Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İnsan Özgür Doğmuştur Ama Her Yerde Zincire Vurulmuştur – Jean-jacques Rousseau
İnsan Özgür Doğmuştur Ama Her Yerde Zincire Vurulmuştur – Jean-jacques Rousseau

İnsan Özgür Doğmuştur Ama Her Yerde Zincire Vurulmuştur – Jean-jacques Rousseau

Hicran Tülüce

“Diğerlerinin efendisi olduğunu düşünenler, aslında onlardan daha büyük bir esaret içindedir.” Jean-Jacques Rousseau gerçek bir Aydınlanmacı hümanisttir. Ömrünü insanın özgürlüğüne ve eşitliğine adamış sıra…

“Diğerlerinin efendisi olduğunu düşünenler, aslında onlardan daha büyük bir esaret içindedir.” Jean-Jacques Rousseau gerçek bir Aydınlanmacı hümanisttir. Ömrünü insanın özgürlüğüne ve eşitliğine adamış sıra dışı bir kişiliktir. İnsan haklarından bahseden ilk Aydınlanmacı düşünürdür.

Onun düşünceleri günümüzün sorunlarına, özgürlük, eşitlik, insan hakları, ekoloji ve çocuk merkezli eğitim konularına yüzlerce yıl ötesinden ışık tutar. Fransız Devrimi’nin ilkeleri onun düşüncelerinden esinlendi. Düzeni, eşitsizliği ve adaletsizliği cesur bir şekilde eleştirdi. Bununla da yetinmedi, yeni ve insancıl bir toplumsal düzenin inşası üzerine yazdı. Geleneklere karşı çıktı. Monarşiyi ve Kilise’yi karşısına aldı. Rasyonel aklın gözden kaçırdığı, hatta bilerek hesaba katmadığı duyguları önümüze serdi. Vicdan ve merhameti…

Önsöz

Gerçekten düşündüğümüz kadar özgür müyüz? Yoksa her yerde zincire mi vurulduk? Öyle ya, bir salgın geldi ve özgürlüğümüze en büyük darbeyi vurdu. Üstelik hiç kimse “zincire vurulmak”tan kurtulamadı… Peki ya salgından önce özgür müydük? Nedir özgürlük dediğimiz? Modern yaşamın bizi kendi doğamızdan ve gerçek “özgürlük”ten uzaklaştırdığı aşikâr… “Kölelik” adeta farklı görünümlere bürünmüş durumda…

Modern toplumun “yapay ihtiyaçlarının kölesi” olduğumuzu kim inkâr edebilir? İşte Rousseau tüm ömrünü özgürlük ve eşitliğe adamış sıra dışı bir düşünürdü… Zor ve fırtınalarla dolu bir yaşam, müthiş gözlemler ve duyarlılık onu yaratıcı bir düşünüre dönüştürdü. Hiçbir şey onu düşünmekten, düşündüklerini savunmaktan ve yazmaktan alıkoyamadı. Yaşam tarzı da düşünceleriyle paraleldi. Hayranlık uyandırıcı mütevazı bir yaşam sürdü. Onun pusulası yüreğiydi… Hep buradan baktı hayata. Salt aklın, türümüzün mutluluğu ve huzuru için yeterli olmadığını çoktan sezmişti.

Bazı kişilerin çıkarları uğruna büyük çoğunluk çalışıyor, kulluğa ve sefalete boyun eğiyordu. O, yoksulluktan kıvranan çoğunluğun sefaletine sessiz kalmadı. Yaşadığı yüzyılın zorbalığına tüm varlığıyla karşı çıktı. Elbette ki insan yaşamına yakışan başka bir seçenek vardı. Rousseau, işte bu seçeneğin savunucusu oldu. Toplum yaşamına ekilmesi gereken tohumlar, vicdan, adalet ve merhamet olmalıydı. İhtiras, kin ve zorbalık değil…

İnsanın “kötü”, güçlünün “haklı” olduğunu iddia eden Thomas Hobbes’un düşüncesi ezici bir şekilde baskın geldi. Hobbes yerine onun görüşleri benimsenmiş olsaydı, bugün insanlık tarihi daha farklı yazılmış olurdu. Rousseau’nun düşünceleri zamansız, bize bıraktığı miras muazzam. Ve günümüzün sorunlarına yüzlerce yıl ötesinden ışık tutuyor. Özgürlük, eşitlik, insan hakları, ekoloji ve çocuk merkezli eğitim gibi kavramlarla ilgili ona çok şey borçluyuz. Müthiş öngörüleri bugün bile ufuk açıyor. Rousseau’yu anlamaya, anlamaktan öte “hissetmeye” mecburuz… Her zamankinden daha fazla…

Hicran Tülüce

“İnsan düşünmek,
sevmek ve inanmak
için dünyaya gelmiştir.”

Jean-Jacques Rousseau kimdir?

Jean-Jacques Rousseau, 1712 yılında Cenevre’de Protestan bir ailede dünyaya geldi. Ailesi Fransa’dan İsviçre’ye göç etti. Cenevre o dönemde Katoliklerin yaşadığı, monarşilerin ortasında kalan küçük bir cumhuriyetti. Komşu ülkelerin işgallerine karşı, dağlardan oluşan bariyerleri vardı. Doğduğu yerin hem yaşamında hem düşüncelerinin şekillenmesinde önemli bir rolü oldu. Ülkesine derin bir bağlılık duyuyordu. Ülkesiyle ilgili kendisine söylenen söz şuydu:

“Tüm insanların kardeş olduğu, neşenin ve cennetin
hüküm sürdüğü yer.”

Babası Isaac Rousseau Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı’nda altı yıl saray saatçiliği yaptı. Rousseau’nun Osmanlı sanatına ve kültürüne olan hayranlığı da buradan gelir. Babasının Galata’da yaşamış olduğu yerde, isminin bulunduğu bir levha vardır. Isaac Rousseau karısının ısrarlarına dayanamayarak İsviçre’ye geri döndü, on ay sonra Rousseau doğdu. Ama annesi onun doğumundan dokuz gün sonra, loğusalık humması nedeniyle öldü.

İşte Rousseau, doğumunu “babasının dönüşünün talihsiz meyvesi ve felaketlerinin ilki”* olarak tanımlar. Rousseau babası ve halasıyla büyür. Babasıyla yakın ilişkisi dikkat çekicidir. Küçük yaşta ölüm kavramıyla tanışmış, annesinin ölümünün babasının ruhunda açtığı yaralara tanık olmuştur.

Babasının kendisine her sarılışında, onun acısını hissettiğini söylemiştir. İtiraflar’ında bu durumu şöyle yazar: “Bana ‘Jean-Jacques, annenden söz açalım’ dediği zaman, ‘Demek yine ağlaşma var baba’ derdim ve bu söz onun gözyaşlarını akıtmaya yeterdi. Zavallı adam inleyerek, onu bana geri ver, derdi, beni teselli et, içimde bıraktığı boşluğu doldur.”** Babasıyla ilişkisi onun yaşamında oldukça önemli bir etkiye sahipti. Babası Isaac bencil, kavgacı ve güvenilmez yapısına rağmen, müziğe, kitaplara ilgi duyan, hayal gücü kuvvetli bir kişiydi. Rousseau’nun romantik bakış açısı, doğa ve kitap sevgisi babasından geliyordu.

İkisi birlikte zamanlarının çoğunu kitap okuyarak geçirirlerdi. Babası saatçi dükkânında çalışırken Rousseau’ya farklı konularda dersler anlatır, Rousseau da babasına antik ve modern klasikleri yüksek sesle okurdu. Babasıyla gece geç saatlere kadar okuduğu romanlar, Rousseau’nun hayal gücünü, düşünme kapasitesini ve edebi yeteneğini geliştirdi. Zihni, okuduğu kitaplardaki kahramanların ve düşünürlerin hikâyeleriyle doluydu ve kendisini sıklıkla onların yerine koyardı. İşte bu süreç, o yaştaki bir çocuğa derin bir kavrayış kazandırdı.

Hiçbir şey anlamadım, her şeyi hissettim.”

On yaşına geldiğinde babası yetkililerle yaşadığı bir anlaşmazlık sonucu evi terk etti, teyzesi de onunla birlikteydi. Birkaç yıl dayısıyla kaldı, daha sonra Lambercier adlı bir papazın yanında eğitim aldı. On iki yaşında resmi eğitimi sona erdiğinde çıraklığa başladı. Ancak on beş yaşındayken nefret ettiği bu işi ve Cenevre’yi bırakıp kaçtı. Madame de Warens isimli bir baronesle tanıştı, on yıl onun evinde kaldı ve öğrencisi oldu. Bir süre Venedik’te Fransız elçisinin yazmanlığını yaptı. Burada İtalyan müziğinden ve operasından çok etkilendi. Rousseau otuz yaşına kadar düzensiz ve gelecek vaat etmeyen bir yaşam tarzı sergiledi. Ancak daha sonra yazdığı eserlerle modern dünyanın en etkili yazarlarından biri haline geldi.

Bu süreç 1742’de Paris’e gelişiyle hız kazandı. Paris dönemin düşünce merkeziydi. Diderot ve D’Alembert ile tanışıp dost oldu. Ansiklopedi’nin editörlüğünü yapan Diderot’nun isteğiyle Ansiklopedi’nin müzik ve politik ekonomiyle ilgili bölümlerini yazdı. Düşüncelerin tartışıldığı, aristokratların bilim insanları ve sanatçıları desteklediği yerler ise Paris’in salonlarıydı. Ancak Rousseau çekingen ve içedönük yapısıyla, kendisini bu salonlarda yeterince gösteremedi.

Bu salonlarda aristokratlar ve büyük burjuvalar, halkın yoksulluğu pahasına bolluk içinde yaşardı. Rousseau kendisini aristokratlara değil halka yakın bulurdu. Paris hayatından sıkıldı ve bu salonlardan uzaklaştı. Böylece “sade, dürüst ve çıkarsız” yaşamına doğru bir yolculuğa çıktı. 1745’te Paris’teki bir otelde oda görevlisi olarak çalışan Theresa Levasseur ile tanıştı, Rousseau ölene kadar 33 yıl süren bir birliktelikleri oldu. Resmi olarak evlenmediler. Bu birliktelikten beş çocuk dünyaya geldi, ancak tüm çocuklar bakımevine verildi.

Kaderinin değiştiği an

1750’de Dijon Akademisi’nin açtığı bir yarışmaya katıldı. Yarışmanın konusu şu soruydu: “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” Rousseau bu yarışmayı kazandı. Bu ödül onun yaşamında bir dönüm noktası oldu. Yazısında, yeryüzündeki insan yaşamının tarihinin bir çürüme tarihi olduğunu öne sürdü. 1754’teyse aynı akademinin bir yarışmasına daha katıldı. Bu kez ödül kazanamadı, ama bu eseriyle de geniş çapta bir üne kavuştu. Ona asıl şöhretini kazandıran yapıtları ise, 1762’de yazdığı Toplum Sözleşmesi ve çocuk yetiştirmeye dair yazdığı Emile adlı kitapları oldu. Bu eserler onu dünyanın en önemli düşünürlerinden biri yaptı. Toplum Sözleşmesi’nde Fransız devrimcilerini ve Amerika’nın Kurucu Baba’larını derinden etkileyen politik bir kuram geliştirdi. Emile’de ise günümüze de ilham kaynağı olan bir eğitim anlayışını ortaya koydu.

Küskün Bir Yaşam 

Rousseau’nun İsviçre’de başlayan hayatı, İtalya, Fransa, Cenevre, İngiltere arasında sürekli yer değiştirerek geçti. En uzun süreli kaldığı yer Fransa oldu. Yazdıkları nedeniyle sınır dışı edildi, kitapları yakıldı. Yaşamı düşünsel açıdan çok zengin, duygusal açıdansa oldukça huzursuz ve kırgın geçti. En sonunda dünya ile ilişkisini kesti ve yalnızlığa gömüldü. “Yeryüzünde benim için her şey bitti. Burada bana artık ne iyilik edebilirler ne de kötülük.

Ne umacağım ne de korkacağım bir şey kaldı bu dünyada; zavallı bahtsız bir ölümlü ve Tanrı kadar kaygısız, telaşsız olan ben, uçurumun en dibindeyim. Dışımda olan her şey bundan böyle bana yabancı. Bu dünyada artık ne yakınım var, ne benzerim ne de kardeşim. Dünyaya yabancı bir gezegenden düşmüş gibiyim.”* 1778’de Paris yakınlarındaki Ermenenville’de öldü. Kendisiyle aynı yıl ölen Voltaire gibi Paris Pantheon’a gömüldü. Ölümü de yaşamı sırasında olduğu gibi tartışmalara konu oldu.

Rousseau’nun beyin kanamasından öldüğü duyurulmuş olsa da, 19. yüzyıl boyunca intihara meyilli biri olduğu ve silahla kendisini vurarak intihar ettiği tartışmaları yapıldı. Yaşamı boyunca mustarip olduğu önyargı ve dedikodular, öldükten sonra da yakasını bırakmamıştı. 1897’de bir soruşturma nedeniyle mezarı açıldı. Kafatası sağlamdı, delinme ya da kırılma belirtisi yoktu.

“İnsan iyidir
ve yabancı
bir şey onu
değiştirmedikçe de
iyi kalacaktır.”

“İnsan doğasının yapısı vicdandır.”

İnsan doğası iyiliğe mi yoksa kötülüğe mi eğilimlidir? Bu tartışma, felsefenin önemli tartışmalarından birisi. İnsan doğasına dair görüşler Eski Hint ve Çin dönemine uzanıyor. İnsanın doğuştan iyi olduğunu ilk savunanlar, Çinli düşünürler Konfüçyüs ve Mensiyüs. Bazı düşünürlere göre insan doğuştan iyi, bazılarına göre doğuştan kötü. Bir kısmı da iyi ve kötünün karışımı olduğunu düşünüyor. Rousseau insanın doğuştan iyi olduğuna inananlardan. Bu düşünceyi de Aydınlanma döneminde güçlü bir şekilde savundu. Rousseau uygar toplumu ve insanı anlamak için en başa döner ve gözlerini uygarlığın tüm katmanlarının en altındaki insana çevirir: Yani doğa durumundaki insana.

Özgün bir insan doğası yaklaşımına sahipti. Bu konudaki görüşlerini ilk kez Eşitsizlik Üzerine Söylev’de açıklar. Onun temel düşüncesi, insan doğasının iyi olduğudur. Bu düşünce romantik felsefenin adeta özeti gibidir. Kendisinden bir yüzyıl önce yaşamış olan İngiliz düşünür Hobbes “İnsan insanın kurdudur” sözünü söylemişti.

İnsanın doğal durumu “yalnız, pis, iğrenç, vahşi” idi. İnsan doğası rekabetçiydi ve şiddet eğilimliydi.* Herkes herkesle savaş halindeydi. Bu nedenle, insanları kontrol etmek için mutlak bir iktidar zorunluydu. Rousseau ise tam tersini savundu. İnsan özünde iyiydi.

Devlet kurumu ortaya çıkmadan önce, insanlar mutlu ve huzurlu yaşıyorlardı. Sosyal duruma geçildiğinde insanlar arasında eşitlik bozuldu ve bunu korkunç bir kargaşa izledi. Mülkiyet durumu, insanlarda gizli bir kıskançlığı ve birbirlerine zarar verme eğilimini uyandırdı. Dolayısıyla insan, toplum ve medeniyet tarafından yozlaştırıldı. “Zenginlerin gaspları, fakirlerin haydutluğu, herkesin dizginleri boşanmış tutkuları, doğal merhameti ve adaletin henüz zayıf olan sesini boğarak insanları cimri, özenişli, kötü kişiler haline getirdi.” Doğa durumunda insanlar iki duyguya sahipti: Kendini sevme ve merhamet.

Eklendi: Yayım tarihi
  • Kategori(ler) Araştırma - İnceleme
  • Kitap Adıİnsan Özgür Doğmuştur Ama Her Yerde Zincire Vurulmuştur - Jean-jacques Rousseau
  • Sayfa Sayısı96
  • YazarHicran Tülüce
  • ISBN9786254415678
  • Boyutlar, Kapak13,5×19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDestek Yayınları / 2022

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Şeytan Terapiste Gittiğinde ~ Hicran TülüceŞeytan Terapiste Gittiğinde

    Şeytan Terapiste Gittiğinde

    Hicran Tülüce

    “Şeytanın en büyük hilesi, bizi var olmadığına inandırmasıdır.” – Charles Baudelaire Yeryüzüne sürgün edilen asi bir melekti Azazel. Dünya’ya “düştükten” sonra artık tek bir...

  2. Karanlık Empat ~ Hicran TülüceKaranlık Empat

    Karanlık Empat

    Hicran Tülüce

    Karanlık empat tehlikeli dansını iyilikseverliğin ve nazik bir gülümsemenin arkasında yapar. İyi niyetli bir bakış açısının bedeli bazen ağırdır, manipülasyon, aldatılma ve istismarla karşılaşabilirsiniz....

  3. Kalpleri Ayarlama Enstitüsü ~ Hicran Tülüce-Ahmet Taha AlperKalpleri Ayarlama Enstitüsü

    Kalpleri Ayarlama Enstitüsü

    Hicran Tülüce-Ahmet Taha Alper

    Duygu durumlarının kalp sağlığı üzerindeki etkisi nedir? Stresi yönetmek ve mutlu bir yaşamın anahtarını bulmak mümkün mü? İleride kalp hastası olacağını düşünenler, gerçekten hasta...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur