Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Martin Eden Jack Londonın hayatından belirgin izdüşümler taşıyan özyaşamsal bir roman. Hayalleri kadar iradesi de güçlü bir genç, sosyal statüsünü değiştirmek için giriştiği yazar olma mücadelesini kazanır. Ancak geldiği yer yeni bir sosyal dünya olduğu kadar büyük bir boşluğun kıyısıdır da. Okur, Martin Edenin kimliğinde ve mücadelesinde yerleşik düzenin kalıplarına uymayan toplumdışı insanı olduğu kadar yazar Jack Londonın hayal kırıklıklarını, ruhsal çalkantılarını, edebiyata yüklediği anlam ve işlevleri, ama en başta çelişkilerini bulur.

Martin Eden: Boşluğa tırmanış.

***

ÖNSÖZ

JACK LONDON YA DA MARTIN EDEN KİM?

Martin Eden London’ın “otobiyografik” (autobiographic) romanlarından en önemlisi olarak bilinir. Auto (oto) kendi kendine, kendiliğinden anlamına gelir; dilimizde “özyaşam” diye karşılandı. Otobiyografik bir metin, türüne göre, “özyaşamöyküsü”, “özyaşamsal öykü” ve “özyaşamsal roman” olarak sınıflandırılabiliyor. Anlaşılacağı gibi, bir “öz” durumundan çok kendi hayatını anlatma durumu söz konusu.

Özyaşamöyküsü kendine 18. yüzyılın hemen başında edebiyat türleri arasında bir yer edinmeye başladı. Ne var ki ilk örnekleri çok daha eskiye gider. Sokrates’in Savunması’na yazdığımız önsözde, Platon’un, düşünce (ve edebiyat) tarihinin bir bakıma ilk “biyografi” (yaşamöyküsü) yazarlarından biri olduğunu söylemiştik. Elbette Diyaloglar, Sokrates’in ölümünden sonra yazıldıklarına göre, bir “özyaşamöyküsü” değil de bir yaşamöyküsü çıkıyordu karşımıza. Daha doğrusu Platon’un ağzından iki düzlemi bir araya getiren metinlerdi bunlar.

Montaigne, merkezinde kendisinin yer aldığı deneyimlerinden yola çıkarak hayatın hemen bütün alanları hakkında düşünceler oluşturduğu ünlü denemeleri için, “Kitabımın konusu ben kendimim” der. Rousseau İtiraflar I’de, “Doğa’nın bütün gerçekliği içinde benzerlerime bir insan göstermek istiyorum; bu da ben olacağım,” hatırlatmasını yapar. Yalnız Gezenin Düşleri de özyaşamöyküsü, anı, günce arasında gidip gelir.

Doğrudan özyaşamöyküsü değil de özyaşamsal bir öykü ya da roman söz konusu olunca durum çatallaşır. Burada karşımıza “anlatının” kalın bir çizgisi çıkar: Kurmaca ile gerçeklik arasındaki çizgidir bu. Özyaşamsal roman metni, bu sınır çizgisinin karşı tarafında artık metne kurmacanın kişilerini, yerlerini, olaylarını dahil edebilir.

Bu tür bir roman elbette karşımıza, anlatıcı (yazar)-anlatılan-kurmaca ilişkisi üzerinde çok düzlemli bir doku çıkarır. Bu tür, okurun “anlam” oluşturma yolculuğunda iz sürmesi bakımından ne gibi bir işlev taşır? Okur orada bizzat yazarın gerçek kimliğine doğru yol alırsa, romanın kahramanını ya da kahramanlarını, figürleri, gerçek-tarihsel düzlemdeki kişiler ile örtüştürdüğü ölçüde eline ne geçecektir? Yazarın kendini, kişilerini, özyaşamsal kurmacanın gerisinde saklamışsa, saklamak istiyorsa ya da romanı üzerinden kendini arıyorsa; kendi yapamadığını romandaki izdüşümüne yaptırıyorsa, biz okurlara, “anlam” kurma düzleminde nasıl yansıyacaktır bunlar ve benzeri bağlantılar?

Elbette bizi edebiyatın (sanatın?) işlevinin ne olduğu sorusuna kadar götürecek bir dizi düşünce üretebiliriz bu tür sorular karşısında. Çünkü ister özyaşamsal olsun, ister böyle bir türe uzak düşsün, her edebiyat metni (her sanatsal ürün) bir yanıyla yaratıcısının estetiğe kaçma, sığınma, orada kendi kendisiyle yüz yüze gelme ya da gelememe aracıdır da. Buradan kendimize, hayata, topluma dair ne çıkartacağımız da bize kalmıştır bir bakıma.

Martin Eden’deki kadar ‘doğrudan’ görünmese de Jack London’ın birçok öyküsü ve romanı onun hayatının izdüşümlerini taşır. Deniz Kurdu’nda onun denizcilik yıllarının deneyimleri damıtılmıştır; Beyaz Diş, altın arama hevesinin mirasıdır vb. Nasıl ki bütün bir Balzac edebiyatı, neredeyse, iktidarı krallıktan devralmış burjuvazinin, her türlü yolu geçerli kılarak sermaye birikimine gittiği korkunç bir Fransız yüzyılının hayatının süzgecinden geçirebildiği ya da geçiremediği yıkımlarının izdüşümüyse. Hemen bütün bir edebiyat tarihi için geçerli bir saptamadır bu, biliyoruz.

Tematik Düzlem
Martin Eden’e, tematik yönüyle edebiyat geleneği içinde yer arayacak olursak, aklıma, ilk bakışta çok uzak gibi görünen bir örnek geliyor. W. Thackeray’in The Luck of Barry Lyndon romanı. Orada da bir çiftçi çocuğu olan genç Barry, bir tür sınıf atlama serüveni sonunda, bir aristokratın dul eşiyle evlenip “Lyndon” olur ve aynen tarihin mezarlığına doğru yola çıkmış olan bu sınıf gibi, “boşluğa” düşer. Sınıf atlama tema’sının çok daha yakın örneklerinden biri, sinemaya “İnsanlık Suçu” (A Place in the Sun) adıyla aktarılan Th. Dreisler’in Bir İnsanlık Faciası (1925) ve F. Scott Fritzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sidir. Gerçi doğrudan bu tematik şemaya uymasalar da, hemen bütün edebiyat tarihine bu tematik düzlemden de bakabilir ve çok az öykü ve romanı dışta bırakabiliriz!

Martin Eden, bir zamanlar Jack London’ın olduğu gibi bir denizci, bir emekçidir. Eğitimli, zarif bir genç kız olan Ruth Morse, Martin Eden’in “toplumsal düzlemde yukarıya doğru” hareketinin motivasyonunu oluşturur. Ruth’a âşık olan genç adam, gece gündüz çalışmakta, yazmakta, ama çalışmaları yayınevlerince geri çevrilip durmaktadır. Edebiyat, bir bakıma, bu iki sosyal dünya arasında hakikatin, kirlenmemiş güzelliğin biricik alanını, “direnmenin ve tırmanmanın estetiğini” oluşturur. Ün ve görünürde başarı kazandırır Eden’e. Burjuva sınıfının ilgi gören, tanınmış bir üyesidir o artık. Ama Ruth onu terk etmiştir. Eden’in seçtiği direnme, belki de anlamsızdır kadın için. O, Eden’i, geleneksel yapının (farkında olmadan?) içine çekmeye mi çalışmıştır?

Martin Eden’in, çok şeye mal olan edebiyat üzerinden kendini gerçekleştirme ve var etme kavgasından, hayatın rutin mekanizmalarına teslim olmama, hayal de olsa, sarsılmaz bir iradeyle kendine ait bir dünya yaratma inadından, günümüzde, özellikle modern hizmet sektörünün kıskacına sıkışmış batı dünyası gencinin kendine ait dersler çıkartabileceğini tahmin edebiliriz.

Martin Eden’in, kendisini benimsemiş gibi görünen “yeni sınıfı” içinde mutsuzluğun girdabına sürüklenmesini Jack London açıklıyor mu bize? Ya da yazarda bu sorunun cevabı var mı? Hatta şöyle de sorabiliriz soruyu: Jack London, özyaşamsal bir roman olduğu konusunda üzerinde tam bir eleştirel mutabakatın kurulduğu bu romana, –sosyalist (Marksist) eğilimleri ağır basan, ama bir yandan Darwinci, güçlünün evrimde ayakta kaldığı anlayışına, öte yandan da Nietzsche’nin üstinsan kavrayışına yakın durup tuhaf bir sentez oluşturduğu– kendine özgü düşünce dünyasının paradoksları içinde nasıl bir görev yüklemiş, daha doğrusu yükleyebilmiştir?

Bu soru’nun cevabını vermek okura kalmalıdır. Biz ancak soruyu biraz daha açabiliriz:

Martin Eden’in, onca mücadele sonunda içinde kendine bir yer bulduğu burjuva dünyasında kendine ait bir yer bulamaması, yazarın, kahramanını içine savurduğu “boşluk” nasıl anlaşılabilir? Eden, daha sahici, daha insani olan emeğin dünyasından emeğin sömürüsüyle yaşayanların dünyasına geçme çabaları yüzünden yazarca cezalandırılmakta mıdır? Böyle bir geçişin imkânsızlığı mı vurgulanmak istenmektedir? Yoksa, Jack London ile Martin Eden arasında bir yerlerde gizlenmiş bir gerilim ya da örtüşme romanın içeriğine yansıyıp daha karmaşık bir yerlere mi taşımaktadır bizi? Jack London, Marksist düşünceyi de içeren denemeleri, eleştirileri ve öyküleriyle, kısacası sosyalist düşüncelerin üzerine kurulu edebiyatçılığı üzerinden kazandığı ün ve parayla, daha inşa halindeyken kundaklanan şahane bir çiftlik ve villa yaptırmış, ancak bugüne kadar bu villanın yakılması olayında parmağı olanlar gizli kalmıştır. Amerikan sağının ünlü üç “K”lı örgütüne mal edilen bu kundaklamayı, Amerikan sosyalistlerinin, bu tutarsızlığı cezalandırma girişimi olarak görenler de vardır. (Bkz. Martin Eden ile ilişkili internet sayfaları) Eden (London), sosyalizmi bir muhalifliğin temeline yerleştirirken, yürekten sosyalist olamama gibi bir zaafın mı ürünüdür? Az yukarıda, London’ın Darwin, Marx, Nietzsche sentezinden söz ettik. Sosyalist tanımını hak etmeyecek bir karışımdır bu. Romana Eden üzerinden yansıyan şey, bu garip karışımın ruh hali midir? Eden romanın sonunda, London tarafından mutlu bir “outsider”, bir aykırı kişilik olarak niçin ayakta kalamamaktadır? Akıl almaz bir enerji ve irade gücüyle direnen bir insanın sonunun başka türlü olması gerekmez mi?

Sorular bitmek tükenmek bilmiyor. Bu durum, bu metnin sorulara cevap vermek yerine, çok düzlemli çelişkilerin, çatlaklar içeren bir (roman) yapısını temsil ettiğini mi gösteriyor bize?

Kendi gerçekliğine, kahramanı (Martin Eden) üzerinden ulaşır gibi olan London’ın, kısa ömrünü ve üzerine gittiği ölümünü düşünecek olursak, edebiyata kaçışın, “estetiğe sığınmanın” da onu (Jack London’ı) kurtaramadığını söylemek mi kalıyor geriye?

Veysel Atayman
Nisan 2004, İstanbul

MARTIN EDEN

I

Biri anahtarla kapıyı açıp içeri girdi, arkasından kepini acemi bir hareketle çıkaran genç bir adam onu izledi. Üzerinde deniz kokusu sinmiş kaba giysiler vardı ve bu geniş salonla açık bir uyumsuzluk içindeydi. Kepini ne yapacağını bilemeyerek ceketinin cebine sokuştururken diğeri elinden aldı. Hareket çok sessizce ve doğal bir biçimde yapılmıştı ve beceriksiz genç adam onu takdir etti. ‘Anlıyor,’ diye düşündü. ‘Bana yardımcı olacak.’

Omuzlarını savurarak diğerinin peşinden gitti, düz zemin sanki geminin, denizin kabarış ve atılışlarıyla yükselip alçalıyormuş gibiydi ve bacakları farkından olmadan açılıyordu. Geniş salon onun bu sallantılı yürüyüşü için çok dar görünüyordu; ve o, geniş omuzları kapılara çarpacak ya da alçak şömine rafından küçük süsleri düşürecek diye korku içindeydi. Çeşitli eşyalar arasından geçerken bir o yana bir bu yana çekiliyor, aslında sadece kafasında var olan tehlikeleri artırıyordu. Büyük kuyruklu piyano ile üzerine tepelemesine kitaplar yığılmış olan ortadaki masanın arasında yarım düzine insanın yan yana yürüyebileceği kadar geniş bir boşluk vardı, ama o yine de geçerken dehşete kapıldı. Kalın kolları gevşekçe her iki yanında sallanıyordu. Bu kollar ve ellerle ne yapacağını bilmiyordu. Kolu masadaki kitaplara sürtüneceksanıp ürkmüş bir at gibi heyecanla geriye sıçradı; bu sırada neredeyse piyanonun taburesine çarpacaktı. Önünden yürüyen adamın rahat yürüyüşünü seyretti ve ilk kez kendi yürüyüşünün öbür adamın yürüyüşünden değişik olduğunu fark etti. Böylesine kaba bir biçimde yürüdüğü için anlık bir utanç duydu. Alnında boncuk boncuk terler belirdi. Durup bronzlaşmış yüzünü mendiliyle sildi.

“Dur, Arthur, oğlum,” dedi, endişesini şakacı bir konuşma ile maskelemeye çalışarak. “Bütün bunlar sevgili dostun için biraz fazla. Kendime gelmem için bana bir şans ver. Gelmek istemediğimi biliyon, sanırım seninkiler de beni görmek için ok’kadar hevesli deel.”

“Tamam, sorun değil,” diye güven verici bir cevap geldi. “Bizden korkmamalısın. Sade insanlarız biz. Hey, bana bir mektup var.”

Masanın üzerinden aldığı zarfı yırttı ve yabancıya kendini toparlaması için bir fırsat vererek okumaya başladı. Yabancı da bunu anlıyor ve değerini biliyordu. Ondaki sempati ve anlayış Tanrı vergisiydi; endişeli dış görünüşünün altında, karşısındakini anlama ve ona katılma süreci sürüyordu. Alnını kuruladı ve daha sakin bir bakışla çevresine bakındı, ama yine de gözlerinde tuzak sezip korkmuş vahşi hayvanların ifadesi vardı. Bilinmeyenle sarılmıştı, olabileceklerden endişeliydi, ne yapması gerektiğini bilmiyordu, yürüyüş ve duruşunun beceriksizce olduğunun farkındaydı; bütün vasıf ve güçlerinin bundan benzer bir şekilde etkilenmiş olmasından korkuyordu. Aşırı duyarlı, umutsuz bir biçimde varlığının farkındaydı ve diğerinin mektubun üzerinden ona attığı kaçamak, neşeli bakış içine bir hançer gibi saplanıyordu. Bakışı gördü, ama hiç belli etmedi. Çünkü öğrenmiş olduğu şeylerin arasında disiplin vardı. Aynı zamanda, bu hançer bakışı gururuna dokundu. Gelmiş olduğu için kendine lanet okuyordu, bir yandan da gelmiş olduğuna göre ne olursa olsun bu işi sonuna kadar sürdürmeye karar verdi. Yüzünün çizgileri sertleşti ve gözlerinde savaşçı bir ışık belirdi. Çevresine daha kaygısızca, keskin bir gözlemcilikle baktı. İçerideki güzelliğin en küçük ayrıntısı beynine kazınıyordu. Gözleri sonuna kadar açılmış, görüş alanının içindeki hiçbir şeyi kaçırmıyordu; gözleri önlerindeki güzelliği içerlerken içlerindeki savaşçı ışık söndü ve yerini sıcak bir pırıltı aldı. Güzelliğe karşı duyarlıydı, burada onu etkileyecek çok şey vardı.

Bir yağlıboya tablo dikkatini çekti ve onu etkisi altına aldı. Köpüklü büyük bir dalga ileriye uzanmış bir kayaya çarpıyor, alçalmış fırtına bulutları gökyüzünü kaplıyorve dalgaların kırılma çizgisinin ötesinde bir kılavuz yelkenli, rüzgâra baş vermiş, güvertesindeki tüm ayrıntılar görülebilecek şekilde yan yatmış, fırtınalı bir günbatımının önünde sürükleniyordu. Bu resimde bir güzellik vardı ve onu karşı konulamaz biçimde kendine çekiyordu. Beceriksizce yürüyüşünü unutup tablonun yanına yaklaştı, çok yakınına. Güzellik tuvalden silinip gitti. Yüzü şaşkınlığını dışa vuruyordu. Artık dikkatsizce sıvanmış boyalara bakıyordu, sonra yeniden geriye doğru çekildi. Birdenbire bütün güzellik tablonun üzerinde yeniden belirdi. ‘Hileli bir resim,’ diye düşündü ve konuyu kendi haline bıraktı. Etkilenmekte olduğu bir sürü izlenimin ortasındayken bile böylesine büyük bir güzelliğin hile uğruna kurban edilmesine karşı bir öfke kıpırtısı hissedebilecek zamanı buldu. Yağlıboya tablolar konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Yakından ya da uzaktan bakılsın, her zaman belirli ve kesin olan fotoğraflar ve taşbaskılarla büyümüştü o. Gerçi daha önce dükkânların vitrinlerinde yağlıboya resimler görmüştü ama vitrin camları hevesli gözlerinin tabloya daha fazla yaklaşmasını engellemişti.

Mektubu okuyan arkadaşını görmek için çevresine bakındığında masanın üzerindeki kitapları gördü. Gözlerinde bir isteklilik ve özlem belirdi, aç bir adamın gözlerinde yemeğin görünümü karşısında beliren istekliliğin ve özlemin belirişi kadar çabucak. Kendiliğinden atılan uzun bir adım, omuzların bir sağa bir sola sallanışı, onu, üzerindeki kitapları sevgiyle ellemeye başladığı masaya götürdü. Başlıklara ve yazar isimlerine baktı, ciltleri gözleri ve elleriyle okşayarak metinlerden parçalar okudu ve hemen bunların içinde daha önce okumuş olduğu bir kitabı tanıdı. Geri kalanlar ona yabancı kitaplar ve yabancı yazarlardı. Rastlantıyla Swinburne’ün bir cildini aldı ve nerede olduğunu unutup okumaya başladı. Yüzü coşkuyla parlıyordu. İki kez işaretparmağını araya koyup kitabı kapatarak yazarın adına baktı. Swinburne! Bu ismi unutmayacaktı. Bu adamın keskin gözleri vardı, hiç kuşkusuz renkleri ve ışıltıları görmüştü. Ama kimdi bu Swinburne? Şairlerin çoğu gibi yüz yıl falan önce ölmüş müydü? Yoksa hâlâ hayatta ve yazıyor muydu? Baş sayfaya döndü… evet, başka kitaplar da yazmıştı; peki öyleyse, yarın sabah ilk iş bir halk kütüphanesine gidecek ve Swinburne’ün bazı kitaplarını almaya çalışacaktı. Yeniden metne döndü ve kendini kaybetti. Genç bir kadının salona girmiş olduğunu fark etmedi. Arthur’un, “Ruth, bu Bay Eden,” dediğini duyunca kendine geldi.

Kitap, başparmağının üzerine kapandı, daha arkasını dönmeden bu yeni izlenimin, kızın değil, ama ağabeyinin sözlerinin yarattığı izlenimin verdiği heyecanla titriyordu. Kaslı bedeninin altında titreşen bir duyarlıklar yığınıydı o. Dış dünyanın, bilincine yaptığı en küçük bir etkiyle düşünceleri, duyguları hareketleniyor ve yayılan alev gibi oynaşıyordu. Olağanüstü duyarlı ve alıcıydı, öte yandan fazlasıyla uyarılmış hayal gücü sürekli benzerlik ve farklılık ilişkileri kurmakla uğraşıyordu. Onu heyecanla ürpertmiş olan şey ‘Bay Eden’ sözüydü. Tüm yaşamı boyunca ‘Eden,’ ya da ‘Martin Eden,’ ya da sadece ‘Martin,’ olarak çağrılmıştı. Ve şimdi, ‘Bay!’ ‘Bu kuşkusuz iyi bir şey,’ diye yorumladı içinden. Kafası o anda çok büyük bir fotoğraf makinesine dönüşmüş gibiydi ve yaşamından bitmek bilmez görüntülerin bilincinin çevresine sıralandığını gördü. Ocak ağızları, gemi baş kasaraları, kamplar ve kumsallar, zindanlar ve meyhaneler, sıtma hastaneleri ve kenar mahalle sokakları. Bütün bunları birbirine bağlayan zincir ise bu çeşitli durumlarda kendisinin çağırılış biçimiydi.

Daha sonra arkasını dönüp kızı gördü. Beyninin tutarsız hayalleri kızın görünüşüyle ortadan kayboldular. Solgun, uçacakmış gibi görünen bir yaratıktı. İri, derin mavi gözleri, gür, sarı saçları vardı. Kızın nasıl giyindiğini bilmiyordu, bildiği tek şey elbisesinin de sahibi kadar harika olduğuydu. Kızı ince bir dalın ucundaki solgun, altın sarısı bir çiçeğe benzetti. Hayır, o bir ruh, bir melek, bir tanrıçaydı; böylesine yüce bir güzellik yeryüzüne ait olamazdı. Ya da belki de kitaplarda yazılanlar doğruydu ve yaşamın yukarı katlarında onun gibi birçok kız vardı. Şu Swinburne bu kız için yazmış olabilirdi. Orada, masanın üzerinde duran kitapta, Iseult adlı o kızı anlatırken aklında belki de bu kıza benzer bir kız vardı. Bütün bu gözlem, duygu ve düşünce yığını bir anda oluşmuştu. Şu anda içinde yaşadığı gerçeğe hiç yer kalmamıştı. Kızın elinin kendisininkine uzandığını gördü, kız onunla bir erkek gibi samimiyetle el sıkışırken dosdoğru gözlerinin içine bakıyordu. Daha önce tanımış olduğu kadınlar bu şekilde el sıkışmazlardı. Aslında çoğu hiç el sıkışmazdı. Çeşitli biçimlerde tanımış olduğu kadınların resimlerinden oluşan bir çağrışım seli düşüncelerini silip süpürmekle tehdit ederek kafasına üşüştü; ama o onları bir kenara itip kıza baktı. Daha önce hiç böyle bir kadın görmemişti. Tanıdığı kadınlar! O anda kızın her iki yanına tanıdığı kadınlar dizildiler. Sonsuz bir an boyunca kendisini bir portreler sergisinin ortasında buldu. Serginin en ortasında kız duruyordu, çevresi çok sayıda kadınla çevriliydi. Kadınların hepsi çabuk bir bakışla ölçülüp tartılacaktı ve bu tartının ölçü birimi kızdı. Fabrika kızlarının zayıf ve hastalıklı yüzlerini, Market’in güneyindeki aptal aptal sırıtan, gürültücü kızları gördü. Sığır kamplarındaki kadınlar ve Eski Mexico’nun sigara içen esmer kadınları vardı. Bunların ardından sırasıyla tahta ayakkabılarının üzerinde işveyle yürüyen, taşbebek gibi Japon kadınları; zarif görünüşlü, çöküntünün damgasını yemiş Avrasyalılar; çiçekten taçları ve koyu renkli tenleriyle dolgun vücutlu Güney Denizi Adaları’nın kadınları geldi. Bütün bunlar acayip ve korkunç bir karabasanın içinde silinip yok oldular. Whitechapel kaldırımlarının pasaklı, çirkin yaratıkları, genelevlerin durmadan cin içen kocakarıları ve bütün bu uçsuz bucaksız cehennemin iğrenç ağızlı ve pis yırtıcı kuşları. Müthiş dişi dış görünüşleri altında denizcileri avlayan yırtıcı kuşlar. Limanların çerçöpü, insanlık çukurunun balçığı ve köpüğü.

“Oturmaz mıydınız, Bay Eden?” diyordu kız. “Arthur bize anlattığından beri sizinle tanışmak için sabırsızlanıyordum. Yaptığınız çok cesurca…”

Martin karşı çıkarcasına elini salladı ve yaptığının hiçbir önemi olmadığını, yerinde kim olsa aynısını yapacağını mırıldandı. Kız kendisine sallanan elin henüz iyileşmemiş taze sıyrıklarla kaplı olduğunu fark etti. Sarkık durumda bulunan öteki ele bir göz attığında onun da aynı durumda bulunduğunu gördü. Aynı zamanda, çabuk, eleştirici gözleriyle yanağında bir yara izi olduğunu, alnındaki bir başka yara izinin saçlarının altından uzandığını, üçüncü bir yaranın ise boynundan aşağı inip kolalı yakanın altında gözden kaybolduğunu gördü. Yakanın, bronz boyunda bıraktığı kırmızı izi görünce gülümsememeye çalıştı. Sert yakalara alışkın olmadığı ortadaydı. Aynı biçimde kadınca bir bakışla elbiselerini inceledi; ucuz ve biçimsiz kesimli ceket, omuzlarındaki pot ve ceketin kollarında şişkin pazıların varlığını gösteren bir dizi kırışıklık.

Martin elini sallayıp yaptığının hiç de önemli olmadığını mırıldanırken, kızın buyruğuna uyarak bir sandalyeye oturmaya çalışıyordu. Kızın ne kadar rahat bir tavırla oturduğuna hayran olacak kadar zaman bulmuştu, sonra kendi hantal görünümün bilinciyle ezilmiş olarak kızın karşısındaki bir sandalyeye oturdu. Bu onun için yeni bir deneyimdi. O zamana kadarki bütün yaşamında zarif ya da hantal olduğunun farkına varmamıştı. Kendisiyle ilgili böyle düşünceler hiç aklına gelmezdi. Sandalyenin ucuna yavaşça ilişti, elleri onu çok rahatsız ediyordu. Ellerini nereye koyarsa koysun kendisine engel oluyordu. Arthur odadan çıkıyordu, Martin Eden onun odadan çıkışını özlem dolu gözlerle izledi. Kendisini orada, bu solgun ruhlu kadınla odada yapayalnız, kaybolmuş hissetti. İçki söyleyebileceği bir barmen, bir kutu bira alması için köşe başına gönderebileceği küçük bir oğlan çocuğu yoktu çevresinde. Tatlı bir arkadaşlığın akışını bu toplumsal içecekler başlatırdı.

“Boynunuzda bir yara izi var, Bay Eden,” diyordu kız. “Nasıl oldu bu? Eminim, bir macera olmalı.”

“Bıçaklı bir Meksikalı, küçükhanım,” diye cevap verdi, bu arada kurumuş dudaklarını ıslatıyor ve boğazını temizliyordu. “Yalnızca bir kavgaydı. Bıçağı elinden aldıktan sonra, burnumu ısırıp kopartmaya çalıştı.”

Olayı böyle yalın biçimde anlatırken gözlerinin önünde o sıcak, yıldızlı Salina Cruz gecesinin zengin manzarası vardı. Kumsalın beyaz şeridi, limandaki şeker teknelerinin ışıkları, sarhoş denizcilerin uzaktan gelen sesleri, itişip kakışan rıhtım işçileri, Meksikalı’nın yüzünde alev alev yanan tutku, yıldızların ışığında o vahşi gözlerinin parıltısı, çeliğin boynuna batışı ve kanın fışkırışı, kalabalık ve bağırış çağırış, birbirlerine kenetlenmiş iki bedenin, onunki ve Meksikalı’nınkinin, kumları yırtarak tekrar tekrar yuvarlanışı; çok uzaklarda bir yerlerden gelen bir gitarın tatlı tıngırtısı. Gözlerinin önünde beliren görüntü buydu ve Martin bunun anısıyla ürperdi. Duvardaki kılavuz yelkenliyi yapmış olan adamın böyle bir tabloyu yapıp yapamayacağını merak etti. ‘Beyaz kumsal, yıldızlar ve şeker teknelerinin ışıkları muhteşem görünürdü,’ diye düşündü ve kumların orta yerinde kavga edenleri çevreleyen karanlık bir insan kalabalığı. Bıçağın da tabloda yer alması gerektiğine karar verdi, bıçak yıldızların ışığında bir tür parıltıyla güzel görünecekti. Ama konuşmasına bütün bu düşündüklerinin en ufak bir izi bile sızmadı. “Burnumu ısırıp koparmaya çalıştı,” diyerek konuşmasını bitirdi.

“Ya,” dedi kız, soluk ve uzak bir sesle; Martin onun duyarlı yüzündeki sarsılmayı fark etti.

Martin’in kendisinin de sarsıldığını fark etti. Bir utanç kızıllığı güneş yanığı yanaklarında solgunca parıldadı. Ama ona öyle geldi ki, yanakları geminin kazan dairesindeki ocağın açık kapısının önünde kalmış gibi alev alev yanıyordu. Belli ki, bıçaklamalı kavgalar gibi sefil konular bir hanımefendi ile konuşulması uygun konular değildi. Kitaplardaki ve bu kızın yaşamındaki insanlar böyle şeylerden konuşmazdı –belki de onlar hakkında hiçbir şey bilmezlerdi.

Başlatmaya çalıştıkları konuşmada kısa bir duraklama oldu. Daha sonra kız sanki boşluğu doldurmak istercesine yanağındaki yara izini sordu. Daha sorusunu sorarken bile Martin, kızın onun anlayacağı türden konuşmaya çalıştığını fark etmişti ve bunu bir yana bırakıp kızın dilinden konuşmaya karar verdi.

“Yalnızca bir kaza,” dedi, elini yanağına koyarak. “Sakin bir gece deniz birden kabardı, ana seren taşıyıcı koptu ve arkasından da palanga. Taşıyıcı telden yapılmıştı ve bir yılan gibi etrafa savruluyodu. Nöbetteki herkes onu yakalamaya çalışıyodu, ben ileri atıldım ve çarpıldım.”

“Ya,” dedi kız, bu kez sesinde bir anlayış vurgusuyla. Ama Martin’in konuşması ona Yunanca kadar anlaşılmaz gelmişti; bir taşıyıcının ne olduğunu ve çarpılmanın ne anlama geldiğini merak ediyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMartin Eden (Türkçe)
  • Sayfa Sayısı460
  • YazarJack London
  • ÇevirmenOsman Çakmakçı
  • ISBN9786055588243
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur