Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İntikamın Güzel Yüzü
İntikamın Güzel Yüzü

İntikamın Güzel Yüzü

Tracey Devlyn

Bir Kadın ile İntikamı Arasına Girebilecek Engel Yoktur… Alımlı ve hoş bir kadın olan Cora, İngiliz devleti adına çalışan bir ajandır. En büyük amacı…

Bir Kadın ile İntikamı Arasına Girebilecek Engel Yoktur…

Alımlı ve hoş bir kadın olan Cora, İngiliz devleti adına çalışan bir ajandır. En büyük amacı ise, çocuk yaşta kaybettiği anne babasının katilini bulmaktır. Güzel kadının bu uğurda göze alamayacağı hiçbir tehlike yoktur.

Zorlu mücadelede Cora’yı yalnız bırakmayan çocukluk arkadaşı Guy, güzel kadının intikam ateşini söndürmek için elinden geleni ardına koymaz. Fakat karşılarında en az Cora kadar hırslı ve bu güzel kadını ağına düşürmek adına her tür yola başvuracak kadar gözü dönmüş bir katil vardır…

“Tehlikeyi tutkuyla birleştiren Tracey Devlyn, hafızalarınızdan silinmeyecek güçlü bir aşk hikâyesi yaratmış.”
-Victoria Gray-

“Tracey Devlyn sürükleyici bir ajan hikâyesine unutulması güç bir aşk katarak harika bir roman yaratmış. İntikamın Güzel Yüzü, okunması gereken bir ilk roman.”
-Publishers Weekly-

“İntikamın Güzel Yüzü, hayal gücünüzü tetikleyecek kadar etkileyici, yüreklerinizi ele geçirecek kadar büyüleyici bir roman.”
-RT Book Reviews-

“İlk sayfasından itibaren okuru içine çeken konusuyla harika bir ilk roman. Devlyn, intikama teslim olmuş bir kadının başından geçenleri güçlü kalemini kullanarak unutulmaz bir anlatımla sunuyor.”
-Adrienne Giordano-

***

Bir

1804
Honfleur, Fransa

Helsford Kontu Guy Trevelyan insan etinin yanık, kes­kin kokusunu alınca durdu. Ağır koku, zindanın pis, küflü havasıyla karışıyor, gözlerini yakıyor, ciğerlerini ele geçiri­yordu. Guy sulanan gözleriyle hücrenin açık kapısından içeri bakıp başını eğerek sesleri dinledi.

Kulağına güçlü bir ses geldi.

Metalin metale aniden değişini işitti. Boğuk bir cızırtı­nın ardından çığlıklar yükseldi.

Guy mahkûmun ıstırabına bir son vermek için hareket­lendi ama biri kolunu boğazına dayayarak onu zindanın soğuk duvarına yapıştırdı.

Danforth.

Guy dizini işe yaramaz adamın karnına geçirdi, saldır­ganın dudaklarının arasından çıkan nefes sesiyle keyiflendi ama adam onu bırakmadı. Guy’la hemen hemen aynı yapıda olan Vikont Danforth alt etmesi kolay bir adam değildi. Guy bunu çok iyi biliyordu. Uzun yıllar boyunca birbirlerinin güçlerini defalarca sınamışlardı.

Vikont, Guy’ın kulağına fısıldayarak, “Senin neyin var?” diye sordu. “Buraya Köstebek’i bulmaya geldik. Başkasını de­ğil.”

Guy, Danforth’un gölgede kalan yüzüne baktı ve arka­daşı hızlıca davranıp ona engel olduğu için kendisini şanslı saydı. Hakkında hiçbir şey bilmediği bir mahkûmu kurtar­mak için karşısına çıkacak ihtimalleri hiç düşünmeden hüc­reye dalsa kim bilir neler olurdu. Mahkûmun acı çığlığı onu derinden etkilemişti. Kararlarını hep düşünüp taşınarak veren biri olmasına rağmen, Danforth gibi umursamazca harekete geçip içgüdüsel ve hızlı bir tepkide bulunmuş olacaktı.

“Çekil üzerimden,” dedi Guy, kendisine kızıyordu. Danforth’u itip kurtuldu.

Görevlerine odaklanması gerekiyordu, yoksa hiç kimse bu Fransız kâbusundan canlı olarak kurtulamayacaktı. Görev­leri; Köstebek’i, yeni tahta geçen imparatorun yakın çevresine sızıp Yabancılar Şubesi’nde bilgiler aktararak yüzlerce İngi­liz’in hayatını kurtardığı söylenen kadın casusu kurtarmaktı.

Guy başını iki yana salladı, kaderi pek iç açıcı olmayan böyle bir görevin üstesinden gelmek için, en üst düzeyde ce­saret sergilemek gerektiğini düşünüyordu. Fransız hüküme­tinin sürekli değişen sınırları herkese, tahttan inen krala, Ancien Rejimi’ne”, burjuvaziye, halka karşı ve özellikle de aralarına karışmış olan İngiliz gizli servis ajanına karşı tehdit oluşturuyordu.

Napolyon’un zayıf düşen, bocalayan konsolosluğu idare etmesi yıkımın eşiğindeki ülkeyi toparlamış olsa da diktatörleşen general tek bir ülkeye hükmetmekle yetinmemişti. Ge­neral, Avrupa’nın tamamını, hatta tüm dünyayı yönetmek istiyordu. Düşmanlan kısa süre içinde tek bir yürek olmazsa adam hedefine de ulaşmış olacaktı.

Hücreden gelen bir başka iç burkucu, boğuk çığlık dik­katini çekti. Guy dişlerini sıkıp odadan sızan sönük ışığa ba­karken gözüne çarpabilecek her türlü işarete ve harekete karşı hazırlanmıştı.

Valere’nin uşaklarından birinin işkence ettiği kişinin Köstebek olmaması için Yüce İsa’ya dua etti. Yabancılar Şu- besin’de çalıştığı yıllarda insanın uykusunu kaçıran birçok acı manzarayla karşılaşmış, bu manzaraların bazılarının da hazırlayıcısı olmuştu. Ama işkence gören bir kadının duru­muna tanıklık etmek… Bu düşünce içinde aylardır, hatta yıl­lardır, biriken korkuya sesleniyor, onu çaresiz bırakıyordu.

Bir daha düşününce mahkûmun Köstebek olmasını umdu. Öyle olursa zavallı, talihsiz kulu arkada bırakma ka­rarını o vermemiş olacak, yeraltındaki bu zindandan çabucak çıkacaklardı.

“Sen iyi misin?” diye sordu Danforth, en eski arkadaşını tanımamış gibi bakarken.

Guy taş duvardan uzaklaşırken kemiklerine buz gibi iş­leyen ürpertiyi üzerinden attı. Usanmıştı. Yabancılar Şubesi’nin amiri ondan ne yapmasını bekliyordu ki? Mahkûmun yanına gidip, “Merhaba, sen Köstebek inisin?” diye sorarak hayır cevabını alınca da,’ Ne kadar yazık! Neyse, sana iyi akşamlar,” demesini mi bekliyordu? Ajanın neye benzediğini yalnızca bir kişi biliyordu ama Somerton bu detayları onları Fransa’ya göndermeden önce açıklamamıştı. Neden, diye merak etti Guy binlerce kez. Londra’ya döner dönmez bu so­runun cevabını bulmakta kararlıydı, tabii önce bu görevi sağ salim atlatmaları gerekiyordu.

“Ben iyiyim.” İşaret parmağıyla arkadaşını omzundan itti. “Şimdi bana analık taslamayı kes de kenara geç.”

Kendisini Danforth’un vereceği tepkiye hazırlayan Guy koluna yediği yumruğu fark etmedi bile. Bazı şeyler hiç de­ğişmiyordu. Hücrenin kapısına gıdım gıdım ilerleyen Guy başını öne uzatarak fısıltı şeklinde gelen seslerden kelimeleri seçene kadar sessizce durdu.

“Beni bu kadar zalim olmaya neden zorluyorsun?” di­yordu odanın içinden gelen dertli ses. Fransız adam karşı­sında bir çocuk varmışçasına yavaş yavaş konuşuyordu, bu da Guy’ın söylenenleri çabucak çevirmesine fırsat tanıyordu. Zindancı sözlerine şöyle devam etti:

“Yapman gereken tek şey; efendime öğrenmek istediği şeyleri söylemen.”

Zincir şıkırtısı geldi. “Cehenneme kadar yolun var, cel­lat,” diye fısıldadı boğuk ses.

Guy gerildi. Mahkûmun sözleri o kadar kısık ve o kadar boğuk geliyordu ki, cinsiyetini tahmin etmek imkânsızdı. Mahkûmun cinsiyetini anlamaya çalıştıkları her an aradıkları cevaba daha çok yaklaşıyorlardı.

Cellattan derin, abartılı bir iç çekiş sesi yükseldi. “De­mirle vücudunu dağlamanın bir etkisi kalmadı sanırım. Ba­kalım daha ikna edici bir yöntemim var mı?”

Bir hayvandan çıkmışa benzeyen iniltinin ardından mahkûmun kesik kesik fısıldama sesi geldi. “Kötü ruhun öteki dünyada bunun cezasını çekecek.”

Adam kıs kıs güldükten sonra, sustu. “Ama bu akşam rahatım, küçük casus. Efendim gibi senin acı çekişini izle­mekten kaçmadığımı yavaş yavaş fark ediyorsundur.” Mahkûmun sesindeki tanıdık tını Guy’ın dikkatini çekti, tüylerini ürpertti ve bakışlarını Danforth’a çevirdiğinde ar­kadaşının kaşlannı çattığını, yüzünde şüpheli bir ifade oldu­ğunu gördü.

Guy önüne döndüğünde kalbinin güm güm atışını bu­yabiliyor, birazdan göreceği şeylerin hayatını sonsuza dek değiştireceğini bildiğinden karnına sancılar giriyordu. Elini zindanın yüzeyi sert duvarına koyup içeriye bakmak için ba­şını uzattığında, burnuna aniden gelen ağır korkuyla irkildi. Koku o kadar kötüydü ki, ciğerlerindeki havayı tüketiyordu. Ağzına ve boğazına gelen iğrenç tattan kurtulmak için nere­deyse geğirecekti.

Hücre daha önce aradıklarından iki kat kadar büyüktü. Yere serpilen samanlar insan pisliğiyle ve Tanrı bilir ne gibi iğrenç şeylerle kaplanmıştı. Dikkatle yerleştirilmiş mumlar odanın ortasındaki küçük, oval bir kısmı aydınlatıyor, odanın köşelerini karanlıkta bırakıyordu. Ortada eli kelepçeyle önün­deki uzun, tahta masaya tutturulmuş genç bir adam vardı.

Genç bir adam. Guy hayal kırıklığına uğramıştı. Danforth’a bakıp başını iki yana salladıktan sonra durumu gözden geçirdi. Mumla aydınlanan odanın ötesindeki koridor, için­den çıkılması imkânsız bir kuyu gibiydi.

Danforth’un, Valere’nin hizmetçisine yakınlık göstere­rek öğrendiği bilgilere göre şatonun zindanında on iki hücre vardı. Hizmetçinin söyledikleri doğruysa geriye aramaları gereken dört hücre kalmıştı. Acaba onlar da diğerleri gibi boş mu çıkacaklardı?

Guy gözlerini kısarak karanlık koridorda bir şeyler gör­meye, herhangi bir şeyi seçmeye çalıştı. Etrafta ölüm sessiz­liği vardı. Sessizlik, hareketsizlik, gardiyanların ve mahkûm­ların eksikliği insanın sinirini bozuyor bir sonraki hücreye odadakilerin dikkatini çekmeden geçemeyecek olmaları Guy’ın aklını kurcalıyordu.

Lanet olsun!

Danforth’un uyarırcasına omzuna dokunmasına aldırış etmeden bir kez daha genç adamın hücresine baktı. Mahkû­mun kirli bacakları ve kollan masanın kanla kaplı yüzeyinde çaprazlamasına duruyordu. Birkaç adım ötede sırtı mahkûma dönük olan, bir beyefendi gibi giyinmiş, ince yapılı beyaz saçlı bir adam duruyordu. Adam önüne dizili olan, insanın içini ürperten aletlere bakmak için öne eğilmişti. Cellat oydu.

Guy adamın her bir alete körkütük bir âşığın sevgilisine baktığı gibi bakarak, genç adamın korkusunu ustaca körükleyişini izledi. Bir kurbana vakit tanınırsa aklında o kadar korkunç sahneler canlanır ki, onu sorguya çeken kişinin silahını tenine değdirmesi bülbül gibi şakımasına yeterdi.

Guy masada ıstırap çeken zavallı adamı geride bıraka­mazdı ama adamın acısına soğukkanlılıkla son da veremezdi. Genç adam taşralıydı, onun düşmanı değildi ve Guy halkın­dan olan birini asla Valere’nin adamlarından birinin elinde bırakmazdı.

Guy yavaşça hareket edip çizmesinden on beş santimlik av bıçağını çıkartırken arkasında duran Danforth’un fısılda­dığını, kızarak küfrettiğini duydu ve sonra bir hışırtı işitti. Eliyle arkadaşına durmasını işaret etdince kısa süre itiştiler. Artık rol­leri değişmişti. Guy, Danforth’un kulağını fısıldayarak, “Gide­cek başka yol yok, onu da burada bırakmayacağım,” dedi.

“Buna vaktimiz yok…”

“Onu bırakmayacağım, dedim.”

Bir süre sonra Danforth sert bir şekilde başıyla işaret verip öfkelense de arkadaşına destek olmak için pozisyonunu aldı.

Bu isteğinden dolayı arkadaşını suçlayamazdı. Kötülük bu yerin her karışına işlemişti. İnsan doğasının karanlık yü­zünü yakından tanımasına rağmen Guy kendisini kapana kı­sılmış, gergin ve tuhaf bir şekilde çaresiz hissediyordu.

Guy, dikkatini tam da ona baktığı anda başını kapıya doğru çeviren genç adama verdi. Adamın şişen, kanlı yüzü üzüntü ve korkuyla şekillenmişti ama gözlerindeki kuvvet, metanet ve umut çok net okunuyordu.

Mücadeleciydi, hızla zayıf düşen genç bir adamın be­denine sahip bir savaşçıydı. Ona saygı duyan Guy birden öf­kelendi. Bu kadar genç biri Valere gibi birine nasıl bulaşırdı?

Mahkûmun göğsü aldığı her bir derin, acı verici nefesle şişiyordu. Ona işkence eden cellatın ondan bilgi almak için daha acımasız bir yöntemle üzerine geleceğini biliyordu.

Mum ışığı genç adamın yüz hatlarını belirginleştirdi. Mahkûm, Guy’ın durduğu yere bakarken mavi-yeşil gözleri, daha doğrusu birisi şişip kapandığı için tek mavi-yeşil gözü, fal taşı gibi açıldı.

Genç adamın onlara sesleneceğinden korkan Guy’ın kalbi güm güm attı ve Guy işaret parmağını dudaklarının üze­rine götürüp ona sessiz olmasını işaret etti.

Mahkûmda bir kez daha tanıdık bir hava sezdi. Adamın bakışlarına kilitlendi, dikkati arttı. Mavi-yeşil gözler. Guy bu sıra dışı göz rengini daha önce sadece bir kez görmüştü. Vü­cudundaki tüm kaslar kasıldı. Teninin her bir noktası alev aldı, midesi bulandı.

O gözlerin kime ait olduğunu biliyordu.

Karşısındaki genç bir adam değil, bir kadındı.

Cora’ydı.

İki

Cora deBeau’un kalbi göğüskafesine çarpacak kadar güçlü atıyordu. Etrafı bulanık gören gözleriyle cellattan uzağa baktı, zindancının her bir alete yeleğinin cebine uyacak en güzel saati seçermiş gibi dokunuşunu izleyemiyordu. Gar­diyan, ahlaksız bir hainle, düşünceli bir filozofun tuhaf karı­şımını temsil ediyordu. Cora, adamın Fransız olduğunu anın­da anlamıştı ama adamın “küçük deneylerinin” heyecanına kapıldığı anlarda daha farklı ve belirgin bir aksanının oldu­ğunu da fark etmişti.

Şimdi olduğu gibi.

Cora geriye kalan cesaretini toparlamaya çalışırken hüc­renin kapısının yanındaki paslı, metal kancaya baktı.

Zindancı, Cora’nın neyle karşılaşacağını düşünme sü­recini uzatmayı seviyor, korkusunun, cesur davranmaya ça­lışma isteğinin ve nihayetinde de kaçınılmaz olarak başarısız­lığa uğrayacak olmasının keyfini sürüyordu.

Cora’nın dinmek bilmeyen azalmayan ve katlanılmaz…

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Bir Kadını Görmek ~ Annemarie SchwarzenbachBir Kadını Görmek

    Bir Kadını Görmek

    Annemarie Schwarzenbach

    “Aslında bu hikâyenin doğru anlaşılabilmesi için kahramanın ‘bir delikanlı değil de genç bir kız’ olduğunu ‘itiraf etmek’ gerekirdi.” Nazi sempatizanı ebeveyninin ve yükselen Avrupa faşizminin gölgesinde kelimelerin ardına...

  2. Bin Muhteşem Güneş ~ Khaled HosseiniBin Muhteşem Güneş

    Bin Muhteşem Güneş

    Khaled Hosseini

    Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan’ın Khaled Hosseini’de yaşadığı gibi… Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı...

  3. Bir Soru Bir Aşk ~ David NichollsBir Soru Bir Aşk

    Bir Soru Bir Aşk

    David Nicholls

    BİR KADIN BİR ERKEKTE ASLINDA NE ARAR? Brian Jackson üniversiteye büyük umutlar, hedefler ve gizli bir de arzuyla gelmiştir: Üniversiteler Düellosu‘na katılmak. Şimdi bu...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur