Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Işığımı Söndürmeyin
Işığımı Söndürmeyin

Işığımı Söndürmeyin

Bilge Kum

  Kitabın kapağından hüzünle bakan küçük kızın, objektife öyle bakışının ardındaki sırrı taşıyor kitap. Tahminlerin ötesinde, bütün tahminleri alt üst ederek. Anlatılan, gerçek bir…

 

Kitabın kapağından hüzünle bakan küçük kızın, objektife öyle bakışının ardındaki sırrı taşıyor kitap. Tahminlerin ötesinde, bütün tahminleri alt üst ederek. Anlatılan, gerçek bir yaşam öyküsü. Çocukluğunun ilk yıllarını Cumhuriyet’in ilk girişimcilerinden büyükbabasının görkemli yaşam alanlarında sürdürürken, yıllar içinde önce ebeveyn evinde sonra da girdiği “dünya evi”nde beklenmeyecek şekilde “ışığı söndürülmeye çalışılan” bir kadının öyküsü…

Kâh “tasarımcı” olarak atıldığı tekstil dünyasında başarıdan başarıya koşarak, kâh havagazı düğmesine uzanarak… Kurtuluşunun anahtarını, arkadaşı olan bir psikoloğun bir cümlesinde buluyor.İstanbul’da başlayan hayatı, dünyanın birçok kentinden geçiyor. Mucidi olduğu alet Atatürk Havalimanı’nda kullanıma girerken, bu kez dikeldiği üniversite kürsülerinde “inovasyon” anlatıyor.

“Bu savaştan galip çıkanlar, başkalarına örnek olmak için yaşadıkları cansiparane savaşı aktarmalılar diye düşünüyorum” diyor ve aktarıyor da.Kitap… “şiddetle gerçek”. Kitapta anlatılanların pek çoğuna dair fotoğraflara, kitabın girişinde yer alan QR kodu taratarak açılan resim galerilerinden ulaşılabilir.

1. BÖLÜM
Renkli Çocukluk Yılları

Girizgâh

Pek sıradan bir çocukluk değildi benimki. Gençliğimi ise neredeyse hiç yaşamadan evlendirildim. Bugünün şartlarında “çocuk gelin” olduğum bile söylenebilir. Evlilik yıllarımı şöyle tanımlayabilirim; kendimi kafası zorla suya batırılmış gibi hissediyordum. Engellenen hislerim, arzularım, yeteneklerim, isyanlarım suyun üstüne çıkmak için çırpınıyor fakat bastırıldıkça bastırılıyordum. Durmamacasına çabalıyordum ama bir türlü kendimi kurtaracak kuvveti bulamıyordum. Boğulmamalıydım… Boğulmamalıydım… Boğulmadım, ama bu hiç de kolay olmadı. Başarmak için özverili, zorlu, hatta ölümüne bir gayret ve mücadele gerekti. Bütün olumsuzluklara rağmen “IŞIĞIMI SÖNDÜREMEDİLER”. Bugün geriye dönüp de baktığımda, bunun için şükredebiliyorum. Ne zaman, nerede okumuşsam, “Bazı hayatlar yazılmak için değildir” diye çok etkilendiğim bir cümle hatırlıyorum. Oysa elim kalem tuttuğundan beri hep yazdım, çizdim, not tuttum. Bir gün hayat öykümü yazmak da hep aklımın bir kenarında duruyordu fakat bir yandan da yazarsam “Acaba teşhircilik mi olur?” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Anı romanı denince de, doğası gereği çoğunlukla kendimden, yaptıklarımdan bahsetmem gerekecekti.

Bu da ömür boyu bize işlenmiş olan tevazu olgusuna pek uygun görünmüyordu ama her şeyi yaşandığı gibi yazmazsam da ortaya çıkacak olan, otobiyografik bir derleme olamazdı. “Yazarsam ruhum çırılçıplak mı kalır?” diye düşünmekten de kendimi alamıyordum. Netice olarak, ikilem içindeydim biteviye. Acaba yazmalı mıydım, yoksa yazıp da bazı kişileri tedirgin etmeye değmez miydi? Her ne kadar kitabımda bahsi geçen kimi kişi ve mekânların adlarını değiştirdiysem de yazdıklarım salt gerçekler olduğu için ilgili kişiler kendilerini tanıyacaklardır ama böyle bir işe girişen kişinin ileride oluşabilecek itirazları göze alması gerektiğini düşünerek yazmaya karar verdim. Defalarca ev değiştirmiş, taşınmış olduğum hâlde arşivimde nerede olduklarını bildiğim, bir hayli genç yaşlarımdan itibaren yazılmış pek çok anı yazısı ve tutulmuş notlarım vardı. En azından bunları kronolojik olarak düzenleyerek bir araya getirebilirim diye düşündüm. Dönem dönem anılarımı bir kitapta toplamaya niyetlenerek kaleme aldığım ama üstünden yıllar geçtikçe güncelliğini kaybetmiş olan belgeler vardı.

Örneğin 1983 yılında, otuz yedi yaşımdayken yazmış olduğum, o güne kadar olan yaşantımı anlatan oldukça geniş kapsamlı bir dosya vardı ki bundan kitabımda GİRİŞ kısmı olarak faydalandım. Bu bölümün üstünden otuz beş-kırk yıl geçtiği için şu anda çocukluğumun olaylarını ve onlara verdiğim tepkileri o günkü gibi hatırlamam mümkün değil tabii. Bu açıdan o sayfaları yeniden değerlendirerek kitabıma almak o günlere bir vefa gibi oldu. Neredeyse kendimi bildim bileli tuttuğum notlarımı, yazılarımı arşivimden çıkarıp da derleme, kitap çalışmasına girişme zamanımı belirleyen gerçekten ben mi oldum, yoksa ortam mı bunu tetikledi diye düşünmüyor değilim: 2019 yılının sonlarından itibaren bütün dünyayı etkisi altına alan Coronavirus COVID 19 pandemisi başgösterdi. İlk örnekleri Çin’in Wuhan şehrinde görülen bu öldürücü virüs önceleri yöresel bir salgın olarak algılandı ama olaylar tahminlerin dışında gelişti ve çok kısa bir sürede, bütün dünyaya yayıldı. Dünya genelinde insanlık tarihindeki en kapsamlı seyahat kısıtlamaları ve karantinalar uygulanmaya başlanıldıysa da hazırlıksız yakalanılan bu durumda önlem almak için genellikle geç kalındı.

Bu dizginlenemeyen virüs salgını sadece birkaç ay içinde yeryüzünde milyonlarca kişiye bulaştı ve yüz binlerce ölüm vakası meydana geldi, zaman içinde kayıplar milyonları buldu. İlimin, bilimin, tıbbın, mühendisliğin çaresiz kaldığı günler yaşamaya başladık. Oysa o güne kadar ne kadar canlı, hareketli, güvenli bir yaşantımız varmış da farkında değilmişiz. Virüsün daha fazla yayılmasını önlemek için bütün ülke yönetimleri kendilerine göre önlemler almaya başladılar ama bu korkunç virüs zengin, fakir, nüfuzlu veya aciz insan kategorisi ayırt etmeden süratle yayılmaya ve can almaya devam etti. Pandemi karşısında her ülkede farklı önlemler alındı. Bizim hükümetimiz erken davranarak altmış beş yaş üstü kişilere çok kesin sokağa çıkma yasakları getirdi. Sonra çeşitli durumlarda bu genele yayıldı.

Daha sonraki dönemlerde de yasaklar kısmen gevşetildi ama ben bu satırları yazarken pandemi hâlâ sonlanmış değil ne yazık ki… Yıllar önce eğitim aldığım Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nden arkadaşlarımızla internet üzerinden mesajlaştığımız bir sohbet grubumuz vardı. Burada ufak tefek günlük olaylardan bahsederek birbirimizle temasta kalıyorduk ama uzun süren bu sokağa çıkma yasaklarından sonra, gerek vakit bolluğundan, gerekse dertleşme ihtiyacından bu gruba çok sık yazar olduk. Benim, diğer arkadaşlarımın ilgisini çekebileceğini düşündüğüm pek çok anım vardı. Bir konu açıldığında bazen içine mizah da katarak bir anekdot paylaşıyordum. Arkadaşlar bunları beğenip beni teşvik etmeye başladılar.

Ben de onları fazla bekletmiyor, öyküleri birbiri arkasına sıralıyordum. Bir gün arkadaşım Türkân, “Bilge sen bunları kaydediyor musun?” diye sordu. Alan o kadar çabuk doluyordu ki, herkes gibi ben de sık sık her şeyi siliyordum ama arkadaşım Ayşe Müge benim anı öykülerimi silmeye kıyamadığını ve kayda aldığını bildirdi. Onun yazdıklarıma değer vererek silmemesi beni çok gururlandırması yanında, kaybettiğim pahalı bir şeyimi de bulmuş gibi hissetmeme neden oldu. Elimde zaten var olan dosyalarıma bu anekdotlar da eklenince, bunları derlemenin şart olduğunu düşündüm. Şimdi bir yola çıkıyorum.

Edebi bir iddiam yok. Belki okunmaya değer bir eser de meydana getiremeyeceğim ama en azından yaşadıklarımı kayda geçirmiş ve aktarmış olacağım. Anlatmak için yola çıktığım öykü, anekdotlarla ilerleyen bir yaşam öyküsü olacak. Aktaracağım eski notlarımdaki Türkçe ve üslup belki bugünkünden farklı ama geçen yıllar içinde dilimin değişimini göstermek için onları bilhassa oldukları gibi bıraktım… Honore de Balzac, “Hedefe varılmış veya varılamamış olsun yolculuğun kendisidir güzel olan” demiş. İnsan yaşlandıkça yolculuğunu anlatmanın vaktinin geldiğini fark ediyor, velev ki hedefe varılmış veya varılamamış olsun. Gün geliyor sağlık sorunları, işlevini kaybetmeye başlayan uzuvlar sana, “Haydi ne duruyorsun, yazacaksan yaz artık, sonra belki buna imkân bulamayacaksın” diyor. Yaşlılıkla birlikte kaçınılmaz olan bellek ve mantık sorunları da başlamadan “Hodri meydan”’ deme zamanıdır şimdi.

1. BÖLÜM
Renkli Çocukluk Yılları

Girizgâh

Pek sıradan bir çocukluk değildi benimki. Gençliğimi ise neredeyse hiç yaşamadan evlendirildim. Bugünün şartlarında “çocuk gelin” olduğum bile söylenebilir. Evlilik yıllarımı şöyle tanımlayabilirim; kendimi kafası zorla suya batırılmış gibi hissediyordum. Engellenen hislerim, arzularım, yeteneklerim, isyanlarım suyun üstüne çıkmak için çırpınıyor fakat bastırıldıkça bastırılıyordum. Durmamacasına çabalıyordum ama bir türlü kendimi kurtaracak kuvveti bulamıyordum. Boğulmamalıydım…

Boğulmamalıydım… Boğulmadım, ama bu hiç de kolay olmadı. Başarmak için özverili, zorlu, hatta ölümüne bir gayret ve mücadele gerekti. Bütün olumsuzluklara rağmen “IŞIĞIMI SÖNDÜREMEDİLER”. Bugün geriye dönüp de baktığımda, bunun için şükredebiliyorum. Ne zaman, nerede okumuşsam, “Bazı hayatlar yazılmak için değildir” diye çok etkilendiğim bir cümle hatırlıyorum. Oysa elim kalem tuttuğundan beri hep yazdım, çizdim, not tuttum. Bir gün hayat öykümü yazmak da hep aklımın bir kenarında duruyordu fakat bir yandan da yazarsam “Acaba teşhircilik mi olur?” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Anı romanı denince de, doğası gereği çoğunlukla kendimden, yaptıklarımdan bahsetmem gerekecekti.

Bu da ömür boyu bize işlenmiş olan tevazu olgusuna pek uygun görünmüyordu ama her şeyi yaşandığı gibi yazmazsam da ortaya çıkacak olan, otobiyografik bir derleme olamazdı. “Yazarsam ruhum çırılçıplak mı kalır?” diye düşünmekten de kendimi alamıyordum. Netice olarak, ikilem içindeydim biteviye. Acaba yazmalı mıydım, yoksa yazıp da bazı kişileri tedirgin etmeye değmez miydi? Her ne kadar kitabımda bahsi geçen kimi kişi ve mekânların adlarını değiştirdiysem de yazdıklarım salt gerçekler olduğu için ilgili kişiler kendilerini tanıyacaklardır ama böyle bir işe girişen kişinin ileride oluşabilecek itirazları göze alması gerektiğini düşünerek yazmaya karar verdim. Defalarca ev değiştirmiş, taşınmış olduğum hâlde arşivimde nerede olduklarını bildiğim, bir hayli genç yaşlarımdan itibaren yazılmış pek çok anı yazısı ve tutulmuş notlarım vardı. En azından bunları kronolojik olarak düzenleyerek bir araya getirebilirim diye düşündüm.

Dönem dönem anılarımı bir kitapta toplamaya niyetlenerek kaleme aldığım ama üstünden yıllar geçtikçe güncelliğini kaybetmiş olan belgeler vardı. Örneğin 1983 yılında, otuz yedi yaşımdayken yazmış olduğum, o güne kadar olan yaşantımı anlatan oldukça geniş kapsamlı bir dosya vardı ki bundan kitabımda GİRİŞ kısmı olarak faydalandım. Bu bölümün üstünden otuz beş-kırk yıl geçtiği için şu anda çocukluğumun olaylarını ve onlara verdiğim tepkileri o günkü gibi hatırlamam mümkün değil tabii. Bu açıdan o sayfaları yeniden değerlendirerek kitabıma almak o günlere bir vefa gibi oldu. Neredeyse kendimi bildim bileli tuttuğum notlarımı, yazılarımı arşivimden çıkarıp da derleme, kitap çalışmasına girişme zamanımı belirleyen gerçekten ben mi oldum, yoksa ortam mı bunu tetikledi diye düşünmüyor değilim: 2019 yılının sonlarından itibaren bütün dünyayı etkisi altına alan Coronavirus COVID 19 pandemisi başgösterdi. İlk örnekleri Çin’in Wuhan şehrinde görülen bu öldürücü virüs önceleri yöresel bir salgın olarak algılandı ama olaylar tahminlerin dışında gelişti ve çok kısa bir sürede, bütün dünyaya yayıldı. Dünya genelinde insanlık tarihindeki en kapsamlı seyahat kısıtlamaları ve karantinalar uygulanmaya başlanıldıysa da hazırlıksız yakalanılan bu durumda önlem almak için genellikle geç kalındı.

Bu dizginlenemeyen virüs salgını sadece birkaç ay içinde yeryüzünde milyonlarca kişiye bulaştı ve yüz binlerce ölüm vakası meydana geldi, zaman içinde kayıplar milyonları buldu. İlimin, bilimin, tıbbın, mühendisliğin çaresiz kaldığı günler yaşamaya başladık. Oysa o güne kadar ne kadar canlı, hareketli, güvenli bir yaşantımız varmış da farkında değilmişiz. Virüsün daha fazla yayılmasını önlemek için bütün ülke yönetimleri kendilerine göre önlemler almaya başladılar ama bu korkunç virüs zengin, fakir, nüfuzlu veya aciz insan kategorisi ayırt etmeden süratle yayılmaya ve can almaya devam etti. Pandemi karşısında her ülkede farklı önlemler alındı. Bizim hükümetimiz erken davranarak altmış beş yaş üstü kişilere çok kesin sokağa çıkma yasakları getirdi.

Sonra çeşitli durumlarda bu genele yayıldı. Daha sonraki dönemlerde de yasaklar kısmen gevşetildi ama ben bu satırları yazarken pandemi hâlâ sonlanmış değil ne yazık ki… Yıllar önce eğitim aldığım Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nden arkadaşlarımızla internet üzerinden mesajlaştığımız bir sohbet grubumuz vardı. Burada ufak tefek günlük olaylardan bahsederek birbirimizle temasta kalıyorduk ama uzun süren bu sokağa çıkma yasaklarından sonra, gerek vakit bolluğundan, gerekse dertleşme ihtiyacından bu gruba çok sık yazar olduk. Benim, diğer arkadaşlarımın ilgisini çekebileceğini düşündüğüm pek çok anım vardı. Bir konu açıldığında bazen içine mizah da katarak bir anekdot paylaşıyordum. Arkadaşlar bunları beğenip beni teşvik etmeye başladılar. Ben de onları fazla bekletmiyor, öyküleri birbiri arkasına sıralıyordum. Bir gün arkadaşım Türkân, “Bilge sen bunları kaydediyor musun?” diye sordu. Alan o kadar çabuk doluyordu ki, herkes gibi ben de sık sık her şeyi siliyordum ama arkadaşım Ayşe Müge benim anı öykülerimi silmeye kıyamadığını ve kayda aldığını bildirdi.

Onun yazdıklarıma değer vererek silmemesibeni çok gururlandırması yanında, kaybettiğim pahalı bir şeyimi de bulmuş gibi hissetmeme neden oldu. Elimde zaten var olan dosyalarıma bu anekdotlar da eklenince, bunları derlemenin şart olduğunu düşündüm. Şimdi bir yola çıkıyorum. Edebi bir iddiam yok. Belki okunmaya değer bir eser de meydana getiremeyeceğim ama en azından yaşadıklarımı kayda geçirmiş ve aktarmış olacağım. Anlatmak için yola çıktığım öykü, anekdotlarla ilerleyen bir yaşam öyküsü olacak. Aktaracağım eski notlarımdaki Türkçe ve üslup belki bugünkünden farklı ama geçen yıllar içinde dilimin değişimini göstermek için onları bilhassa oldukları gibi bıraktım…

Honore de Balzac, “Hedefe varılmış veya varılamamış olsun yolculuğun kendisidir güzel olan” demiş. İnsan yaşlandıkça yolculuğunu anlatmanın vaktinin geldiğini fark ediyor, velev ki hedefe varılmış veya varılamamış olsun. Gün geliyor sağlık sorunları, işlevini kaybetmeye başlayan uzuvlar sana, “Haydi ne duruyorsun, yazacaksan yaz artık, sonra belki buna imkân bulamayacaksın” diyor. Yaşlılıkla birlikte kaçınılmaz olan bellek ve mantık sorunları da başlamadan “Hodri meydan”’ deme zamanıdır şimdi.

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Anı-Biyoğrafi
  • Kitap AdıIşığımı Söndürmeyin
  • Sayfa Sayısı496
  • YazarBilge Kum
  • ISBN9786258474121
  • Boyutlar, Kapak13.7 X21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Solibri / 2022

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur