Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Osmanlı Devleti’nin Kısa Sosyal Tarihi
Osmanlı Devleti’nin Kısa Sosyal Tarihi

Osmanlı Devleti’nin Kısa Sosyal Tarihi

Kemal Karpat

Sosyal tarih denildiği zaman akla gelen önemli tarihçilerden G. M. Trevelyan klasikleşmiş olan English Social History adlı eserinde sosyal tarihi siyasi tarihin hariç bıraktığı…

Sosyal tarih denildiği zaman akla gelen önemli tarihçilerden G. M. Trevelyan klasikleşmiş olan English Social History adlı eserinde sosyal tarihi siyasi tarihin hariç bıraktığı ya da unuttuğu insanların tarihi olarak tanımlar. Bunu yaparken, insanları siyasetten bağımsız düşünmenin zor olduğunu ve hele İngiltere insanı için bunun daha zor olduğunu belirtir. Sosyal tarih olmaksızın iktisadi ve siyasi tarihin anlaşılamayacağını savunur. Bu sözleri Osmanlı tarihi ve insanına uyarlamamız mümkündür. Nitekim XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Charles Issawi, Roger Owen, Halil İnalcık, Donald Quataert, Nikolai Todorov gibi tarihçi ve sosyal bilimciler “Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihinin” farklı dönemlerine ve bölgelerine ışık tutmaya çalıştılar. Bu çalışmaların hiçbirisi “devlet”i konu dışında bırakmamıştır. Bu çalışmalarda birinci ve ikinci elden nicel ve nitel veriler kullanılarak Osmanlı toplumunun bürokrasiden başka diğer unsurları da incelenmiştir.

Elinizdeki bu kitap, merhum Kemal Karpat’ın vefatından kısa bir süre önce arşivini düzenlediği sırada, ayırıp yayınevinin mutfağına gönderdiği, bir yönüyle yukarıda ismi verilen sosyal bilimcilerin takip ettiği metot ve verileri kullanmak suretiyle oluşturulmuş bir sosyal tarih çalışmasıdır. Osmanlı Devleti’nin devraldığı tarihsel miras ve coğrafya üzerine kurduğu özgün sosyo-politik, ekonomik, kültürel ve askerî yapılanmasının bilhassa XVI. yüzyılın sonundan itibaren yaşadığı dönüşümün sebepleri mukayeseli bir bakış açısıyla tahlil edilmektedir. Karpat, kendisine has üslubu ve metodolojisiyle Osmanlı siyasası ve toplumsal yapısı üzerindeki temel dinamiklerin paradoksal değişimini genel yönleriyle tahlil ederken çok ilginç ayrıntılara değinmek suretiyle hem bir bütün halinde Osmanlı tarihini incelemiş hem de birtakım ayrıntıları da ihmal etmediğini göstermiştir. Merhum Kemal Karpat’ın 35 yıl önce hazırladığı bu kitabı neşretmekle hüzünlü bir sevinç yaşamaktayız.

İÇİNDEKİLER
Kısaltmalar …………………………………………………………………………………….7
Sunuş …………………………………………………………………………………………….9
Takdim
Kitaba Dair Birkaç Söz …………………………………………………………………..11
Giriş ………………………………………………………………………………………………19
I. SOSYAL ALTYAPI …………………………………………………………………. 39
II. İNSAN POTANSİYELİ: KLASİK DÖNEM …………………………….. 71
III. KLASİK TOPLUMSAL DÜZENİN ÇÖZÜLÜŞÜ …………………….. 93
IV. XIX. YÜZYILDA MODERNLEŞME VE
TOPLUMSAL DÜZEN ………………………………………………………………. 130
1. Devlet ve Modernleşmenin İdeolojik Değişkenleri …………………….130
2. Merkezileşme ……………………………………………………………………………..136
V. İNSAN KAYNAKLARI VE İSKÂN MODELLERİ …………………….. 181
VI. KENTSEL GELİŞİM …………………………………………………………….. 206
Toplumsal Teşkilat …………………………………………………………………………212
Sonuçlar …………………………………………………………………………………………215
Kaynakça ……………………………………………………………………………………….227
İndeks ……………………………………………………………………………………………241

GİRİŞ 

Osmanlı modernleşmesine dair yapılacak herhangi bir çalışma toplumsal yapı, idare ve siyaset felsefesine taalluk eden birtakım tarihsel, kavramsal ve metodolojik sorunsalı açıklığa kavuşturarak işe başlamak mecburiyetindedir. Politik olarak söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti yeni bir teşekküldü, fakat toplumsal örgütlenme ve siyaset felsefesi cihetiyle, Selçuklu ve Ortadoğu’daki diğer Müslüman devletlerin mirası üzerine kurulmuştu. Selçuklu Devleti’ni ve onun başkenti olan Konya’yı bir vasal statüsüne düşüren Moğol istilası, Osmanlı mevcudiyetini yükselten bazı sosyal yapılanmaların ortaya çıkmasına yardımcı olmuştu. Moğollara karşı çıkan İzzeddin Keykavus ve Türk Müslüman seçkinlerinin büyük bir kısmı mağlup olmuş, önce Anadolu’nun batısındaki görece güvenlikli yerlere, sonra da Dobruca’ya çekilmişlerdi. Sonuçta, çok sayıda esnaf, tüccar, âlim ve İzzeddin’in gelişmiş devletine bağlı görevli, talimli asker ve kabile üyesi ile beraber Bursa-Eskişehir- Anadolu hattının kuzeybatısındaki dağlık bölgeye toplanmıştı. Müphem bir aşiret geçmişinden sudur eden Osman’ın hanedanı politik ve askerî tertibatını, işte bu kesif içtimai, iktisadi ve kültürel yapı üzerine hızlıca inşa etmişti. İbn Battuta’nın tasvir ettiği gibi, daha Orhan dönemi (1326-1359) boyunca, yarı dinî bir esnaf teşekkülü olan “Ahi” desteğine istinat eden Osmanlı idaresi yüksek derece bir refah elde etmişti. Esnaf ve tüccarların sosyal, ekonomik ve kültürel desteği olmaksızın Marmara Denizi çevresindeki Bizans’a ait mücavir alanlarda Osmanlı Devleti’nin bu hızlı yayılması mümkün değildi. Hatta bazı araştırmacılar Osmanlı Devleti’nin bu süratli yükselişinin sebeplerinin onun askerî maharetinde değil de, sosyal yapısının iktisadi unsurlarında aranabileceğini öne sürerler.

XV. yüzyıldan XVI. yüzyılın ortalarına kadar geçen süre boyunca, Osmanlı Devleti temel kurumsal ve yapısal büyüklüğünün yanında sahip olduğu coğrafi genişliğin neredeyse tamamına ulaşmıştı. II. Mehmed (1451-1481), II. Bayezid (1481-1512), I. Selim (1512-1520), Muhteşem Süleyman (1520-1566) ve halefi II. Selim (1566-1574) saltanatlarından oluşan bu dönem az ya da çok tarihçilerin “Klasik Çağ” diye nitelendirdikleri devredir. Bu genişleme sürecinde, Osmanlı Devleti Güneydoğu Avrupa, Anadolu, Ortadoğu ve Fas’a kadarki Kuzey Afrika bölgelerini topraklarına dâhil etmişti. Coğrafya, iklim, din, ekonomi, sosyal yapı ve liderlik açısından yekdiğerinden farklılık gösteren her bir toprak parçası devletin temel özelliği olan heterojen yapıyı oluşturmaktaydı. Bu çok katmanlı gayrimütecanis (heterojen) yapıya karşılık, devlet kendi sosyal, kültürel ve dinî organizasyonunu bu apayrı coğrafi ve kültürel-dinî varlıkları yeni bir sisteme dâhil etmek suretiyle meydana getirmişti. Ayrıca, onların organik bağlarla kendi aralarında bir birlik kurmasına meydan vermeden bir arada yaşamalarını mümkün kılmıştı. 

Burada Osmanlı içtimai sisteminin dayandığı iki temel yapı vardır. Bunlardan ilki, dinî ve etnik sınırları aşan dört “zümre”nin hiyerarşik sosyal düzeni ki bunlar kılıç ehli, kalem ehli, zanaatkâr ve tüccarlar ile reaya ya da besin üreticileridir. İkincisi ise “millet sistemi”dir. Bu tarz bir “zümreleşme” yapısı aslında Müslümanların “iki büyük üstat” olarak isimlendirdikleri Eflatun (Platon) ve Aristo’dan esinlenmiş ve  Fârâbî , Tûsî ve Devvânî gibi klasik Müslüman âlimler tarafından İslami gereksinimlere uyarlanmıştır. Tursun Bey , Kınalızâde ve  diğer Osmanlı düşünürleri, sonrasında bu düşünceyi tashih edip “zümre” sayısını temelde iki sosyal sınıfa düşürmüşlerdir: “Askerî” (yönetenler- asker ve sivil) ve “Reaya” (yönetilenler-besin üreticileri). İkincisi, etnik ve dinî kökene bakmaksızın bütün tebaayı ihata eder.

Yapının ikinci formu olan “millet sistemi” nüfusun dini ikrar özelliğine dayanır. Millet sistemi özü itibarıyla “ehl-i kitap” olarak nitelendirilen zimmi statüsündeki Hristiyanlar ve Yahudiler ile anlaşma ve himaye esaslarına dayanan bir İslami uygulamadır. 

Osmanlılar toplumsal zümre teorisini (erkân-ı erbaa) ve millet sistemini Bizans pratiklerinden ve Orta Asya siyasi geleneklerinden faydalanmak suretiyle kendi devletlerinin sosyal, kültürel ve dinî özelliklerine adapte etmişlerdir. Esasında hukuki ve meşru bir kategori olan İslami zimmi kavramı geniş bir sosyal, dinî ve kültürel ilkeye dönüştürülmüştür. Her bir büyük dinî grup en tepedeki dinî lider tarafından yönetilen bir ünite oluşturmuştur. Mesela, Batılı ya da Ortodoks Hristiyanlar, cemaatlerinin dinî, kültürel ve hukuki meselelerini bağımsız bir şekilde düzenleyen rahipler meclisinin (sinod) yardımını alan bir Patrik tarafından yönetilirdi. Doğulu Hristiyanlar Ermeniler tarafından temsil edilirken, Yahudilerin kendi yönetimlerini ise bir baş haham deruhte etmekteydi. 

Osmanlı idaresinin öncelikli endişesi bu gruplar arasındaki fark lılığı sürdürmekti. Yani, bozulmasına fırsat vermeden mevcut sosyal düzeni muhafaza etmekti. Pratikte sistemin gerçekten çok sabit olmamasına rağmen, sonuç olarak içtimai nizâmın değişmezlik ilkesi yapının en temel özelliği haline gelmişti. Resmen ve hükümetin ilgisi nispetinde nüfus Müslim ve gayrimüslim olarak ikiye ayrılmıştı. İdareyi ve politik pozisyonları elinde tutma imtiyazı aslında münhasıran Müslümanlara mahsus idi. XVII. yüzyılda istisnalar oluşmaya başladı; Rumlar mütercim (dragoman) olarak Bâbıâli’de ve 1711-1821 arasında ise Eflak ve Boğdan’a yönetici (hospodar) olarak görevlere atandılar. XIX. yüzyılın ikinci yarısında devlet görevleri üzerindeki inhisarcı uygulamanın dinî kısıtlılığı teorik olarak ortadan kalktı. 

Osmanlı yönetim örgütlenmesi ve bunu besleyen felsefe Osmanlı toplumsal düzenine uyumlu idi. Balkanlar ( Eflak ve Boğdan hariç), Macaristan, Suriye, Irak, Mısır ve Kuzey Afrika doğrudan idare edilmekteydi, fakat eski ve yeni ailelerin seçkinliğini koruduğu Arapça konuşulan bölgeler de facto yüksek derecedeki yerel otonomilerini sürdürmekteydiler. (Belirtmek gerekir ki bu çalışma boyunca kullanılan “yerel otonomi” terimi coğrafi bölgelerden ziyade sosyal ve dini gruplara göre uyum gösteren idari otonomi ve kendi kendine yönetme anlamına gelmektedir). Arap seçkinleri de tarımsal üretimin artı ürünlerini kontrol eden ve yerel âdetleri sürdüren sistemin güçlü bir sesi olmalarını sağlayan yönetim kademelerindeki etkinliklerini muhafaza ettiler. Vergilerin toplanması, kanun ve nizamın devamı için ağırlıklı olarak yerel bölgelerdeki bu seçkinlere dayanmak ve onları istihdam etmek Osmanlı yönetim anlayışının temel bir ilkesiydi. Padişahın ve onun bölgesel temsilcisinin her yerde hâzır ve nâzır olan varlığından mütemadiyen haberdar olunmasına rağmen, tebaaya mensup sıradan bir kişi çok nadir, belki de hiçbir zaman kendi idarecisiyle karşılaşmıyordu. 

Osmanlı Devleti’nde var olan eski toplumsal yapının ve etnikdinî grupların temâdisi meselesi derin bir araştırmayı hak eder. Bazı araştırmacılar Osmanlı yönetiminin toplum üzerindeki dönüştürücü etkisinin sembolik ve itibarî olduğunu iddia etmektedir. Nicolae Iorga, bir çalışmasının başlığını “Byzance Aprés Byzance” koymak  suretiyle, Osmanlı Devleti’nin Bizans yapısının bir taklidi olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Hâlbuki dikkatli bir inceleme neticesinde Osmanlı idaresinin arazi tasarruf sisteminde yaptığı değişiklik, Adriyatik Denizi’nden Hint Okyanusu’na varan geniş bir sahada kurmuş olduğu ticaret ağı, yeni idari ve militer uygulamalar ile içtimai düzene fark edilebilir temel değişiklikler getirmiş olduğu görülebilecektir. Bahsi geçen değişiklikler, câri olan sosyal, ekonomik, dinî ve kültürel sistemler ile açık bir karşılaşma ve hesaplaşma suretiyle değil, eski ilintili formların hâl-i hazırdaki siyaset kurumlarının amaçları ve menfaatleri doğrultusunda bağdaşması ve uyuşması sürecine kadar bunların yavaş bir surette işlemesi ile gerçekleşmiştir. Erken dönem Osmanlı idarecilerinin, eğer içinde bulunulan şartlar el vermezse, dinin ya da hükümetin sert ve dogmatik zorlamalarından imtina ettikleri görülmektedir. Örneğin, tımar sistemi ve askerî teşkilat uzun bir süre Müslümanlara mahsus mütalaa edilmişken Hristiyanlarca da başlangıçta uzun bir müddet paylaşılmıştır. Halil İnalcık şüpheye mahal bırakmaksızın Hristiyanların tımarlara sahip olduğunu ve askerî hizmetlerde destek sunduğunu ortaya koymuştur.15 Hristiyan tımarlı sipahilerinden çoğu nihayetinde idareci sınıfa doğru dönüşmüş ve asimile olmuştur. Hristiyanlar köprü muhafızı, köy muhtarı ya da vergi toplayıcısı olarak atanmış ve bu gibi durumlarda cizye ödememişlerdir. Vergi ödememeleri onların devlet nezdinde yüksek bir sosyal statü elde etmelerini sağlamıştır. 

Arap coğrafyasında tımar teşkilatının olmadığı yönündeki iddia kısmen doğrudur.16 Arapça konuşulan topraklarda askeri tımar “ikta” şeklinde bilinmekte ve çok sayıda bölgesel öndere “mukataa” verilmekteydi. Osmanlılar, sipahileri iktanın başına ya da ikta olarak sınıflandırılabilecek bir toprağa atamazlardı. Arap eşrafına toprak üzerindeki mülkiyet hakkını devam ettirebilme izni verilmişti, fakat onların işlevi, tıpkı sipahilerde olduğu gibi, topraktan vergi alınması şeklindeydi. İltizam ismiyle tesmiye edilen vergi toplama usulü ise hem Anadolu’da hem de Arap coğrafyasında XVII. yüzyılda devreye sokuldu. Yavaş bir “Osmanlılaşma” süreci kentlerde yaşanıyordu. Osmanlı devrinde Cezayir, Kahire ve Şam gibi Arap şehirlerinin etkili bir büyüme ve dönüşüme maruz kaldığını ve modern öncesi görünümlerini iktisap ettiğini André Raymond kanıtlamıştır.

Velhasıl, Osmanlı toplumsal idare sistemi yüksek derecede bir muhafazakârlık (conservatism) ve değişimi eş zamanlı olarak göstermektedir. Buna ilaveten bu değişimin kendi kültürel çeperi içinde bir adaptasyon olduğu görülebilir. Ne yazık ki eski Osmanlı içtimai düzeninin bu dinamik ve değişime açık veçheleri pek çok şey arasından yanlış bir perspektif neticesinde büyük oranda ihmal edilmiştir. Osmanlı tarihine yönelik araştırmaların çoğunluğu klasik çağda şekillenmiş olan Osmanlı kurumlarını ve sosyal yapısını nihai ve değişmez olarak ele almışlardır. Ayrıca, klasik dönemin sosyal düzeni ve kurumlarına karşılık, çok sayıda çalışma da çoğunlukla değişimi kabaca III. Selim’in saltanatından (1789-1807) itibaren başlatıp I. Dünya Savaşı sonunda devletin çöküşüne kadar getiren bir eğilimle tanımlanan modernleşme ile meşgul olmuştur. Klasik kurumların ve sosyal düzenin son derece önemli değişimlere maruz kaldığı bir zaman olan Zitvatorok Antlaşması’ndan (1606) Küçük Kaynarca Antlaşması’na (1774) kadar geçen yaklaşık 170 yıllık kritik bir ara süre göz ardı edilmiş yahut basitçe ihmal edilmiştir. 

Bizim tahminimize göre, XIX. ve XX. yüzyıllarda yaşanan sosyal dönüşüm XV. ve XVI. yüzyıllardaki muntazam sosyal düzenden daha ziyade XVII. ve XVIII. yüzyıllarda hareketlenen dinamiklerle ilgili olmak zorundadır. Bu iddia erken dönem sosyal düzeninin ve kurumlarının ihmal edilmesi anlamına gelmemektedir. Aksine, modernleşme üzerine yapılacak bir çalışma sonraki yüzyıllarda tekevvün eden dönüşümlerin sınırını ve doğasını yerinde değerlendirmesi için klasik dönemin toplumsal yapı ve düzenine muhakkak gerekli ehemmiyeti vermek zorundadır. Bu değişimi XIX. yüzyıldaki reformlar sayesinde kısmen iyileştirilen bir gerileyiş ve kopuş olarak nitelemek tartışmayı kapatmak için yeterli olmaz. Biz XVII. yüzyıldaki bu değişme sürecini merkezî hükümet tarafından düzenlenen ve yazılan bir senaryo olarak değil, daha çok diyalektik ve görece bağımsız bir örüntü olarak farz eden bir görüşe sahibiz. Merkezî hükümetin otorite kaybı yerel ve bölgesel güçlerin kullanımı ile beraber gelişmişti ve büyümekte olan Avrupa etkisi ile hız kazanmıştı. Klasik dönem kurumlarının biçimleri korunmuştu, ancak bunların fonksiyonları ve işleyiş mahiyetleri sert bir şekilde değişmişti. Yine de, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki değişim sürecinde resmî kurumsal statülerin korunması, bir gözlemciye sosyal yapıdaki iç dönüşümün derin ve çoğunlukla kaotik gerçekliğinden daha çok akıcı bir devamlılık şeklinde yanıltıcı bir intiba bırakabilir. 

Şuna işaret etmek gerekir ki klasik sosyal düzenin dönüşümü devletin bölgesel entegrasyona yönelik doğrudan ve dolaylı bir tehdit görmediği bir zamanda vuku bulmuştur. 1683’teki Viyana bozgunu ve akıbeti Macaristan’ın ve Doğu Avrupa’daki diğer toprakların kaybını netice vermişti. Devlet’in periferisinde çoğunlukla gayrimüslimlerin yaşadığı bu toprakların elden çıkması, psikolojik ve stratejik bir darbe olmasına rağmen, inanılandan daha az zarar vermiş ve devletin varlığını tehdit etmemiştir. Yine de, Viyana yenilgisi iç toplumsal dönüşümü hızlandırmış ve değişen bu toplumsal örgütlenmeye karşı yeni bir bakış açısı kazanması hususunda merkezî hükümeti zorlamış olmalıdır. 

XVII. yüzyılın yarısından sonra, küçük sosyal yapılar ve dinî gruplar, yani Osmanlı klasik içtimai düzenin kuruluşunda var olan küçük komünal teşekküller daha geniş yapılara karışmaya başladı ve kimlik değişimine maruz kaldı. 

Eğer daha geniş bir tarihsel perspektiften bakılacak olursa, XVII. yüzyıl, erken dönem Osmanlı Devleti’nde güçlü bir motivasyon kaynağı olan “serhat” ruhunun ve “fetih” becerisinin nihayeti işaretlerini taşımaktadır. XVII. yüzyılla birlikte, kaynağını Orta Asya geçmişinden ya da Moğol ve konar-göçer inançlarından alan savaşçı ve göçebe hayatı ile ilgili olan çok sayıda gelenek, idareciler seviyesinde, yerini daha sofistike, sabit ve yerleşik tarıma bağlı olan şehir kültürüne bırakmıştır. “ Vakıf ”, zirai kaynakların kullanımının genişlemesine paralel bir şekilde büyümekte olan bu yeni şehir hayatının temeli ve dışavurumu olmuştur. 

Köylü kesimin iktisadi tatminsizliği, savaşçılığın eski âdetlerini candan benimsemiş olan oymaklar ve sınırdaki eyaletlerde yaşayan askerî seçkinler arasında kolayca karşılık buldu: Serhatlerde düşmana karşı savaşmak artık yoktu, bakışları Osmanlılığın sahih …

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Sosyal Tarih Tarih Türk-Osmanlı
  • Kitap AdıOsmanlı Devleti'nin Kısa Sosyal Tarihi
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarKemal Karpat
  • ISBN9786050830569
  • Boyutlar, Kapak13,5 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2023
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Osmanlı’dan Günümüze Edebiyat Ve Toplum ~ Kemal KarpatOsmanlı’dan Günümüze Edebiyat Ve Toplum

    Osmanlı’dan Günümüze Edebiyat Ve Toplum

    Kemal Karpat

    Edebiyat toplumsal olguları yansıtması açısından her zaman değerli bir sosyolojik araç olmuştur. Edebiyat sayesinde toplumu doğrudan gözlemlemek yerine, onu kavramada dâhiyane bir yeteneğe sahip...

  2. Sarı Saltuk Diyarı Babadağı ~ Kemal KarpatSarı Saltuk Diyarı Babadağı

    Sarı Saltuk Diyarı Babadağı

    Kemal Karpat

    Babadağı Türkmenlerin Avrupa’ya ilk yerleştikleri yerdir. Üstelik kasabanın Türkleşme macerasının ardında Sarı Saltuk gibi bir kişilik vardır. Osmanlı’nın Rumeli’ye ilk geçişinin 1354 yılında Gelibolu’nun...

  3. Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı ~ Kemal KarpatCumhuriyet’in İlk Yüzyılı

    Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı

    Kemal Karpat

    “Saltanat ve cumhuriyet rejimleri arasındaki temel farkın, ulus-devlet olmanın gerektirdiği yeni politik bağlılıklardan ve tabiiyetlerden kaynaklandığı söylenebilir. Cumhuriyet rejimi, bu yeni politik bağlılıklara ve...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur