki, yetenek ve beceri çeşitliliği bireyin zihinsel ve işlevsel becerilerindeki çeşitlilikten doğar. Bu doğuştan ve sonradan kazanılmış farklılıklar birleştiğinde, insanın gelişimine ortam oluştururlar. Bütün bunlarda Allah’ın kudret ve hikmetinin yansımalarını görüyoruz.

Eğer görüş farklılıkları sağlıklı bir çerçevede işletilirse, aklı zenginleştirir, entelektüel gelişimi hareketlendirir ve bakış açılarının genişletilmesine yardım edebilir. Böylece sorunlara, konulara geniş ve derin etkileri çerçevesinde, daha doğru ve daha ayrıntılı olarak bakabiliriz. Maalesef gittikçe zayıflayan bir ümmet ile böyle bir şey mümkün değildir. Sağlıklı farklılıklardan kaynaklanan olumlu avantajların tümü, yerini kronik uzlaşmazlık hastalığı ve ölümcül zehrine bırakmıştır. Bunlar da ruhlarımızı zayıflatıp, eritmekte ve bizi, intihar sürecine itmektedir. Durum, farklı görüşlere sahip olanlardan bazılarının fiziksel varlıkları itibariyle yok oluşa sürüklenmesine, bir kısmının ise İslam düşmanlarını kendilerine, aynı temel inançları paylaşan Müslüman kardeşlerinden daha yakın görmelerine yol açmaktadır. Eski ve yakın dönem İslam tarihi, ümmetin düşmanlarının uzlaşmazlık, mücadele ve iç savaş ateşini beslemeye devam ettiği zaman ortaya çıkan birçok üzücü ve acılı sahneyle doludur. Bu durum her geçen gün yoğunluğunu arttırarak sürmektedir.

İnsanlar çoğu zaman meselelere dengeli ve bütüncül bir şekilde bakamıyor ve sorunun çeşitli boyutlarını göremiyor. Dar bakış açıları onların, yalnızca küçük bir yönü görmelerine neden oluyor. Bu yön her açıdan şişirilip büyütülüyor ve diğer tüm yönlerin veya sorunun tamamının dışlanmasına yol açıyor. Başkalarını yargılama, reddetme veya kabul etmenin temeli haline geliyor. Bu yönü güçlendirmek için, farklı görüşe sahip Müslümanlara karşı din düşmanlarından bile yardım alınabiliyor.

Rivayete göre Vasıl bin Ata7 bir grup Müslüman ile birlikteydi. Harici8 olarak bildikleri bazı kimselere rastladılar. Vasıl ve beraberindekiler, kendi görüşlerinden olmayan Müslümanların öldürülmesi gerektiğine inanan bu hariciler tarafından öldürülme riskiyle karşı karşıyaydılar. Vasıl, yanındakilerden sorunu çözmeyi kendisine bırakmalarını istedi. Hariciler yanına gelerek tehditkar bir ifadeyle sordular: “Beraberinizdekiler kimdir?” Vasıl cevap verdi: “Onlar müşriktir; Allah’ın kelamını dinleyip şeriatını öğrenmek için koruma istiyorlar.” Hariciler “Size koruma veriyoruz” dediler. Vasıl da haricilerden, beraberindekileri eğitmelerini istedi. Onlar da kendi görüşlerine göre anlattılar. Sonunda Vasıl şöyle dedi: “Ben ve beraberimdekiler sizin bize öğrettiklerinizi kabul ediyoruz.” Bunun üzerine hariciler şöyle dedi: “Haydi birlikte gidin, zira din kardeşisiniz.” Vasıl “söylemeniz gereken bu değil” dedi ve şu ayeti okudu: Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur.9

Vasıl, “Bu yüzden bizi, güven içinde olacağımız yere götürün” diye devam etti. hariciler birbirlerine baktılar ve şöyle dediler: “Haklısın, öyle olsun.” Daha sonra Vasıl ve grubunun yollarına devam etmelerine ve hepsinin evlerine güven içinde varmalarına yardım ettiler.10

Bu kıssa görüş ayrılıklarının, basit konularda farklı görüşlere sahip bir Müslüman’ın, yalnızca kendisinin sahih, bozulmamış hakikate sahip olduğunu düşünen aykırı bir Müslüman grubun terörüne ve katline maruz kalmamak için gayrimüslim gibi davranmaktan başka şansının kalmadığı bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Gayrimüslimler bu aykırı fikir sahiplerinin elinde Müslümanlara göre daha fazla güven içindeydiler.

Şiddetli uzlaşmazlık (ihtilaf), bencilce arzu ve istekler (heva) sürekli gelişme ve büyüme eğilimine sahiptir. Kişinin ruhunun derinliklerine nüfuz etmekte, aklını, tavırlarını ve duygularını kontrol altına almaktadır. Sonunda o kişi, olayların genel ve bütüncül görüntüsünü kaybetmektedir. Süreç içinde İslam’ın ortak, yüce amaçlarını ve temel esaslarını görmezden gelmektedir. Böyle bir kişi hikmet ve uzak görüşlülükten yoksun kalmakta, İslami ahlakın temel ilkelerini unutmaktadır. Tüm denge ve öncelik duygusunu kaybetmektedir. Bilgiye dayanmadan konuşma, ilim sahibi olmadan hüküm verme ve destekleyici kanıt olmaksızın uygulama böyle bir kişiye kolay gelmektedir. Bu gibi kimselerin sayısı arttığında, suçlamalar yayılmakta, insanlar haksız yere sapkın, günahkar ve hatta kafir olarak yaftalanmaktadır.

Bu kusurlara sahip bir kişinin dünyasına karanlık, bakışına karamsarlık hakim olur ve kolayca fanatizmin kucağına düşebilir. Aslında bu durum ilim, hikmet ve ihtiyat nuruyla aydınlanmayan sefil nefsin bir yansımasıdır: Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz.11

Körü körüne takipçilerin ve deneyimsiz kimselerin eline düşen fıkıh ekolleri, hikmet ve yetenek sahiplerinin verdiği fıkhi hükümler ve görüşler, bir tür yarı entelektüel hizipçilik ve siyasal fanatizm halinde yozlaştırılmaktadır. Şu ya da bu görüşü desteklemek için Kur’an ayetleri ve hadisler seçici bir şekilde kullanılmakta ve belli bir hizbin görüşüne uymayan her ayet ya da hadis geçersiz veya neshedilmiş olarak değerlendirilmektedir. Bu durumun net sonucu; fanatizmin artmasıdır ve böylelikle yaygın söylemin; “Rabia Kabilesinin yalancısı, Mudar kabilesinin doğru söyleyeninden daha iyidir” -bir başka ifadeyle, ister yanlış isterse doğru olsunlar onlar benim insanlarım- olduğu İslam öncesi cehalet dönemine dönülmektedir.

İlk Müslümanların arasında ihtilaf yoktu. Onların görüş farklılıkları vardı ve bunlar yadsıma ve hizipçiliğe neden oluşturmuyordu. Fikir ayrılığı yaşıyor, ama birbirlerinden kopmuyorlardı. Çünkü gönül ve amaç birliği onlar için nefsi değerlendirmelerden çok daha önemliydi. Kişisel zaaflarından kurtulmaya, işledikleri hataları düzeltmeye istekliydiler. Resulullah, ashabın içinden en iyilerden olan birini haber verdi ve o sahabenin cennetlik olduğunu müjdeledi. Sahabe, bu övgünün nedenini anlamak için o kişinin davranışlarını ve yaptıklarını incelemeye koyuldu. Sonunda Resulullah bu kimsenin başarısının nedeninin, hiçbir zaman kalbinde herhangi bir Müslümana karşı kin izi bulunarak yatağına yatmaması olduğunu söyledi. Görünüş itibariyle birbirimizden çok farklı görünmeyebiliriz. Bununla birlikte başımızdaki felaketin kaynağı, içimizde, kalplerimizdedir. Birbirimizden kopuk yaşama eğilimimiz, yalnızca kendimize ihanetin ifadesidir. Allah şöyle buyuruyor:

Günahın açığını da gizlisini de bırakın.12

Geriye baktığımızda İslam dünyasının ümmet bağlamında Kur’an ve Sünnet’e olan bağlılığına dayandırdığı meşruiyetle bir zamanlar tek bir devlet olduğunu görürüz. Günümüzde ise kendi aralarında sayısız ve şiddetli uzlaşmazlıklar bulunan birçok küçük devlet haline gelmiştir. Bu devletlerin her biri birlik ve bütünlük içinde olduklarını seslendirseler de, her devlet birbiriyle çatışan farklı oluşumlara sahne olmaktadır.

Aslında bizim krizimiz entelektüel bir krizdir ve çok ağır bir sorundur. İslam dünyasının entelektüel faaliyetleri ve üretimi güçlü olduğunda, İslam ümmeti yeniden varoluşunun temel ve en yüksek meşruiyetini Kur’an ve Sünnet’e bağlılıktan aldığında; işte o zaman İslam’ın mesajını yüceltebilecek, maddi şartların ağırlığına ve önümüzdeki engellere rağmen bir medeniyet inşa edilebilecektir. Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır.13

Kur’an ve Sünnet’ten sapmamız bizi ihtilafa ve yıkıma götürdü: Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider.14 İslam, her kabile ya da grubun kendi ilahının bulunduğu Arabistan’daki bu bölünmüşlüğe son verdi. Bütün bu sahte ilahları hükümsüz kıldı.

Ekonomik açıdan ve düşünce yönünden yalnızca tüketen toplumlar haline dönüşen günümüz Müslümanlarının maddi kaynakların yetersizliğinden veya şartların zorluğundan şikayet etmeye hakları yoktur. Zira asıl hastalığımız, imanımızın kuşatıcılığını, bir ve ortak hedefler bilincini yitirmemizdir. Yaşamımızdaki daha yüce maksat ve meşruiyet bilincinin de kaybolup gitmesiyle İslam toplumlarının hem azmi hem de istikrarlı entelektüel çabaları felç olmuştur.

Aklımızı etkisi altına alan bu entelektüel felçle, davranışlarımızı etkileyen ahlaki krizden kurtulmak için entelektüel formasyona ve önceliklerin yeniden belirlenmesine önem vermeliyiz. Bunlar, yeni kuşakların eğitimini şekillendiren özellikler olmalıdır.

Bu hedeflere ulaşmamız için, Kur’an ve Sünnet’e sarsılmaz bağlılıklarıyla dikkat çeken örnek neslin (Asr-ı Saadet Müslümanlarının) mirasına dönmekten başka bir yol yoktur. Bu mirasın ilkelerinden olan, hakiki ilim arayışını ve bu ilmin uygulamaya konulmasını yorulmaksızın sürdürmektir. Bu araştırma ruhunu yeniden yakalamaya ve bu ruhun devamını sağlayacak güvenceler oluşturmaya ihtiyacımız var. İlim ile ahlak arasındaki bağlantı yeniden kurulmalıdır. İçtihat yapma işlevini düzenlemek için hüküm çıkarma, sonuca varma ilke ve kurallarının uygulamaya konulması gerekir. Ümmetin birliğini sağlamak üzere araştırmalar yapılmalı ve İslami dayanışmayı gerçekleştirme maksadıyla işbirliği alanları belirlenmelidir. Bütün bunların, Allah’ın inayetiyle, açık ve sistematik bir yöntemle yapılması ve sürdürülmesi gerekir.

Bu kitap önümüzdeki yol haritasını çıkarmaya yönelik küçük bir adımdır. Bizi kuşatan derin trajedinin bilincinde olarak, bazı kimseler böyle bir kitabın İslam dünyasının günümüzdeki objektif durumunu ele alması ve tek bir ülkede bulunan, birbirinden bağımsız doksan üç örgütten oluşan İslami hareketin çağdaş farklılıkları ve tartışmalarına çözümler getirmesini önerdiler. Elbette böyle bir durum, İslami ideallere karşı lakaytlığın zirvesinde olduğumuzu, çatışan çıkar ve eğilimler bataklığına saplandığımızı gösterir.

Ancak fanatiklerin saldırganca cesaretleri ve kibirli iddialarına, dikkafalı, entrikacı ve plancı işbirlikçilerin sorunlu ve kavgacı yapılarına dikkat etmek gerekir. Bütün bu eğilimleri doğrudan çürütmek ve çeşitli İslami grupların görüşleri ve çıkarlarını açıkça ve dürüstçe ifşa etmek, bana göre İslam dünyasına barış, huzur ve işbirliği getirmeyecektir. Ancak Allah’ın izniyle, Müslümanları, özellikle de gençleri, İslam ahlakı ve adabına yönelik açık bir ilim ve kavrayışla donatmak, böyle bir barış, uyum ve işbirliğini başarmanın ön şartı ve güvencesidir.

Ümmet içinde çatışan çeşitli grupların, farklılıkları ele alırken İslam ahlakı ve ilkelerini bilmeleri, bu ilkeleri bütün işlerinde dikkate almaları, gençlerin bu ilkelere göre yaşamak üzere eğitilmeleri, kuşkusuz ümmetin enerjisinin büyük bir kısmını açığa çıkaracaktır. Bu enerji şimdi faydasız iç çatışma alanlarında boşa harcanmaktadır.

Müslüman akıl kendi medeni rolünün bilincine vardığında, ümmete ait olmasına karşın yadsınanları geri kazanmayı hedefleyecektir. İslami mücadelenin bilinçli neferleri, ümmetin birlik ve sağlığının yeniden onarımını, sonunda İslam medeniyetini yeniden inşa etmek için güçlü ve istikrarlı bir temel inşa etme acil görevini üstlenmelidir. Ölümle yaşam arasında tek bir an vardır. Eğer kararlılığımızda samimi isek, Müslümanları İslam karşıtı etkilerden kurtarmamızı engelleyecek hiçbir şey yoktur. Allah’ın yardımıyla müminlerin birleşecekleri gün gelecek ve o gün kaybedenler, anlayamadıkları hakikatleri yok sayanlar olacaktır.

————

*     Prof. Dr. Taha Cabir Alvani’nin ilk kez 1986 yılında Arapça olarak yayınlananan eseri, daha sonra 1993 yılında Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü’nün kültürün İslamileştirilmesi serisi kapsamında The Ethics of Disagrement ismiyle İngilizce olarak yayınladığı baskı esas alınarak Türkçeye çevrilmiştir.

1     Enfal, 8/33.
2     Enbiya, 21/92
3     Enfal,8/46
4     Rum, 30/31-32
5     Enam, 6/159
6     Al-i İmran, 3/19
7     Vasıl bin Ata, mutezile fikir ekolünün kurucusu olarak bilinir. H.131 yılında Basra’da vefat etmiştir. Mutezile konusunda daha fazla bilgi için 5. Bölüm, 10. dipnota bkz.
8     Hariciler konusunda 5. Bölüm, 11. dipnota bkz.
9     Tevbe, 9/6
10     El-Müberrid, el-Kamil fi’l-Luga ve’l-Adab, 2/122.
11     Nur, 24/40
12     Enam, 6/120
13     İnşirah, 94/5
14     Enfal, 8/46

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİhtilaf - Farkın Farkındalığı
  • Sayfa Sayısı160
  • YazarProf. Dr. Taha Cabir Alvani
  • Çevirmenİbrahim Kapaklıkaya
  • ISBN9786055222055
  • Boyutlar, Kapak13x23, Karton Kapak
  • YayıneviMahya Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur